ALIŞILMADIK VE YENİ


21/6/2009 · Kategori: Denemelerim

                                       ALIŞILMADIK VE YENİ

 

Şiir Dilinde İmkan Arayışları

 

   Şiir hemen daima bir çatışma üzerine kuruludur. Şair de sanatının nesnesini edinmek için dil ile çatışmak, bu yolla kişiliğini kazanmak zorundadır. Paul Valery’den öğrendiğimize göre, şair kaba bir malzeme olan dil ile çatışmasının sonucunda, "yapay" ve "ideal" bir düzen yaratır. Şiirde deformasyon arayışlarını, bu çatışmaya, bu şiirsel sürecin sonucuna bağlayabiliriz. Kelimelerin ayrımına veya bölünmesine bağlı olarak o kelimelerden deneysel bir çalışmaya girerek yeni kelimeler, yeni biçimler, yeni anlamlar üretme, mısraların kuruluşuna müdahale ederek alışılmadık mısra yapılarına ulaşma, şiir cümlelerini eğip bükerek değişik biçimler, değişik görüntüler elde etme v.s tüm bunlar temelde bir dil çatışmasını, dil ile olan cedelleşmeyi içerir. Şair bu yüzden ve bu yolla yepyeni bir kişiliğe bir şair kişiliğine ulaşır. Dil ile yoğrularak yeniden varolur şair. Modern şiirin doğasında  biraz da bu yol bir çatışma barınır. Modern şair, her gün adım attığımız yoldan gitmeyerek kendine yeni bir yol, yeni dil olanakları arayacaktır. İkinci Yeni bu anlamda, dilde yeni arayışların şiirsel verimlerini sunacaktır okura. İkinci Yeni şairi , Orhan Veli akımına tepki olarak alışılmış şiir dilinin, kağşamış söz dizimlerinin karşısına, yeni ve modern bir şiir dili ile çıkar ve o güne kadar görmediğimiz kelimelere yeni bir kimlik yeni bir şahsiyet kazandırır. Bunu da kelimelerin sabit anlamlarını yerinden uğratarak yapar.

   

   İkinci Yeni şairi, şiirinde kelimenin yerini daha bir belirginleştirerek yeni bir gerçekliğe varır. Yeni bir gerçek yeni bir evren demektir. Şiirin her gün yaşadığımız, tanık olduğumuz veyahut müdahale ettiğimiz dünyadan ayrı bir tarafı vardır artık. Şair kök veya çıkış noktası olarak gerçekliği esas alsa da kaba ve ham bir vasıta veya işlenmemiş bir malzemeler yığını olan (herkesin kullanımına açık) dili, işleyerek-yoğurarak, oradan, hiç farkına varamadığımız gerçeğin (ama bu ‘gerçek’ ten daha gerçektir) yeni yüzünü, yeni bir gerçekliği, Valery’nin ifade ettiği anlamda "özüne herkesin ulaşamayacağı" bir nesneler düzenini, bir ilişkiler dizgesini oluşturur. Bize bu yolla yeni bir dünya, herkesin içinde ‘yurt’ kuracağı yeni bir evren sunar. Bu anlamda şiir, dilin dolaylı bir dışavurumudur diyebiliriz. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi alışılagelen nesneler ve ilişkiler dünyası, henüz şiir katına yükselmeden orada öylece durur. Şiir sanatı, bu temaşa ettiğimiz karmakarışık dünyaya ‘düzen’ getirmek için var biraz da. Kaotik bir dünyaya yeni bir düzen getirme edimi:Şiir.

 

   Şiirden edindiğimiz tecrübe , benzersiz ve heyecan verici bir tecrübedir. Bir anlık bir zihinsel durumun ışıması gibidir. Dil ile oluşan şiirin işaret ettiği dünya (şiir evreni/şiirsel dünya) , bizim her gün müşahede ettiğimiz, yapıp etmelerimizin dünyası,ilişkilerimizin ve tanıklık ettiğimizin dünyası ile bir ve özdeş değildir. Kısaca içinde yer aldığımız dünya ile tekabuliyetten uzak, alışılmadık ve yeni, özgün ve çarpıcı, çalkantılı bir dünyadır. Şiir ile esaslı bir bağ kurmuş her şair veya şiir okuru , bu özgül dünyayı idrak eder,  hisseder , tecrübe eder ve yaşar.

 

   Şiirin dil aracılığıyla bize yaşattığı coşku , heyecan ve keder gibi duygu durumları, ruhumuzun en dip köşesinde, biz daha şiirle irtibat kurmadan, açığa çıkmayı, dile gelmeyi beklediğini varsayabiliriz. Bu varsayım karşısında yine de temkinli olmak gerekir. Bu şiirsel duygu durumlarının , metne yansımadan önce  pişirilip olgunlaştırılması, zihnimizde belli bir kıvama erdirilmesi gerekir. Burada yapılması gereken, bu duygu durumlarının çağdaş bir eleştirel güçle denetime tabi tutulmasıdır. Bunun akabinde şiire özgü prizmadan geçirilmesi ve aynı zamanda istikamet tayin edici ilkelerden hareket edilmesi… bu hem oluşum hem de yazım aşamasında bir gerekliliktir.

 

En Sahici Dil

 

   Konuşma diline dayalı bir şiir, önemsenmesi gereken bir şiir tutumudur. Ayrıca bu tutum, şiirin gerekçeli bir şiir oluşunu sağlar. Zira modern şiirin en belirgin vasfı konuşmaktır. Ne için konuşmak ve kime karşı? Şairin şirinde konuşmayı merkez alması, dilin de gelişmesine, varsıllaşmasına sebebiyet verir, vermelidir de. Türkiye’de yazılan şiir bağlamında ifade edecek olursak, Tanzimat’tan bu güne yazılan şiire yönelik yapılan yeniliklerin temelinde, ‘konuşma dili’ yatar. Her ne yapılmışsa konuşma dili geliştirilerek yapılmıştır. Eliot  da Denemelerinde , "şiirde her yenilik, kimileyin bildirisinde açıklandığı gibi, günlük konuşmaya bir dönüş olmak eğilimdedir." , der. Zamanın konuşma biçimleri yer almalı şiirde. Ama bu yirmi yıl önceki üslupla olmamalı. (E.Pound) Eğer yirmi yıl önceki üslupla günümüzde hâlâ daha şiir yazılıyorsa (ki 80lerin şiir üslubunu bugün sürdüren bir çok şair var) bu durumda alışkanlıklarımızın ve klişelerin ağındayız demektir. Eliot bu konuda daha dikkate değer bir fikir öne sürer: "Kuşkusuz hiçbir şiir ozanın konuştuğu ve işittiği konuşmaların tıpkısı değildir. Ama yazıldığı  zamanın konuşmasıyla öyle ilintilidir ki , dinleyenler ya da okurlar "eğer şiir söyleyebilseydim işte böyle söylerdim" diyebilirler. İyi çağdaş şiirlerin, belki daha büyük eski şiirlerden biraz daha coşkulu ve doyurucu gelişi bundandır." Şiir okuru böylece okuduğu şiirlerde daha cana yakın, daha sahici bir dil ile karşılaşacak, çağımıza mahsus yapmacıklığın, yapaylığın, sahteliğin hüküm sürdüğü insan konuşmalarından, şiir içinde sıcaklığını koruyan özgün ve çarpıcı bir dile varacaktır. Bu ne ile mümkün? Bu , şiirin mayasına konuşma dilini katmakla, konuşma dilini şiirin hamuru kılmakla mümkündür.

 

   Şair şiirini oluştururken iç’e ve dış’a yönelik yeni izlenimlere, yeni duygulanımlara ve yeni algı kapılarına ulaşır. Bu süreçte  biz bir şiiri okurken, alışılmadık anlamlar, alışılmadık tatlar buluruz. Zira şiir keşiftir. Şair evvelâ kendini keşfeder. Kendilik bilgisi, bu açılımda devreye girer. Şairin biyoğrafik ve psikolojik ben’inden  getirdiği ve bize ulaştırdığı bilgi, evrensel açılımlara/keşiflere gebedir. ‘Nesnel ben’ de bu keşif hareketinden çıkış yapar. Öznel ben ile nesnel ben arasındaki şiirsel akım, şairin trajedisini ortaya serer. Zira şair dediğimiz ontolojik varlık, tınısını şiirde konuşturabilen trajik bir varlık olmakla anlamını kuşanır. Şiir de şiirin atmosferi de trajiğe akraba bir iklimdir. Şairin dramatik ben’i bu iklimden beslenir. ‘İnsan varsa trajedi vardır’ ya da ‘Allah varsa trajedi yoktur’ söylemi, şiirin geniş evreninde paradoksal bir duruşa sahiptir. Şiirin oluşumu ve bir metne dönüştürülmesi, bu paradoksa çok şey borçludur. Çünkü şairin diğer insanlarla olan diyaloğu, şairde bazı hasara ya da zihinsel ve duygusal çatlaklara sebep olur. Bu yüzden şiir için ve adına çatışma, şiirin olmazsa olmazlarındandır. Bu vazgeçilemez niteliktir ki şiirin doğuşunu muştular. Bu çatışma olmadan şiir yazılamaz demiyorum. Çatışmanın şiiri esasta bir inşa faaliyetidir. Öznel ben’den nesnel ben’e olan ana akım, bu inşa faaliyetinden etkilenir ve herkese benzeyen ve hiçbir kimseye benzemeyen yüzü ile bir varlık çıkar ortaya: Şiir. Birileri de bu sürece ‘yaratma’ veya ‘yaratış’ der, çünkü alışılmadık bir insanlık durumuyla karşı karşıyayızdır. Bu insanlık durumuna ‘niçin’ sorusunu sorduğumuzda şiir tınılar. Bu , öfkenin sesi olduğu gibi (niçin olmasın) neşenin, sevincin de kutlaması olabilir, kederin , yalnızlığın,  iyimserliğin ve karanlığın sesi olduğu gibi. Şair sanılanın aksine aydınlık bir insandır ve son derece yalın ve basit yaşayan biridir. Son derece basit bir yaşayıştan büyük bir şiir ortaya çıkabilir. Paradoksal bir şekilde trajik bir varlığın ve varoluşla teyellenmiş bir bütünlüğün dünyasında bu iki zıt duruş, varlığı aksettirici bir ‘ayna’  görevi görürler. Şair aynada daha doğrusu varlığın aynasında gördüklerini soluk soluğa bize söyler. Yine de şairin bakışı, görmeyi de içine alan, kapsayan bir bakıştır. Hem sonra her sabah kendimizi aynada görmüyor muyuz? Hayır görmüyoruz. Şair aynada ‘öz’ünü görür. Buysa acı vericidir:

 

      "aynada iskeletini

       görmeye kadar varan kaç

       kaç kişi var şunun şurasında " (ismet özel)

 

Şairin sahicilik arayışıdır bu ve ürkünçtür. Kendimizi tanımak kadar heyecan verici. İnsan tekinin aslına atıflarla ilerleyen bu şiir, hayatiyete yönelik göndermeleri de içinde barındırır:

 

      "ne yapsam

       döl saçan her rüzgarın

       vebası bende kalacak"  (ismet özel)

 

Bu mısrada da insan oluşa dair aksayan bir şey var. Rahatsızlık vericidir. Şair canlılıktan ve hayatiyetten güç alır, trajiği ile barışık değildir ama yine de sakinliği, müsekkin olmayı arzular:

 

      "varsın bende biriksin

       durgun suyun sayhası" (ismet özel)

 

Zira bu teskin oluştan güç devşirilecek durumlar vardır. Bu mısranın sonunda şair epiğe geçer ve savaşılacak, kavgası verilecek durumları işaret eder:

 

     "yumuşatmayı bilen ateş

      öğüt sahibi toprak

      nasıl olsa geri verecek

      benim kılıcımı" (ismet özel)

 

İnsanoğlu en içten görünümü, en sağlam duruşuyla, şiir çerçevesinde belirginlik kazanır. Zira şiir, sahici konuşmayı esas alır.

 

Anlam, Pasiflik ve Lirik Şiir

 

    Bir şiiri bütünüyle anlamak, o şiirin tüm boyutlarıyla anlaşılması demek değildir. Biz ne kadar kazı çalışmasıyla şiirin anlam katlarına vakıf olursak olalım, anlaşılmayan bir yer mutlaka kalacaktır. Bu dil denen mucizenin ele avuca sığmaz yapısından kaynaklanan bir şeydir ki bu durumun hafifsenecek bir yönü de yoktur. Eliot’a göre anlamanın ilk şartı, açıklamaktır. Biz bir şiiri ‘seviyor’ olabiliriz ama bu ‘hoşlanıyor’ oluşumuzun temel şartı değildir. Şiirin tadına varmanın ya da şiirden zevk almanın anlamı, bu zevki esinleten nesneye göre değişir. Bu , şiir ve dilin zenginliğine bağlıdır biraz da. Şiirle muhatap olmuş herkes, duyarlık düzeyine göre o şiirden değişik tatlar alabilir. Ama şu bir gerçek ki, hoşlanmadığımız bir şiiri bütün çehresiyle anlamamız da mümkün değildir. Buna kısaca , şiir tat almalar şiire göre değişir, diyebiliriz. Sözün burasında , anlamı öncelediğimiz sonucu çıkmamalı. Zira anlam her şey değildir. Dilin olduğu gibi şiirin de ele avuca gelmez bir oluş süreci vardır. Şiirde anlamı öncelemek, o şiirin avuçlarımız arasından kaybolmasına da sebebiyet verebilir. Buradan, şiirin,  diğer gündelik işlerimiz gibi üzerinde titizlikle durulacak bir uğraş olduğu çıkarsamasında bulunabiliriz.

 

    Şiiri açıklamaya yönelik her çaba , şiirin sınırlarından taşmaya teşnedir. Çünkü şiirde anlam, metnin arkeolojik bir arayışa tabi tutulması karşısında biçimsizleşebilir, anlamın yoğunluğu veya anlamsal işaretler buharlaşabilir. Bu da şiiriyetten uzaklaşmak demektir. Bu bağlamda çok dağınık yapısıyla lirik şiirin , anlamı belirsizleştirdiği söylenebilir. Liriğin epiğe nazaran bulutlu flu bir görünümü vardır. Liriğin imgeci şiire yakınlığını hesaba katarsak okurun bu şiir karşısında anlamı tamamlayıcı bir işlevi olduğunu düşünmek mümkün. Epik daha nettir liriğe göre. Direkt ve doğrudan söyleyişi önceler. Harekete dayalı ve gerilimli bir yapısı vardır epiğin. Lirik şair, yazarken otobiyografik ben’inden hareket eder. Bu hareket esnasında karşılaştığı her durum, olay ve nesneyle bir özdeşim kurar. Özdeşim kurma işlemi her şeyi kapsar ve bu, şaire geniş bir hareket alanı açar. Şair esasında başkasından bahsederken bile kendini ön plana çıkarıyordur. Şairin psikolojik ben’i bir bakıma dilsiz ikizini arıyordur ve bu arayış, herkesle özdeşleşmeyle hal yoluna konulmak için şaire malzeme sunar. Lirik şair , dili fetişleştirmeye kadar varır. Amacına ulaşamadığında ise  çözüme, dil içinde, dilin estetik imkanları içinde ulaşmaya çalışır. Dili ikonlaştırır, bu kutsayış şair için yeni bir merkez arayışıdır. Özdeşleşme imkân dahiline girmediği için lirik şair, dili kendisi için merkez kılarak yaşadığı sorunsalı aşma yoluna girer. Dünyadaki her şey dilin dünyasında anlamlıysa kapsama alanındadır. Dilin dünyasında anlamlı olan ise, duygunun dünyasında anlamlı olmayla bir ve aynıdır. Dil’e dokunan, duyguya dokunanla irtibatlıdır. Bu bağlamda lirik şairin malzemesi duygudur. Aşırı duygusal biridir lirik şair. Zaten başka türlü de özdeşim kurulamaz. Burada , şiirde kullanılan imgenin çağdaş eleştirel süzgeçten usla sınırlanması diye bir durum söz konusu değildir. Şiir öncesi duyarlığın malzemesi, duyguyla ilişkisel olan durum, nesne ve olgulardır.

 

    Lirik şair, hayatın pasif tarafında durur. Duyguyu her daim öncelediği için pasiftir. Bu ise onu aşırı romantik bir tutuma sürükler. Lirik şiir, gerekçesiz bir şiirdir. Şairin şiiri niçin yazdığına dair her hangi bir gerekçesi yoktur. Küçük bir nesneyi bile duygu nesnesi için malzeme haline getiren lirik şairin gerekçesiz bir şiir yazmasının sebebi, etkin bir hayatı yaşamaya cesaret edemeyişidir.

 

   Sanatı büsbütün ‘duygu işi’ olarak göremeyiz. Sanatçı gerektiğinde duygudan kaçan adamdır. Sanatçıya , duygu ile us arasında bir denge arayışı içine giren, ne eserlerinde bütünüyle duyguya yaslanan, ne de aklı (us) eserinin merkezine tamamıyla yerleştiren, bilakis bir denge adamı tavrını belirginleştiren bir aktif insan, bir duyarlı kişi, bir sentezci gözüyle bakabiliriz.

 

İnsani Sanat Biçimi ve Kelimeler

 

   Şiir yazma edimini, bir edebiyat biçimi olarak düşünemeyiz. Bu bağlamda şiir, allı pullu süslü bir ifade tarzı değil. Şiirin dil’e değinerek dille yazıldığını düşündüğümüzde insana bağlı, insan ile alakalı bir irtibatının olduğunu görürüz. Şiir insanı çok yakından ilgilendiren bir sanat. İnsani olan ne varsa şiiri ilgilendirir, diyebiliriz. İnsanlık durumuyla insanlığın kaderine dair tasavvurlarımız, şiirin içinde vurgulanır, şiirin içinde pekişir, şiirin içinde açıklığa kavuşur. Şiir, bir konuşma biçimidir. İnsanın en yanına, bozulmamış boyutlarına hitap eder. Bu yüzden Oktavio Paz, şiir için, "üstün biçimde konuşma sanatı: ilkel dil", diyecektir. Şiir insanın bozulmamış fıtratına dair göndermelerde bulunur. Bu anlamda saflığı, insani olanı arar şair. Sosyal ilişkilerin yozlaşmaya uğradığı zaman dilimlerinde şairin bu vurgusu, bu dikkati daha bir pekişmiş görünüm elde eder. Burada temel vurgu, esas dikkat, ‘insan gerçeği’ dir. İnsanın olduğu her yerde şiir vardır. Bu yüzden en insani sanat biçimidir şiir. İnsanın ne olduğu , giderek kim olduğu hususu, şiirin alanında ve şiirle birlikte belirginlik kazanır.

 

   Şiirin kelimelerden meydana geldiği olgusu, Malerme’den günümüze bir çok şair, bir çok kuşak tarafından ifade edilir. Şiir kelimelerden oluşmakla birlikte kelimelerin meydana getirdiği bütünden fazla da olabilir ve hatta şiiri aşan bir şeye dönüşebilir. Şiirden fazla. Kelimelerin vücuda getirdiği anlamdan fazla. Bu fazlalık, bu sınırları aşmışlık, yine de kelimelerle şiirde ifade bulur. Bu şekilde sınırları ihlâl durumunu tasvip edemeyiz. Şiirin hissettirdiği her ne ise onu yine şiirin sınırları içinde aramalıyız. Şiirin kendine özgü doğasını, şiir hakkında bir şekilde edindiğimiz ön-yargılardan  arınarak kavrayabiliriz.

 

    Şiirin malzemesi olan kelimeler, şairin zihninde bir dönüşüme uğrar. Bu değişim-dönüşüm sürecinde, her gün gündelik hayatta kullandığımız kelime öbekleri, şairin müdahalesiyle şiir katına yükselir. Bu yükselmeyle birlikte  şiirin malzemesi olan kelime veya kelime öbekleri anlam genişliğine uğrayıp bir bütün oluşturmasıyla eserin dünyasında yerini alır. Bu bir özgürlük edimidir. Zira malzeme (kelime) özgürlüğüne kavuşmuş, ilk ve özgün yerine geri dönmüştür.

 

   Düzyazıda kullanılan kelime, kısıtlı bir anlamı belirginliğe kavuşturmak üzere vardır. Düzyazı yazarı, kelimenin tek bir anlamını kullanmak için yazar ve bu ifade biçimi şiirde  olduğunun tersine kelimeyi ve onun anlam evrenini kısıtlayan bir ifade biçimidir. Oktavio Paz’ın da dediği gibi "şair maddesine özgürlük verir, düzyazı yazarı ise onu mahkum eder. "

 

   Şair kelimelere özgürlük verir, bu doğru. Bu doğruya bir doğru daha eklemek gerekiyor: Şair kelimelere haysiyet kazandırır. Burada da kelimelere karşı (şiiri estetik bir nesne olarak görenlerin tersine) kazanılmış bir zafer söz konusu değildir. Aksine şiir ediminde kelimelere serbestilik kazandırılır. Bu özgürlük ortamında kelimeler Paz’ın ifade ettiği üzere "bir başka şeye" dönüşürler. Burada kelime ‘kendisi’ olur ve özgün doğasına kavuşur.

 

   Şiir bir dil hadisesi olmakla birlikte dili aşan bir şeydir."Şiir, dilin sınırlarını aşar." Şiir dilin sınırlarını yine kullandığı kelimelerle aşar, kelimeleri kullanarak. Şiir edimi, kelimeyi şiirsel döngü içerisinde imgeye dönüştürür. Burada da kelime, imge hüviyetine dönüşmekle birlikte haysiyet kazanmış, ‘kendi’ si olmuştur. İmge sayısız zıt anlamları içinde barındırır ve şiir edimi sayesinde bu zıt unsurlar şiirin çatısı altına girerek bir bütünü oluşturur: Yapıt. Edebi eser, esasında kelimelerin özüne, tabiatına dönüş hareketidir. Bu hareket zihne ilişkindir ama tamamen zihinsel bir olgu değildir. Duygu ve davranışa dayalı irtibat noktaları vardır. Bu yüzden şiir, somut olarak dışavurumda kendini belli eder. Biz şiiri somut bir davranış biçimi olarak düşünme eğilimindeyiz. Zekaya dayalı ama tamamen zekadan müteşekkil değil. Şair aynı zamanda kelimelere hayatiyet kazandırır. Kelimelerin hayatilik vasfı, yaşadıklarımıza müteallik bir irtibatı ilgilendirir. Yaşadıklarımızı da davranışlarla somutlandırırız. Ama yine de zekadan bağımsız değil. Bu bağlamda şiir, son  derece somut bir şeydir. Genel geçer kanaatin aksine, zihne dayalı bir spekülasyon değildir şiir. Yaşadıklarımıza karşılık gelir ve bu yüzden beşeri bir edimdir o.

     Şiiri her gün karşılaştığımız davranışlarla bir ve aynı göremeyiz. Alışılmadık bir iletişim biçimidir şiir. Kelimeyi kendi doğallığına bırakır ve bu bırakışta biz, birçok anlam boyutlarına kulaç atarız. Şiir insanı sarsar. Şiir sayesinde bilincimiz tetikte durur ve medeniyetin belâlarına duçar olan şuurumuzun dinç ve diri kalmasını ve hatta her günü yeniden bir tazelenişle karşılamamızı, her gün yeniden doğmamızı sağlar. Şiir insanı sağlar. Bir başka bağlamda şiirin açtığı yolda millete giden dinamik işaretler bulunur. Diğer taraftan şiir, bireysel, kendine özgü bir uğraştır.

 

Dilin Kalbinden Konuşmak

 

    Hareketlerimizin belirsiz hale gelmesinin sebebi, kelimelerin ağırlığının yitirilmesi, anlamlarının belirsiz oluşudur. İnsan ve kelime, insan ve dil, birbirine kopmaz bağlarla bağlıdır. İnsanı kavramanın en temel yolu, kelimelere yüklenen anlamdır aslında. Varoluşumuzu dil ve ifade araçlarıyla kavrar, açıklığa kavuştururuz. Paz’ın dediği gibi, " insan kelimelerden, kelimeler de insandan oluşur." Kelime olmadan insanı kavramamız mümkün değildir. Kelimeler de ölümlü varlıklardır, insanlar gibi doğar , büyür ve ölürler. Kelimelerin insan varlığını açığa çıkartıcı işlevleri vardır. Bu yüzden Cemal Süreya, "şiir geldi kelimeye dayandı" diyecektir. İkinci Yeni şiirinde, insan dünya üzerindeki yerini kelimeyle betimleyecektir artık. "Varlık endişesi"ni kelimelerle dillendirecektir. Kelimenin şiir içinde önemi ve değeri, aslında insanın kendi önemi ve değeridir. Paz’ın düşüncesi, kelimeye verdiği önem ve yaptığı vurgu, yukarıdaki ifadelerimizi destekler mahiyettedir: "Sözcük insanın kendisidir. Sözcüklerden oluşuruz bizler. Sözcükler bizim tek gerçekliğimizdir, en azından gerçekliğimizin tek kanıtı." Kelimelerin bu şekilde önemi, dil olmadan da bir anlam ifade etmez. Gerçekliğimizi açıklamak için dil’e başvururuz. Eğer dil’e bağlı kalmak, anlamımızı ifadeye kavuşturmak istiyorsak dil’i kullanmak zorundayız. "Dilden kaçamayız " der, Paz. Sessizliğin bile ifade ettiği bir şey vardır. Kelimelerin kalbinden konuşan şairin sessizliğine bir anlam vermek istiyorsak dil’in kapısına gelmek gerekiyor. Şair, kelimeleri de yedeğine alarak dil içinde, dil’in kalbinden konuşur. Varoluşumuzu açıklamanın temel koşulu dil’dir. Varlığımıza sahih bir anlam katmak istiyorsak dil’in imkânlarından faydalanmamız kaçınılmazdır.

 

    Şair, dile, hayati olan özü yükler. Bu dil’in, bu dil’in malzemesi ile inşa edilen şiirin, bizim için vazgeçilemez oluşu, yaşamamızın olmazsa olmazlarından oluşu, yüklenen bu şiirsel öz dolayısıyladır. Yine de dil’i fetişleştiren bir tutumdan uzak durmalıyız derim ben. Alışılmadık ve yeni şiir dilinin dolaylarında  hayata bakan bir taraf hemen her zaman olacaktır. Bu da çağdaş bir konuşma biçimi olan şiir için hususiyetli bir konudur. Yeni bir şiir dili, konuşmaya dayalı bir şiirdir. Paz’a göre "konuşma şiirin özü ve yaşam kaynağıdır fakat şiirin kendisi değildir." Şiirin genelini kapsayan ritmik düzenleniş itibariyle konuşma , kaynağını halktan alır. Halktan kaynaklanan bir konuşma biçimidir şiir, ama bütünüyle halkın konuşmasından ibaret değildir. Şiirde her yenilik konuşmayla, konuşma diliyle başlar. T.S.Eliot bu konuda manidar bir fikir öne sürer: "Şair hayatiyetini halktan alır ve karşılığında halka hayat verir." Cemal Süreya da "Konuşma dili şiirin mayasıdır.", der. Yeni şiir, yeniliğini, çıkışını, gerekçesini, istikametini buralarda aramalı, buradan bir yenilik arayışına girmelidir.

 

    Kısaca özetleyecek olursak, alışılmadık ve yeni bir şiir dilinin inşası; ancak dil’i,dildeki lirizmi, epik sesi, anlamı, etkinliği, anlamın insanca dışavurumunu, bu toprakların ruhuna eğilerek, bu toprakları ‘bu topraklar’ yapan değerleri sahiplenerek, yeni bir bütünlüğe kavuşturmak, şiiri insan ve hayatla irtibatlı kılmak, süreçsel yeni yapılandırmalarla mümkün hale gelecektir. Anlamsal bağ, insan ve hayatla önem kazanır. Bu ise ciddi bir millet meselesidir.

 

 

    

 

   

 

    

 

 

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (0) Arkadaşına Gönder! Etiketler :

Yorum Gönder

Adınız :

Yorum Başlık:

Yorumunuz:

0 yorum yazilmistir

« Önceki :: Sonraki »