OSMAN ÖZBAHÇE'NİN BEĞENİ ÖLÇÜTLERİ


14/11/2009 · Kategori: Elestirilerim


OSMAN ÖZBAHÇE’NİN ŞİİR ELEŞTİRİSİNDE ESAS ALDIĞI BEĞENİ ÖLÇÜTLERİ

 

Türk şiir eleştirisinde yaşanan kavram kargaşasının temel sebebi, teoride ve pratikte, eleştirel ölçütlerin açığa çıkartılamayışıdır. Hüseyin Cöntürk’ten sonra eleştirel ölçütlerin, eleştiri ortamının boğuk sesi, karmaşık anaforu andırışının nedenleri arasında, eleştirel ölçütlerde netliğe ulaşamamayı, ideolojik kör bakışın eleştiriye hakim olmasını, bir nevi bir başka açıdan dogmatizm olarak nitelenebilecek, sert yargılar bütünü dediğimiz bir donukluğu, katılaşmayı görebiliriz. Bu nedenlerin arasında ölçütlerde bir netliğe ulaşma meselesi, bizim bu yazıda üzerinde odaklaşacağımız ana meseledir. Cöntürk’ten sonra, Eser Gürson’u dışta tutarsak, şiir eleştirimiz yarım yüzyıllık bir uykunun eşiğinde kalmıştır. Bu uykunun eşiğinde uyanıp bir adım ötesine geçmek, 90’ların şair-eleştirmenlerinden Osman Özbahçe’ye nasip olmuştur. Bu güne kadar eleştirel ölçütlerde bu kertede netliğe ve açıklığa ve aynı zamanda kuşatıcı bir sağlamlığa ulaşılamamıştır. Özbahçe, hüküm cümlelerinde olsun, yargı ifadelerinde olsun, ustası gördüğü Hüseyin Cöntürk’ün çizgisini takip eder. Özbahçe’ye Cöntürk’ün bir başka versiyonu diyemeyiz. Zira sağlam yargılar noktasında ve özellikle şiir-millet meselesine bakışta Cöntürk’ten bir adım ileridedir. Özbahçe, Cöntürk’le eleştiriyi disipinli bir uğraş edinme, şiiri günü gününe takip etme bakımından benzeşir. Benzeştiği bir diğer nokta da yargı cümlelerindeki kesinliktir. Biz bu kesinliği, şiir ortamının üzerine serpilen ölü toprağını, uyuşukluğu ve konformizmi düşündüğümüzde, ‘elzem’ ve gereklidir diyoruz. Şiir ortamına yayılan kötü şiirin yaygınlığını gördüğümüzde, bu tutum, daha ağır yargıların da olması gerektiğini bize hatırlatıyor. Biz bu yazımızda Osman Özbahçe’nin edebiyat anlayışına, eleştirel ölçütler bütününe, şiir algısına, günümüz şiirine yönelik görüşlerine eğileceğiz. Bu yazımızdaki niyetimiz, yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi, eleştirel ölçütlerin gün yüzüne çıkartılması, belirginleştirilmesidir.

 

Şiire Yaklaşım Biçimi  

 

Hüseyin Cöntürk, eleştiriye geçmezden evvel seçik bir edebiyat anlayışına varmak gerektiğini söyler, Eleştirmeden Önce adlı eserinde. Zamanımızın temel bir özelliğidir bu: Belirsizlik, fluluk, kopukluk. Özbahçe, daha en baştan eleştiri işinde seçik bir şiir anlayışına sahiptir. Kimse bu güne kadar bu kadar net bir anlayışın temel kriterlerini ortaya koymadı. Cöntürk’ün Çağının Şairi ve Eleştirmeden Önce adlı eserlerini dışta tutacak olursak, bir metni eleştirmeden önce tek tek, tane tane ve madde madde, şiirin şiir olmasını sağlayan şartları sıralayan bir şiir görüşüyle karşılaşılmadı:

 

″Bizim şiir olarak yazılmış bir metne şiir diyebilmemizin asgari şartı dörttür:

 

1.Öz

 

2.Müzik

 

3.Biçim

 

4.Bütünlük ″  (s,3)

 

Bu dört şart, kendi içinde bir yapı arzeder. Ama sıralanışı itibariyle mutlak değildir. Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya yapılabilir. Özbahçe şiirin taşıdığı öz bahsinde Cöntürk gibi bir bütünlüğü gözetir. Onun için önemli olan (öz ve biçim) den birine ağırlık vermek yerine, bu ikisinin işleyişi esastır:

 

 

 

″Şiir bir şey taşır ve şiirin taşıdığı şey şiir değildir. Aynı şekilde, şiir bizatihi bir öz değildir. Bizim şiir diyerek işaret edebileceğimiz bizatihi bir öz yoktur. Şiir bir sistemdir. Bir biçimdir. Bir düzendir. Bir işleyiştir. Dilin, yani ki insanın işleyişlerinden bir işleyiştir. İnsanın işlerinden bir iştir. Bu itibarla şiir bir yüklemdir. Bir harekettir. Biz o şeyin nasıl hareket ettiğine ve nasıl hareket ettirildiğine bakarız. ″ (s,4)

 

Özbahçe, şiirde öz-biçim bütünlüğüne önem verir ve bu iki unsur birbirinden ayrıştırılamaz. ″Hüseyin Cöntürk’ün Şiir Görüşü″ adlı yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, öz ve biçim bahsinde yaşadığımız problem, birinden birine fazla ağırlık vermektir. Son günlerde yeni biçimi şiire artan ilginin bir boyutunu da bu iki unsura verilen ağırlığa yönelik bir dengesizlik oluşturur:

 

″Şairin kafası yekpare bir bütündür. Şairin kafası kompartımanlı değildir. Bundan dolayı şair, şiir meselesinde, bu dört şartı parçalayarak, birbirinden bağımsızlaştırarak değil, içiçe geçirerek, aynı anda işleterek algılar. Bu yekparelikten öz-biçim kaynaşması doğar. Bundan dolayı iyi bir şiirin özü biçiminden, biçimi özünden ayrıştırılamaz. ″  (s,4)

 

Özbahçe , ‘Sağlam Şiir’ adlı eserinin daha ilk yazısında, bu dört şartla bağıntılı olarak günümüz şiirinin ve günümüz şairinin iki temel sorununa işaret eder. Özbahçe’nin işaret ettiği bu iki temel sorun, şar-eleştirmenin şiire yaklaşım biçimini ele verir mahiyettedir. İhtiva ettiği bu sorunlar, hemen her şairin üzerinde derinlikle düşünmesi gereken sorunlardır. Probematiğin can damarı diyebileceğimiz bu sorunlar, Özbahçe eleştirisinin temellerini oluşturur:

 

″Günümüz şiirinin iki temel sorunu vardır. Birincisi, gevşek örgüdür. İkincisi, içi boş olmak, özsüz olmak, hiçbir şeyden bahsetmemektir. Bu iki sorun, günümüz şiirindeki bütün sorunların temelinde yatmaktadır.

 

Günümüz şairinin iki temel sorunu vardır. Birincisi, şiirimiz üzerinde düşünmemektir. İkincisi şiirini tartışmaktan kaçırmaktır. ″

 

Özbahçe’ye göre her şiirin bir ‘ ana fikri’ olması gerekir. Yazar, şiirin mesele taşıyıcı bir güce ulaşmasının, bu ana fikir (ileti/ mesaj) ile imkân dahiline gireceğine inanır. Şiirin bir atmosfere sahip olması, bir istikamet fikrine yönelişi, bu inançla yakından bağıntılıdır. Bir şey söyleyen şiirden yanadır Özbahçe. Hayatımızda yer tutan, bizde bir karşılık bulan bir şiir tavrını benimser. Yazılmakta olan bir şiiri göz önünde bulundurduğumuzda, bu özsüz ve belirsiz şiirlerin, şiirimizdeki sasılığı gidermek bir yana artırdığını söyleyebiliriz. Günümüzde birçok şairin, şiiriyle geriletici bir şiire emek verdiğini düşünmek mümkün. Günümüz şiirindeki gevşek örgünün, şiir işçiliğini önemsememekten kaynaklandığını, çoğunluk itibariyle şiir ortamındaki şairlerin şiir üzerine düşünmeyişlerini buna sebep olarak gösterebiliriz. Özsüz olmak, metni estetik bir nesne olarak görmekten kaynaklanıyor biraz da. Bu ise bize 80 şiirinden miras kalmıştır. Oysa şiiri organik bir varlık olarak görmek gerekiyor. Tersi söz konusu olduğunda , ‘sentetik’ şiirlerin sabuklamalarıyla yetineceğiz demektir. Konuşmasına bir sebep bulamayan şair, içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulmak için yapay bir tutuma örneğin harf simgeciliğine, hurufiliğe kapılanacaktır. Bu, sözü olmayan şairin, çıkmazdan kurtuluşunun çırpınışlarını andıran bir boğulmayı imler. Bu boğulmuşluktan çıkışa çare ise Özbahçe’nin eleştirel ölçütlerinden biri olan şiirin konuşma gerekçesine sahip oluş kriteridir.

 

Konuşma Gerekçesi

 

Özbahçe , ‘Sağlam Şiir’de, geneli itibariyle şiirine bir sebep bulan, bir konuşma gerekçesine sahip olan şairlerin eserlerine olumlu bir yaklaşım içinde bulunur. Özbahçe, bir şeyden, bir özden hareketle yazılan şiire dikkat kesilir daha çok. Düşünülmesi gereken bir konudur bu. Özbahçe, milletin dinamizmine inanmış bir şair-eleştirmendir her şeyden önce. İsmet Özel gibi yazılan her şiirin, milletin anlam dünyasında bir karşılığının olması gerektiğini düşünür. Bu ise şiirde bir konuşma gerekçesine sahip olmakla mümkündür. Şiirimizdeki köksüzlüğü ve belirsizliği aşmanın temel şartıdır bu gerekçe:

 

″Şair bir gerekçeyle konuşur. Günümüz şiirinin bir konuşma gerekçesi yoktur. Bu, belirsizlik ve köksüzlüktür. Günümüz şiirinin en vahim sorunlarından birisi olan belirsizlik sorununun temelinde iki sebep yatmaktadır. Birincisi, şiir yazanın yazmasına yetecek bir sebepten yoksun oluşudur. İkincisi abartılı romantizmdir. ″ (s,4)

Özbahçe , ‘Sağlam Şiir’ de tek tek şiirleri eleştirirken bu eleştirel ölçütü devreye sokar.

 

″Bu şiir içimizde yer ediyor. Bizde bir karşılık buluyor.″ (s,44)

 

″…’ın ″…″ ve ″…″ adlı şiirleri, hazır kalıplara yaslanan edilgen tavırlarıyla …’ın, bundan sonraki şiirlerinde, içi boş bir duygusallığın izini süreceğinin işaretlerini taşımaktadır.″ (s,44-45)

 

″…’ın… Adlı şiiri, hazır kalıplarla örülü romantik bir şiir. ″…’ın şiirlerindeki özsüzlük bu şiirde de var.″ (s,45)

 

Özbahçe’nin titiz bir eleştirmen olduğunu söylemek durumundayız. Özbahçe’nin şiir eleştirisindeki derdi, soyut ve zihinde okunabilen bir şiir yerine, somut ifadeyi önceleyen, hayatımızda nesnel karşılığının olduğu bir şiirdir. İsmet Özel’in tabiriyle beşeri karşılığı olan bir şiirdir. Başka bir deyimle çiçekli böcekli şiirler yerine kanlı canlı bir hayatın/hayatiyetin olduğu, sözü dolaylamayan bir şiirdir:

 

″Şiirde geçen bir mısranın bir yere bağlanamamasının sebebiyse, doğrudan konuşmak yerine, dolaylı ifadeleri tercih etmektir. Dolaylama, şairi, sözünden uzaklaştırmaktadır.″ (s,47)

 

″…’ın… Adlı şiiri temiz Türkçe ve doğrudan ifadeyi öncelemesiyle dikkat çekmektedir.″ (s,47)

 

Özbahçe, şiirde net söyleyişten, berrak bir ifadeden yanadır. Yayınlanan şiir yıllıklarından da anlaşılacağı üzere, hemen her şair şiiriyle kendi sızısını, kendi çıkmazlarını, kendi iç bunaltısını dile getiren bir görünüm arz eder. Her şair, bir şeylerden sürekli rahatsızdır ve şiiriyle bizi büyük bir şeye yöneltmez, büyük bir şeye işaret etmez. Oysa geçmişte Akif’in şiirleri gibi modern epiğin imkânlarını kullanan büyük şairler, milletin nabız vuruşlarını hissettirmişler, milletin mukadderatı ile kendi yazgıları arasında esaslı bir bağ kurmuşlardır. Sade söyleyiş ve realist bir tutum, bu şiirlerin ana karakterini oluşturur. Modern Türk Şiirinde Fikret-Akif-Nazım çizgisi, doğrudan söyleyişi temel alan bir şiir çizgisidir.

 

Doğrudan Konuşmak

 

Şiirde doğrudan konuşmak deyince somut ifadeyi önceleyen bir tavrı benimsemek anlaşılmalıdır. Şiirde doğrudan konuşmayı esas almayan şairlerin şiirleri, dikkat, mantık, bütünlük gibi sorunları olan şiirlerdir.

 

″…’ın… Adlı şiiri, net ve doğrudan ifadeyi önceleyen başarılı bir şiir. ″ (s,63)

 

Özbahçe , ″Hayal Kurma, Şiir Yaz! ″ adlı yazısının başlangıcında, modern şiirin en belirgin vasfının konuşmak olduğunu söyler. Konuşmayı, doğrudan konuşmak şeklinde tanımlar. Bu yazı tam bir manifesto yazısıdır aslında. Günümüzde yazılmakta olan şiire baktığımızda, bu şiirde baskın olanın ‘hayal’  unsuru olduğunu ama sorunlu bir unsur olduğunu söylemek mümkündür. Özbahçe’ye göre şair, pasif bir şiir yazıcısı değildir. Harekete dayalı gerilimli bir şiirin yazılması gerekir. Özbahçe, şiir yazımında şairin aktif/etkin bir tavrı benimsemesi gerektiğine inanır:

 

″Günümüz şiiri, konuşmak yerine, hayal kurmayı tercih etmiş durumdadır.  ″ (s,8)

 

″Şiir, hayale teslim olmamaktır. Romantik bir ortam yaratmak ve bunda pastel duygularla kibar kibar devinmek son dönem şiirimizin en çok öne çıkan özelliğidir. Devinmek dedim; ama hayale teslim olan şiirin en belirgin sonuçlarından biri de şiirden hareketin dışlanmasıdır. ″ (s,8)

 

″…’ın bence üç hususta temkinli ve tedbirli olması gerekir: Birincisi, romantizm meselesidir. ″…″ şiirindeki romantizmi geriletmelidir. Bunun uzantısı olarak şiiri sıkıntıdan, efkârdan yazmak havasından da kurtarmalıdır. İkincisi, mantık hatalarına karşı uyanık durmalıdır. ″…″ üçüncüsü, anlamını aziz milletimizin anlam dünyasında aramalıdır. Böyle bir hassasiyet geliştirmediği takdirde yaşamayacak bir şiire emek vereceğini aklından çıkarmamalıdır. ″ (s,180)

 

Abartılı Romantizm

 

Şiirde abartılı romantizm meselesi de doğrudan ifadeyle bağıntılıdır. Şiirde romantik tutumun işletilmesi, konuşma gerekçesinden yoksun oluşun bir sonucudur. Bu durumun söylenecek sözün bulunmayışı ve hayalcilik ile zincirleme bir ilişkisi vardır:

 

″Bugün itibariyle şiirde romantizm unsuru hayal kurmaya geçiş olarak işletilmektedir. İlk kez ortaya çıktığı dönemlerde yaşanan hayata etkili bir eleştiri getirmek niteliği taşıyan romantizmin içi boşalmıştır. Romantizmin Batı’da ortaya çıktığı dönemlerdeki işlevini hem Necip Fazıl (1905-1983) şiirinde, hem de İkinci Yenide gözlemek mümkündür. Sonradan olan şey, romantizmin, şairanelik ve sair etkilerle içinin doldurulması, dondurulması ve şairi yaşanan hayat ve yaşayan insandan koparmak sonucuyla sınırlamasıdır. Bu dönüşüm hayalcilik üzerinden gerçekleşmesidir. Sonuç itibariyle bugün, hayalcilikle içiçe geçen romantizm, kurulu düzenin, egemen dizgenin ekmeğine yağ sürmekte, haksızlığı çoğaltmaktadır.″ (s,9)

 

Sünni şairi, hakkın safında olarak düşünürsek, romantik tutumdan mümkün olduğu kadar uzak durmak gerekmektedir. Günümüzde yazılmakta olan şiir söz konusu olduğunda, daha çok lirik şiir için geçerli olabilecek bir olgudur. Epik şair, daha aktiftir liriğe nazaran. Lirik şiir, hayalciliğe daha yakın bir şiirdir. Ve hayatın pasif tarafında daha çok. Epik şiir, öyle değil de böyle diyen bir şiir. Epik şairin meramını yüksek sesle dile getirmesi, egemen dizgenin rahatsız olduğu bir dile getiriştir. Epik şiir, konuşkan bir şiirdir ve diri bir özü esas alır. Epik şairin hayalci bir şair olmadığını söyleyebiliriz. Epiğin tavrı cesarete dayalıdır ve dünyasında hayale yer yoktur. Daha aktif daha etkendir şiir bahsinde. Epiğin dünyası, iç’ten dış’a doğru şekillenir. Epik şair sözü doğrudan söyler ve dünyanın gidişatından rahatsızlık duyduğu için söyleyecek sözü hemen her zaman vardır. İletişimsizlik, lirik şiir için söz konusudur.

 

Yaşayan İnsan, Yaşanan Hayat

 

Şiire hayatiyet katan, canlılık kazandıran; o şiirin temel bir tavır olarak insanı ve hayatı esas almasıdır diyebiliriz. Sezai Karakoç’un ‘insansız şiir tez ölür’ sözü, şiirin kalıcı olmasını sağlayan önemli bir ölçüt, üzerinde durulması gereken bir tezdir. Şiirde realizmin ölçütüdür bu aynı zamanda. Sade bir söyleyiş, imgeye boğulmayan bir anlatım tarzı, gerçekçi oluş gibi ilkeler, yazılan şiire can katan nitelik veren ilkelerdir. Şiirde çağdaş zihniyeti, çağdaş gerçekliği esas almak da yaşayan insan ve yaşanan hayatla mümkündür. Şairin çağına olan duyarlığı, şiirini kof ve verimsiz olmaktan kurtaran, şiirine nesnel karşılık veren, şiirinin bir şahsiyet kazanmasını sağlayan, şiire somutluk ve iletişim gücü veren, şiirin mesele taşıyıcı bir güce ulaşmasını sağlayan olmazsa olmaz kriterlerdir. Şiirin eleştirel bir vasfı taşıması, çağ-insan-hayat problemlerini dile getirişiyledir daha çok. Şiirin kritik bir sanat oluşu bundandır. Zira şiir, kritik zamanların ürünüdür ve bir ölüm-kalım meselesidir. Bu aynı zamanda tehlikenin içinden sesletilen bir şiirin ciddi ve siyasi oluşunu imler. Yaşayan şiire yaşarlığını katan, o şiirin insan ve hayatla bağ kuruşudur diyebiliriz. Bu bağ, şiir meselesinde en esaslı bir bağdır. Konuşmak isteyen bir şiirin mutlak ölçüde insan ve hayatla bir derdi, bir problemi vardır:

 

″Şiir meselesinde işe karakterini veren çağdır. Bu işin sırrı budur. Bu çerçevede, yaşasın diye ortaya salınacak şiirin temel şartlarından biri, etrafımızda akıp giden hayata ve insana dikkat kesilmektir. Şiir, hayatla ve insanla bağını arayarak, kurarak yaşamaya başlar. Şiirde, neredeyse bütün mesele budur. İmgeye abanarak abartılan soyutlama şiiri hayatsız ve insansız bırakır. ″ (s,260)

 

″…’ın, ″… ″ adlı uzun şiiri, nispeten başarılı bir şiirdir. Bu şiirde, şiiri hayattan süzmek isteyen bir tavır var. Bu tavır, bu şiire bir dirilik katmaktadır.″ (s,115)

 

″…’nın, ″…″ adlı şiiri, hayal kurmayı temel tavır olarak benimseyen başarısız bir şiir. Hayal kurmak temel tavır olarak benimsenirse doğrudan konuşmaya yaklaşılamaz. Bu durum belirsizliğe, bütünlük fikrinin dağılmasına, abartılı romantizme, edilgenliğe ve buna mukabil eleştirel bir özden yoksunluğa yol açar. ″ (s,105)

 

Burada da görüleceği üzere, şiirinde insan ve hayatı ıskalayan öncelemeyen şairler, hayal kurmayı tercih edeceklerdir. Özbahçe, şiirindeki cesareti eleştiriye de uygulamış bir şair. Ve Özbahçe eleştirisinin de ruhu da, şiirde yaşayan insanı, yaşanan hayatı, bir tazelik fikrini, tavır olarak cesareti esas almaktır. 90’lar şiirinin de belirgin özelliklerinden biridir bu: Cesarete dayalı, konuşkan bir eda. Net fikirler bakımından bunu eleştiriye de uygulayan tek şair-eleştirmen özelliği taşıyor. 90’lar şiiri, siyasi bir şiirdir ve sözünü sakınmadan söyler. Ağzında eveleyip gevelemeyen, net ifadeye öncelik verir. Atılgan bir öne atılış, bir atılım gücü vardır bu şiirde. Cesaretin şiiridir 90’lar şiiri, edilgen romantizme kapılanmaz. Israrla konuşmak isteyen bir adamın şiiridir adeta. Soyut zihinsel spekülasyonlara yer yoktur ve bir davranış biçimi somutluğundadır.

 

Konuşma Dilini Esas Almak

 

Şiirde konuşma dilinin esas alınışında beliren en büyük tehlike, şiire özgü farkın ortadan kalkmasıdır. Şairin, şiirinde, sadece konuşmayla yetinmesinin doğal bir sonucu: Düz ifade. Konuşmanın şiire özgü prizmadan geçirilmesidir esas olan. Şairin yalnızca konuşma yetinmesi ortaya bir takım ilginç sözler çıkarır. Ve çoğunluk itibariyle bizler de buna ‘imge’ adını veririz. İmgenin eleştirel süzgeçten geçirilmesi durumu da güme gider bu arada. İlginç sözler, imge olur. Şiirde somutluk, doğrudan ifadeyle sağlanır ancak. Şairin kuruntularını şiir adı altında okumak istemiyoruz.

 

"Yaşayan insanı, yaşanan hayatın şiirde tebarüz şartlarından biri, konuşma dilidir. Günümüz şiirinin temel meselelerinden biri, konuşma diliyle ilişkisinde yatmaktadır." (s,260)

 

"Günümüz şiirinin en vahim sorunlarından birisi, konuşmanın iptal edilmesidir. Bu durum günümüz şiirindeki özsüzlüğün sebebidir. Konuşma ve buna bağlantılı olarak somut ifadenin öncelenmesi şairini konuşma gerekçesi üzerinde düşünmeye zorlayacaktır." (s,155)

 

80’ler şiirinin vahim tablosu düşünüldüğünde, yine de bu gün konuşma diline olarak yazılan şiiri ciddiye alabiliriz. Konuşma dili, en nihayetinde yaşayan insan ve yaşanan hayatla irtibata geçirilmiş olarak metne yansıyacaktır. Bu da metne organik bir nitelik katar. Sentetik şiirin tuzağına, yapay şiir diline düşmemiş oluruz böylece. Yapay şiir dilinde sahicilik aramak boşuna bir çabadır. Bu yapaylıkta sahte bir dünya, sahte bir insan, sahte bir şiir algısı vardır. Bu da bir kısır döngüdür sonuçta, karşılıksız kalmaktır. Beşeri bir sestir şiir. Beşeriyetimizden taşan şiir, okunası, tecrübe edilesi bir şiirdir. Beşeri tecrübeden doğan şiir, insan ve hayatla konuşmaya yönelik bir ilgi kurmuştur. Bu ilgi dirilten bir ilgidir. Ve hayatı ırgalar. Hayat doludur.

 

"…’ın , "…" adlı şiiri, konuşan özneyi öne çıkaran bir şiirdir; oysa öbür şiirleri hem konuşan özneyi, hem de şair özneyi silikleştiren, kişilik özelliklerini törpüleyen, soyut bir şeylerin bir anlatıcı tarafından aktarımına dayalı şiirlerdir." (s,184)

 

"…’ın bugün itibariyle iki temel sorunu vardır. Birincisi, teknik meselesinde her şeyi sıfatların üzerine kurmaktan vazgeçmek. Buradan giderek konuşmayı öncelemek ve buna mukabil romantizmin yol açtığı abartılı soyutlamalardan, hayaller, hayaller, hayallerden sıyrılmak. İkincisi, öz meselesi. Bir şey iletmek meselesi! " (s,179)

 

Diri bir öze sahip şairler, şiirlerinde konuşma dilini öncelerler. Öncelenen bu dil, şairi insan ve hayata daha bir yakınlaştırır. Konuşmak harekete bitişik bir eylemdir. Ve şairi canlı tutar. Şaire can verir, yüzümüze kan gelmesi gibidir şiirde konuşmak. Şairin hayallere kapılıp gitmesini engeller ve bu anlamda mücadeleci bir öz taşır. Mücadeleci şiir somut ve diri özlerle yazılan, dirimsel bir şiirdir. Dirim yüklüdür ve etkin bir durumu, etkin bir konumu benimser. Konuşmaya dayalı bir şiir, bunalan ve sıkılan efkârlı bir öznenin şiiri değildir. Her hal ve şartta müdahil bir tavrın şiiridir. Ve bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey de bu özellikleri taşıyan şiirin, milletle olan akrabalığıdır.

 

Şiir - Millet Meselesi

 

Kaderini başka yerde aramayan bir şairin şiirinin konusu, Türkiye’dir. Türkiye’yi, Türk insanını ilgilendiren bir şiirin peşindedir o. Yazılan her şiir bizce, Türk insanının anlam dünyasında bir karşılığının olması halinde önemlidir. Epik şiir türü, millet meselesiyle yakından ilgilenen bir şiir oluşuyla Türkiye’nin şiiridir. Memleket meselesi, bu şairin özel ilgi alanıdır, epik şairin derdi Türkiye’dir, Türk insanıdır. Epik şiir, siyasi bir şiirdir ve bu anlamda epiğin hareket alanı, tebarüz edeceği nokta, milletin nabzının attığı yerdir. Epik, kavganın göbeğinden sesletilir. Böylece epiğin kavgacı bir şiir olduğunu, epik şairin kavgacı bir kişiliğinin olduğunu söyleyebiliriz. Şairin alınyazısı, milletinin alınyazısıdır adeta. Milletle yakından alakalı bir şiir, Sezai Karakoç’un ifadesiyle milletine kafasıyla, gönlüyle ve ruhuyla yapışıktır. Milletin mukadderatıyla şairin kendi yazgısı arasında bir özdeşlik bir koşutluk vardır. Şiir-millet meselesinde en manidar sözü İsmet Özel’den duyarız: "Türk şiirinin aradığı şey, Türkiye’de yaşayan insanın dünyasına ne derece tekabül ettiğidir."

 

"Günümüz şiirinde çare bulunamayan hususlardan birisi de yaşadığımız hayat, yaşayan insan meselesidir. Günümüz şiiri hayalden doğan bir şiirdir. Günümüz şairi milletiyle, yaşanan hayat ve yaşayan insanla bir bağ kurmak zorunluluğu duymamaktadır. Muhatap sorunu hissetmemek günümüz şiirinin vahim sorunlarındandır. Bunun altında yatan sebep şairin özgüven eksikliğidir. Özgüven eksikliğinin sebebi üzerinde düşünmek bizi aidiyet sorununa götürür. Milletiyle bağ kuramayan şair hayatsız kalmaya mecburdur. "Alınyazısını milletin alınyazısında arayan şair (Karakoç) yaşadığı zamanı, insanı, hayatı derinlemesine kavramak imkânını ele geçirmiş demektir." (s,141)

 

Osman Özbahçe, geneli itibariyle sorumluluk taşıyan bir şiirden yanadır. Sorumluluk sahibi bir şair, milletin kaderiyle yakından ilgili bir şairdir. Şair, evvela millete karşı, milletin anlam değerlerine karşı sorumludur. Özbahçe , "Kural Dışı" adlı kitabının daha ilk yazısında bu sorumluluğa dair önemli tespitlerde bulunur. Özbahçe’ye göre şair için en büyük tehlike, onu uyumsuzluğa, aykırılığa yönelten marjinalliğin şiir piyasasında el üstünde tutulması, bize göre de övgüler düzülmesi, şiirlerinin ciddiye alınmasıdır. Burada, bu marjinal oluşta göz ardı edilen, şairin (marjinal şairin) millet meselelerine olan duyarsızlığı, aymazlığıdır.

 

"Şair, sorumluluk sahibidir. Uçuk kaçık bir tip değildir. Keyif peşinde koşmaz. Bencilliğinden, menfaatinden bir put yontup ona tapmaz. " (s,3)

 

Özbahçe, millet bahsinde de net oluştan yana bir tavır sergiler. Özbahçe için her şey nettir ve bu anlamda doğrudan hükümleri dile getirişiyle vazgeçilemezdir. Özbahçe, şiiri, ustası olarak gördüğü İsmet Özel gibi, bir ölüm-dirim meselesi olarak görüyor, bu gerçek. Bu gerçeğe bir gerçek daha eklemek gerekirse, onun şiirinin ve eleştirisinin ana sorunsalı, Türkiye’dir, Büyük Türk Şiiridir, millet bilincidir.

 

"Şair, millet olarak kişiliğimizi, varlığımızı borçlu olduğumuz kaynağa karşı birinci dereceden sorumludur. Milletinin gelmişine geçmişine, ekmeğine aşına, dinine imanına karşı sorumludur. Buralarda olup biten her şey onun birinci meselesidir.(…) Bizim için varlığımızı korumak ve peşi sıra yeniden doğuş hâlâ bir hayat-memat meselesidir. Varlığımızı borçlu olduğumuz kaynak hâlâ tehdit altındadır. Bu durumda şiirimiz bu kaynağın tahribi ve buna karşılık mukavemetine dikkat kesilmelidir. Kendini bu meseleden bağımsız hissetmek kalleşliktir. Düşman safına geçmektir. Millet olarak direnişten dirilişe, hücuma ve zafere geçmemizin başka bir yolu yoktur." (s,3)

 

Özbahçe’ye göre şair, milleti adına konuşan adamdır. Sezai Karakoç’un tabiriyle atan nabzı, çarpan yüreğidir. Mukadderatını mensubu olduğu milletin mukadderatıyla bir ve aynı gören şair, sözü, milleti adına alır, milleti adına konuşur. Milletle hayati derecede esaslı bir bağı vardır. Şaire ve yapıp etmelerine anlam veren bu bağdır aslında.

 

"Şiir, insan için, kendi kaderinden konuşmak olduğu kadar, hatta daha fazla, milletin kaderinden konuşmaktır. Şair için milletinin kaderi kendi kaderidir. Burada parçalanamaz, birbirinden ayrıştırılamaz bir ilişki vardır. Şair oraya yerleşir ve kendini ve her şeyi oradan konuşur. " (s,5)

 

"Bize lazım olan, sorumluluğumuzu idrak etmektir. Milletimizle bağımızı aramaktır. Israrla, büyük bir şeyin inşasına emek vermektir. Hevâ ve heves, sadece hevâ ve hevestir. Burası, bu memleket bizimdir. Ona göre davranmamız lazımdır. Düşmanın gücü, gücümüz karşısında her hareketimizle erimelidir. Öyleyse güçlü bir şiir hepimizin boynunun borcudur. Bu bizim milletimize borcumuzdur.

 

Sonuç Yerine ya da Hep Hayat! Hep Hayat!

 

Özbahçe eleştirisinde, başından sonuna, şiire yaklaşım biçiminden şiir-millet meselesine gelinceye kadar, düşündüğümüzde, Özbahçe şiirini de buna katarak, ana meselenin bir ‘bilinç’ meselesi olduğunu görürüz. Bu bilinç, daha çok milletimizin kaderiyle şekillenmiş, hayat ve insanı temel alan bir bilinçtir.

 

Özbahçe’yi yüksek sesli konuşturan da, şiirimizin genelinde gördüğü, şairlerde şahit olunan topyekun bir uyuşukluk, bir idraksizlik, bir körleşme ve edilgenlik durumlarıdır. ‘Ucunda ölüm olmayan şeyi ciddiye almak zorunda değiliz’ der, İsmet Özel. Bütün büyük şairlerin ana karakterini oluşturur bu: Millet bilinci ve millete olan duyarlılık. Şiir geçmişimiz, bu duyarlılıklar ve tanıklıklarla doludur. Şairi geleceğe taşıyan bu hassasiyettir biraz da. Mehmet Akif’i şairlerin piri kılan budur, Namık Kemal’i vatan şairi kılan budur, Fikret biraz da "Sis" şiiriyle Fikret’tir, Nazım, ‘İnsan Manzaraları’yla Nazım’dır, Turgut Uyar, "Terziler Geldiler", Sezai Karakoç, "Köpük" ve "Hızırla Kırk Saat" şiirleriyle millete mal olmuş, millet tarafından sahiplenilmiş şairler olagelmişlerdir. İsmet Özel, milletle derdi olmasaydı İsmet Özel olamazdı belki de. Bu şairler, milletimiz varoldukça yaşayacaklardır. Bu şairlere yaşarlığını sağlayan şey, milletin dinamizmine olan inançlarıdır. Millet vurguları, millete yönelik duyarlıkları, anlamlarını milletin anlam dünyasında aramalarındandır. Milleti bu güne dek yaşatan değerlere olan hassasiyetleridir. Taşıdıkları bilinçtir, öfkedir, tepki ve arayıştır. Milletten güç almaları, millete güç vermeleridir. Bu şairlerin büyük çoğunluğu, konuşma biçimlerini içinde yer aldıkları milletten almışlardır, halkın konuşmasını halktan alarak karşılığında halka hayat vermişlerdir. Can katmışlardır. Sözcümüz olmuşlardır.

 

Osman Özbahçe’yi, millet bilinciyle yazılan bir şiirin temel ölçütlerini algılamamıza, belirginleştirmemize katkı sağladığı için üstün emek gücüyle önemsenmesi gereken bir şair-eleştirmen olarak görebiliriz.

 

Kaynakça

 

Osman Özbahçe, Sağlam Şiir, Ebabil yay. 2006, Ank.

Osman Özbahçe, Kural Dışı, Ebabil yay. 2007, Ank.

İsmet Özel, Çenebazlık, Şûle yay. 2006, İst.

Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları 1, Diriliş yay.,1982, İst.

Hüseyin Cöntürk, Çağının Eleştirisi-Birinci Kitap- YKY, 2006, İst.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : eleştiri,şiir

ISRARLA KONUŞMAK İSTEYEN ŞİİR:ADEM TURAN'IN ŞİİRİ ÜZERİNE


16/9/2009 · Kategori: Elestirilerim

ISRARLA KONUŞMAK İSTEYEN ŞİİR: ADEM TURAN’IN ŞİİRİ ÜZERİNE 

Giriş 

Ünlemlerle ilerleyen şiirin ulaşmak istediği noktayı, okuyucuyu şiirsel deneyime çağırmak, coşumcu, gür sesli ve konuşkan bir şiirin imkânlarını Türk şiir hazinesine katmak şeklinde ifade edebiliriz. Her şiirsel deneyim, hangi dönem ve evrede yazılırsa yazılsın, Türk şiiri adına bir çeşni, bir zenginlik olsa gerek. Şiirin ciddiye alınmasını gerektiren, edinilen şiirsel deneyimin beşeri bir karşılığının olmasıdır. Hemen her zaman şairin çığlığı da suskunluğu da öğretici ve vazgeçilemezdir. Sözel bir yapı arz eden şiirin hayatla dolu olmasının sebebi, şairin söze ruh kazandırmasıdır biraz da. Zira hayat denen çetrefil bilmece, kördüğüm, çıkmaz sokak ne tür adla adlandırılırsa adlandırılsın, sözün cana yakın sıcaklığını ve ılıklığını barındırdığı için tahammül edilmeye değerdir. Şiir sözle hayata çeşni ve renk katar. Sözün hayatın içinde varlığı bile cesaretimize cesaret katıyor. Sözün içinden seslenen bir şair olan Adem Turan’ın ‘Ateşte Yıkanmış Atlar’ kitabı vesilesiyle, ses, eda ve içerik olarak şiir haznemize boca ettiği gür sesli ve ünlemlerle dolu şiir konuşmasına komşu olalım dedik. Şiirine dair tematik okumalar yaptığım Turan’ın; konuşkan ve döneminin şairleri düşünüldüğünde(80’ler) oldukça diri bir söyleyişe sahip olduğunu görürüz. 

Ünlemlerle Kutsala Tanıklık 

Adem Turan’ın şiirlerinde ilk gözümüze çarpan, ünlemlerin bolluğudur. Ünlemlerle kutsala tanıklık, öznenin ileriye doğru bir atılım gücüne sahip olmaya çalışması, reel olanın aşılmasına dönük çaba, bir diğer özellikler. Bu kutsala tanıklık, ‘konuşmak’ veya ‘söz’ ya da ‘eylem’ üzerinden şiirsel deneyimle ifadesini bulur. Turan’ın şiiri, ilk aşamada, bu şiirsel toplam dolayımında, ısrarla konuşmak isteyen bir şiirdir. Şiirde konuşan özne, kutsalı onaylayan bir durum üzeredir. Yine öznenin en nihayetinde tavrı, ‘and içip giden’ bir tavırla bir ve özdeştir: 

‘‘Zeytinle konuşuyorum Zeytindağında, simsiyah!

Bir ayindeymiş gibi diz çöküp kalıyorum

Bir ağaç ve kelebek resmi çiziyorum

Tuzlu sular basıyorum çatlamış dudaklarıma.’’(s,9) 

‘‘Sonra, and içip gidelim…’’(s,10) 

Turan’ın şiirinde bu kutsala tanıklık, mücadeleci bir ruh taşır aynı zamanda. Devinim bu şiirin en temel özelliğidir. Harekete yönelik vurgular, kutsalı çağrıştıran simgelerle yüklüdür. Şairin içinde devinip duran ruhun, saf ve berrak bir kanaldan aktığını söylemek gerekiyor. Zira sanılanın aksine modern şiir kötülüğün şiiri değil, kendiliğinden ve otantik bir söyleyişe sahip arınmanın şiiridir: 

‘‘Biz şimdi zeytine bakalım, öpelim onu çatlamış dudaklarımızla

Bir avuç toprak olup vuralım kendimizi yerden yere, vuralım!

Bir tarih düşelim simsiyah kanımızla vurulup düşelim!

Bir de incire yer açalım, tûr-i sînâya ve emin beldeye’’(s,10) 

Söz’ün Ruh’a Dönüşmüş  Şekli 

Adem Turan’ın şiirinde ‘söz’ ün ‘ruh’ a dönüşmüş şeklini görürüz. Söz’ün ruh’a dönüşme süreci, Turan’ın şiirine çok çeşitli ve zengin bir şiir evreni sunar. Bu sunumda, Turan, şiirsel duyarlığı da yedeğine alarak, bambaşka bir söz düzeni/düzeneği ve sözel yapıya kavuşur. ‘Aynalıçarşı Meseli’ şiiri, sözel kültürün içinden, adeta ruhundan seslenir okuyucuya. Turan’ın şiiri, söze dayalı bir şiirdir, aynı zamanda söze ruh katan bir şiirdir de diyebiliriz: 

‘‘Aynalıçarşı içinde vurdular beni

Bu yüzden hüzünlenir halk

Geçince çarşıdan

Ve aynalardan’’(s,11) 

‘‘Sözün bittiği yerde

Aynalıçarşı başlar’’(s,11) 

Söze ruh katan şiir, bize bu yolla yeni bir şey söylemek, bizi yeni bir gerçeğin kapısına vardırmak zorundadır. Şiir yoluyla edindiğimiz bilgiden, hikmete dayalı vurgular elde edebiliriz. Böylece düşünen şiirin şiirsel boyutlarına ulaşmak için yedeğimizde işaretler, zihnimizde bir bilgi-hikmet-düşünce tadı bulabilelim. Turan’ın şiirinde düşünen şiirin emareleri, çok belirgin olmasa da, duyumsamalarla yer yer ışıldar, bir parıltı kazanır. Bu şiirsel toplamda yer alan ‘Zerdüşt Meseli’ şiiriyle Turan’ın şiir sözünün hikmete, hikmetâmiz şiire evrildiğine tanık oluruz. Yine de Turan’ın şiirinde ‘düşünce şimşekleri’ diyebileceğimiz, düşünen şiirin çok boyutlu evreniyle karşılaşmayız. Turan’ın bize ‘gerçek budur’, ‘bunu gör’ demek yerine dolaylı yönden gerçeğin sezilebilir yanını yansıtır, gerçeği dolaylama yaparak sezdirir: 

‘‘Ve dedi: şarap olsaydı biraz, yenerdim bu korkuları!

Ve dedi: ışık olsaydı bir parça, yırtardım karanlığı!’’ (s,13) 

Şiiri Hayattan Süzmek İsteyen Tavır 

Şiirle hayatı belli bir bütünsellikte kavrayan bir şairin en belirgin niteliklerinden biri de, şiiri hayattan süzmek isteyen bir tavra sahip oluşudur. Adem Turan’ın ‘Kirlenmek Meseli’ şiirindeki öznede bu tavrın mısralar boyunca belirginleştiğini görürüz. Yaşadığımız çağın çok önemli, temel bir özelliğine vurgu yapan özne, aynı zamanda ‘başkalaşım’ ya da ‘dönüşüm’ dediğimiz bir sürece de atıfta bulunur: 

‘‘Bir de hepimiz kirleniyoruz, bu çok kesin!

‘‘şu baldıran tası dünyada’’ ’’(s,23) 

‘‘Şöyle: aşk insanı çıldırdır ve çıldırtırmış

Labirentlerden geçer gibi geçerken ateşlerden’’(S,24) 

‘Taşınma Meseli’  şiiri,fanilik duygusuyla yazılmış bir şiir.Şiir boyunca mısralar,insanoğlunun yeryüzü macerasına tanıklıkla ilerler.Bu şiirin ilk bölümü,trajik simgelerle dekore edilmiş gibidir; ‘azgın sular’, ‘uçurumlar’.Ama geneli itibariyle bu şiirin ironik bir dille yazıldığını söyleyebiliriz.Bu ironi,tüm Adem Turan şiirinde konuşan öznenin varoluş serüvenini özetler gibidir: 

‘‘Hayatla ölüm arasında

Savrulurum ben’’(S,26) 

‘Kozadaki Trajedi’ 

Kitap boyunca ilerleyen şiirlerde Adem Turan’ı, hayatın özündeki trajiği kavramış bir tutum içinde görürüz. İroniyle harmanlanmış bir trajik tutumdur bu. Turan’ın trajiğe yönlenişi ya da trajik kavrayışı, başka şairlerde benzerine rastlanmaz. Diğer şairlerde trajik, hayattan yalıtılmış ve koyultulmuş bir biçim ve görünüme sahiptir. Turan’da ise trajediyle beraber hayat, bütün doluluğuyla beraber öznenin yanından akıp gitmektedir: 

‘‘Bildin mi hayat denen kozayı?

Kozadaki trajediyi?

Üstelik tam da köprüden geçiyorken…’’(s,27) 

Turan’ın şiirinde öznenin şiirselliğe yönelik tavrı, daha doğrusu şiiri kavrayış biçimi, bedene, bedensel olana bitişik bir durum arz eder. ‘Kaburga’, ‘alın’ ,‘kol’, ‘ses’, ‘soluk’, ‘ten’, ‘kemik’ gibi sözcükler adeta bedenin şiirinin yazıldığı imajını bırakır okura. Yine de Turan’ın şiiri, bedensel olanın soyut bir dışavurumu değildir, bedende takılıp kalmaz şair. Şöyle de diyebiliriz: Adem Turan’a göre şiir bedenle sarılıp sarmalanan bir şeydir. Turan, şiire, bedenle birlikte duyusal bir kavrayış/bakış katar. Turan, şiiri, bedenle birlikte düşünür ama bu, şiirinde bedensel tasvirlerin olduğu anlamına gelmez. Kısaca somut ile soyut bir aradadır bu şiirde: 

‘‘Çatlasın kaburgalarımda gümleyen sesiyle şiirim’’(s,29) 

‘‘Şiirim diyorum, sarıp sarmalasın dört koldan beni

Yerden yere vursun giyinerek deli gömleğini, vursun ha!

Sesim de çıkmasın, soluğum da! Sadece

Bir ah! Diyebileyim. Derinden ama! Bir ah!

Sarsılsın ten ve tinim, kırılsın kemiklerim!’’(s,29) 

İnsani Olana Dönük Algı 

‘Bağçe Meseli’ şiiri, acziyetin kavranışına örneklik teşkil eden bir şiirdir. Geleneğe bakan tarafıyla birlikte, bu şiirde mütevekkil eda ile konuşan bir şairle karşılaşırız. ‘Gölge’ den de ‘cisim’ den de geçen şair özne, büyük bir alçakgönüllülükle şu sonuca ulaşır: ‘bilen var mı şimdi beni’.Bilinmek, anlaşılmak, açıklanmak isteyen özne, yitirilişlerle birlikte insana komşu olma isteğiyle kendini belirginleştirmek ister. Buna yalnızlıktan kurtulma isteğini de katabiliriz. Özne acziyetin farkındadır. Bu farkındalık, yazgısal bir boyut da taşır. Bir birlikte olma, bir sığınma isteği: 

‘‘Şu benim kırlangıç kanadı çizgilerim, yani ki kaderim

Kalsın eşiklerde sabrile, kalsın bağçenizde her akşam…’’(s,32) 

‘Yitik Düşler’ şiiri, yalnızlık-hayat-ölüm üçgeninde yazılmış düşündürücü bir şiir. Bu şiire niteliğini kazandıran, hayatta bir karşılığının olmasıdır. Her okur bu şiirden kendine olan payı alır. Serüven duygusuyla yazılmış intibaı veren bu şiirin en belirgin özelliği, bizde epik bir macera tadı bırakmasıdır. Bu şiirin temellerinde, insani olana yönelik bir algı mevcudiyetini hissettirir: 

‘‘Ey kargılar ve kıvılcımlar arasında

Yitip giden insan yanımız’’(s,40) 

‘Akdenizden Yukarıya Doğru’ şiiri, serüven duygusuyla yazılmış bir şiir. Aynı zamanda şiirdeki öznenin varoluş macerası, tüm insanın varoluş macerası olarak da okunabilir: 

‘‘Kim anlatır şimdi beni

Durup durup bir ateş  topu iki kaşım arasından..kim anlatır

Renk renk ırmaklar,pervaneler,aynalar..kim anlatır

Bu milyarlarca insan, milyarlarca hayat, savrulan köpükler gibi

Seyrine doyum olmayan aylı  geceler, köpüren kanlarımız

Ben mi yoldayım, yol mu bende? Kim anlatır

Gidiyorum Akdenizden yukarıya doğru, bir kardeş olarak

İçimdeki gemilerle

o büyük ateşle…’’(s,43) 

Çağ  İlgisi 

Adem Turan’ın ‘Bağdata Duâ’ şiiri, duyargaları gelişmiş bir şairin, yaşadığı çağa yönelik ilgisini gösteren bir niteliğe sahiptir. Bu şiir, çağının duyarlığını taşıyor oluşuyla üzerinde durulması gereken bir şiirdir. Adem Turan şiirinde, bu şiirsel toplam düşünüldüğünde, yeni bir dönem başlar: Çağdaş gerçekliği esas almak. Her şairin şiiriyle kendi içine kapandığı bir zamanda, Turan’da bu çağ ilgisi dikkate değerdir. Savaşa, kana, katliama, kıyıma, yıkıma karşı olan şairin, bu çağ dikkati önemsel bir durum arz eder: 

‘‘Eğil bak: bu coğrafya bizim!

Dinle türküsünü çölün: ruhunu doyur!’’(s,48) 

‘‘Eğil bak: bu çocuklar bizim

Dinle çığlığını  anaların:

Sesini yıldızlara duyur!’’(s,49) 

Adem Turan’ın şiirinde yer yer epik öğeler de yer bulur. Şairin dış dünyaya dönük ilgi ve dikkati lirikten kopamayan epik bir şiir ortaya çıkarır: Ağzımda Kekik ve Kan. Bu şiir lirizmin merkezde olduğu epik bir duyarlıkla kalem alınmış intibaı verir okura ilkin. Şiirde çağdaş gerçekliğe vurgunun da içerildiği bu şiirin temel ve ayırt edici niteliği, ‘şaşırtı’ya dayalı mısralarla birlikte, hareketin, kalkınmanın, şiiri bir davranış biçimi olarak görmenin de dışavurumudur: 

‘‘Ağzımda kekik

Ağzımda ıslık ve kardelen

Öyle birdenbire gelen

Savaşla gelen

Kan!’’(s,50) 

‘Panik’ şiirinde, alttan alta savaşın yaydığı vahşet ve karanlık sözler kendini sezdirir ve en nihayetinde söylenecek söz direkt ve doğrudan ifadesini bulur: 

‘‘Tanklarınsa canı cehenneme!’’(s,52) 

‘Ateşte Yıkanmış Atlar’  şiiri, ortaya bir irade, sağlam burçlarla berkitilmiş bir tavır koymanın ön hazırlığını verir. Ancak yine de içindeki kördüğümü çözememiş bir şairin ‘epik öncesi’ bir şiir/şair profilidir gördüğümüz. Tam anlamıyla donanmamış, hazırlığını tamamlayamamış bir şair öznedir şiirde yer alan: 

‘‘Dedim ki ben artık

Bu atlarsız yaşayamam

Damarlarım çekildi bütün

Kemiklerim eridi

İçimdeyse bir türlü  çözemediğim

Acımasız bir kördüğüm’’(s,54) 

‘Kızarmış Nâr Aşkına’  şiiriyle Adem Turan’ı yine epiğin alanında buluruz. Dünyanın bütün acılarını yüklenen epik özne, eylemine kutsallık aşılamak için, iç dünyasında şahit olduğu büyümenin idrakine varan bir adamın ilk elden ihtiyaç duyduğu bir şeyin varlığını kavramaya başlar ve şiirin sesi gerilimli bir hat boyunca ilerler. Yine de bu şiirde epik, lirizmin motifleriyle bezelidir: 

‘‘Kılıcımı verin bana, hırsından çatlayacak

Son bir vuruş için, kılıcımı’’(s,62) 

‘‘Dörtnala taylar düşün, toz duman olmuş bir vadide’’(s,64) 

Betimlemeler Şiiri  

Adem Turan’ın şiirinin belirgin özelliklerinden biri de, dış dünyaya dönük betimlemelerin ağırlıklı yer alışıdır. Turan, şiirde çoğaltmacılık tekniğini iyi kullanıyor. Sayıp döktüğü duygular, olaylar, olgular, nesneler, beşeri tecrübeden doğmuş ve şairin imgeleminde yoğunlaştırılmış biçim ve özler halinde dışa vurulur. Turan için şiir, bir yolculuktur; bu yolculuk özünde yaşamsal öğeler de taşır. Şiirlerinin çoğunluğu hayatta karşılığı olan şiirleridir. Bu durum onun, şiirde, yaşayan insanı ve yaşanan hayatı esas aldığını gösterir. Hayatilik vasfı taşıyan şiirlerdir bunlar: 

‘‘Geçerken gördünüz işte; durduğum yer hep buraydı kalbiydi

                şehrin

Hiç bıkıp usanmadan yıllarca dinlediği halkın, kalbimin sesiydi

Şiirse şiir! dediydim öfkelenmeden, imgeyse imge

Çayı ve geçen günleri yudumlarken sessizce, Çınaraltında teselli’’(s,67) 

Geneli itibariyle bu şiirsel toplamın temelinde ‘serüven duygusu’ barınır; insanın beşeri tanıklıklarla ilerleyen varoluş serüveni…

80’ler şiirinin hemen hiçbirinde hem biçim hem içerik olarak Adem Turan’ın şiirinde belirginleşen izleklere benzer tematik tutumu; bu hayat dolu enerjiyi, bu doğrudan ifadeyi göremeyiz. Bu da Adem Turan’ın önemli ve nitelikli bir şair olduğunu gösterir.2000’lerde yazılan şiiri düşündüğümüzde, Türk şiirinin damarlarında gezinen Adem Turan şiirinin önemselliği bir kez daha kendini belli eder. 

                                                                              Mustafa Celep 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

ZEYNEP ARKAN'IN ŞİİRİ-SORUŞTURMA


16/7/2009 · Kategori: Elestirilerim

Topyekün Zeynep Arkan şiiri, insanın dünyadaki konumuna dair bir temel kaygının dile gelişidir. Arkan şiiri fanilik duygusuyla yazıyor. Şiirin derin anlamı bize bunu söylüyor. Önceleri Arkan’ın şiirine yönelik olumsuz düşüncelerim vardı. Şiirin telkin ettiği ‘derin anlam’ ı yüzeysel bir bakışla ele alan bir tutumdan kaynaklanan talihsiz bir yazıydı. Şimdilerde Arkan’ın şiiri hakkında daha olgun düşünebiliyorum. Arkan’ın şiiri zekice yazmasının, oluşturmasının yanı sıra şehir içerisinde yaşayan, tanık olan bireyin öfkesi, tutunma arayışı, kırgınlığı ve konuşma isteği, bu şiirin benim görebildiğim kadarıyla en belirgin özelliği. Zeynep Arkan şiirinin ironisini sevdik, kısaca böyle söyleyeyim.

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1502

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

İKİNCİ YENİ ŞİİRİN MAHİYETİ


23/6/2009 · Kategori: Elestirilerim

İKİNCİ YENİ ŞİİRİN MAHİYETİ

 

Bugün Modern Türk şiirinin ne’liği tartışma konusudur. Şiir akademisyenlerinden sivil şairlere, modern şiirin şairleştirdiği okur’lara kadar Modern Türk şiirinin başlangıcını ve mahiyetini tartışan, sorgulayan, araştıran ve kavramaya çalışan birçok görüş, şiir ortamının karmaşıklığı ve alaborası içinde ifade imkânı buldu. Bunlar arasında Modern Türk şiirinin başlangıcını Tanzimat şiiriyle başlatanlar kadar Garip’le ve İkinci Yeni’yle başlatanlar da oldu. Hatta yakın geçmişte 80’ler şiirini Yeni Türk Şiiri olarak görenlerin varlığına tanık olduk. Çıkışsızlıktan çıkış arayan manifestolar bağlamında 90’ları milat olarak alanlar da var tabi. Bizi bu yazı bağlamında asıl ilgilendiren, 1950’lerde çıkış yapan ve dönemin eleştirmeni Muzaffer Erdost tarafından İkinci Yeni olarak adlandırılan, kapsayıcı ifadesiyle Modern Türk şiiri denen özgün oluşumun mahiyeti, ne’liği ve bugünün gözüyle taşıdığı anlamdır.

 

Modern Türk şiirini bu gün de hâlâ vazgeçilemez kılan özellikleri nelerdir? İkinci Yeni’nin öne çıkan vasıflarını tartışmadan önce yazısal bütünlük açısından öncesiyle yani Garip’le birlikte ele almak kanaatimizce hakkaniyete daha uygun bir yaklaşım biçimidir.

 

Garip’in Durumu 

 

"Mısracı zihniyet" in tıkandığı bir evrede doğmuştur Garip. Biz bu hareketin öncüsü olarak Orhan Veli’yi gördüğümüz için Hüseyin Cöntürk gibi Orhan Veli tipi şiir diyeceğiz, bu tarz şiire. Orhan Veli tipi şiirin çıkış’ını zorunlu kılan, beylik imge düzeni, beylik şiir söyleyişleri sunan Hece vezninin alışılmış ve kağşamış mısra yapısıyla ortalığı kaplayan egemenliğidir. Garip, Türk şiirinde bir itirazdır. Bu itiraz, kitlesel karşılığını bulmasına rağmen yapılandırılmamış ve bize içeriğiyle yeni bir öz, yeni bir dünya getirmeyen, bizi bir şeye büyük bir şeye sevk etmeyen; geniş, genişletilmiş eski şiir kadar devasa bir yapı sunmayan, cılız, enez, tıkanmaya teşne, vulgarize olmuş, köksüz ve yapay bir itirazdır. Öz ve biçim açısından eski şiirin alternatifi olamamıştır. Ama hakkını teslim etmek gerekiyor: Garip, getirdikleriyle, yenilikçi oluşuyla şiirimizde ilk sivil atılımdır. Şiirimizde modern insanın belirgin hatlarıyla ortaya çıkışına dair ilk işaretleri sunmuştur. Osman Özbahçe’ nin Orhan Veli’nin İşlevi adlı yazısında ifade ettiği gibi Orhan Veli tipi şiirin derdi, Hece özelinde Necip Fazıl’dır aslında. Necip Fazıl’ın şiir ortamındaki yaygınlığı ve hakimiyeti, bir çok şairi, Dıranas’ı, Tarancı’yı, Saba’yı etkisi altına almış, bu durum karşısında Garip, ürün düzleminde Necip Fazıl’ın "şairane"sine karşı bir hücum şeklini almıştır. Müreffeh sınıfların zevkine hitap eden egemen şiir söylemi, Garip bildirisinde de söylendiği üzere, "artık yeni şiirin istinat edeceği zevk" olmaktan çıkarak basit insanın küçük kaygılarının dile getirildiği, bilinçaltının ruhi otomatizm tekniğiyle dökümünün yapıldığı, halkın anlayabileceği, "hususiyeti edasında olan", "manadan ibaret" bir yalın şiir olmak zorundadır. Küçük adamın şiiri haliyle yüzeysel bir dünya sunacaktır okura. Yüzeysel dünya! Evet, burada durmalı. Özbahçe’nin tespitine katılalım: Orhan Veli tipi şiir, meselesi olmayan bir şiirdir. Meselesiz şiir, kalıp sözle, basitlikle, mizahla, bir an’ın sunumuyla tabiidir ki hudutları belli ve dar bir alanda devinecektir. Ancak modern insanın bütün özellikleriyle belirdiği bir şiir olan İkinci Yeni, özgürleştirici bir şiir olduğu için, Garip’in tıkandığı bu yerden şiiri alıp özgün ve vurucu bir niteliğe büründürerek insanlık durumlarının çağıldadığı, dünyanın ve insanın kavranışı bakımından geniş zenginlikler sunan bir yaşantı şiirine, ‘kendini kabartan yaşantı’ya, hayatın tüm hallerinin dile geldiği sahici bir şiire sahip olacaktır.  Çıkışsızlıktan çıkış ürettiği için Garip, İkinci Yeni’nin sebebidir, şeklinde yorumlar yapılır.(özbahçe:2008)

 

Garip bildirisinin iddiasına göre, şiirin hudutları genişlemiştir. Ama bu kadar. Bunun ötesine geçilmemiş, Orhan Veli, son yazdıklarıyla tekrar Hece vezninin dairesine dahil olmuştur. Edebiyat, "yeni bir hayata" kavuşamamış, modern hayat dekoru, geniş açılımlarıyla İkinci Yeni tarafından somutluk kazanmıştır. Garip’in durumunu garip kılan, Türk şiirinde salt tepki olarak kalması, gündelik hayatın mıntıkalarında gezinmeye bir başlangıç teşkil etmesi, basit insanın yüzeysel dünyasıyla sınırlı kalmasıdır. Garip, akl’a hitap eden bir şiirdi ve işleviyle mensupları tarafından çoğaltıla çoğatıla bir oyun olarak kalmış, bundan ibaret sayılmış, kısa bir süre sonra da posası çıkmıştır. Garip’in bizi ilgilendiren tarafı, devasa şiir yapısı karşısında gösterdiği sakınımsız cesarettir. Modern Türk şiiri güzergâhında Garip, bir uğrak olarak yer almış, Büyük Türk Şiirinin serüveninde ilk ve önemli bir aşamadır.

 

Bir İnsan Dramının Varlığı

 

Meselesi olmayan şiiri ciddiye almak zorunda değiliz. İkinci Yeni şiiri meselesi olan bir şiirdi her şeyden önce. Kanaatimizce bir şiire ömür katan temel ilke, temel nitelik, o şiirin içyapısında ve muhtevasında gerçek, kanlı-canlı bir varlık olan ‘insan’ı, tüm boyutlarıyla, günahıyla ve sevabıyla, eksileri ve artılarıyla, tüm zaaflarıyla, şiiri şiir eden bütün araçlar işe koşularak şiirin sınırlarından taşan bir tutumu, bir risk ve cesareti de göze alarak belirginleştirmek, açığa çıkarmak ve ortaya sermektir. Görüşlerimizin temelinde tabii ki Sezai Karakoç’un ‘insansız şiir tez ölür’ fikri var. Bu aynı zamanda her hareketin her şiir görüşünün, her poetikanın temellerinde yer alması gereken bir fikir.

 

Günümüz şiirini merkeze alan tartışmalarda, 2000’ler şiirinin ‘insansız’ bir şiir olduğu ifade edilir.  Bu tehlikeli ifadeyi ve tartışma konusunu tekrarlamakta fayda var: 2000’ler şiiri insansız bir şiire doğru seyrediyor.  Bu tartışmanın göz ardı edilen yönünü buradan ifade edelim: Şu an yazılmakta olan şiir baz alındığında, 2000’ler şiirinin yüzeysel insanın yüzeysel dünyasını ele alan bir şiir olduğunu söylemek istiyorum. Nefsi emarenin şiiri yazılıyor şimdilerde. İnsan altına menfezler açan bir şiir anlayışı bu. Kuruntuların ve sızlanmaların şiiri. Heva ü hevesin şiiri yani. Bu tür tartışmaların konumuz itibariyle İkinci Yeni’yle çok yakın bir bağı olduğunu düşünüyorum. 2000’ler şiiri, şiirde insan unsuru bağlamında, İkinci Yeni’nin, özelliklerini ortaya serdiği modern insanın dünyayı algılayış ve hayatı yorumlayış biçimini sığ ve derinliksiz, yüzeysel tarafıyla ele alıyor. Bu ise düzeysiz ve sorumluluktan kaçan bir şiir oluyor en nihayetinde. Turgut Uyar’ın, yıllar öncesinden İkinci Yeni’nin çok belirgin bir niteliğini ifade ettiği, bugünü ilgilendiren tarafıyla ve daha çok İkinci Yeni şairlerinin meselesi şeklinde görülen satırları dikkate değer bir gerçeği dile getirir:"İkinci Yeni denilen şiirin haklılığı, aşırılığı biraz da bu yüzdendir: Küçük de olsa, büyük de olsa, bir ‘insan’ dramının varlığını gözden kaçırmamak. Gözden kaçırmamak değil,  yaşayıp durmak.

 

Bir insan dramının yeni bir dille ifadesidir İkinci Yeni. Bu insan, 1950’lerde sosyo-kültürel ve psikolojik bir değişime uğramıştır. Gelen yeni değerlerle varoluş dünyasına tutunma arayışı içindedir. Tartışmalı da olsa Edip Cansever’de kentsoylu bir insandır bu, Sezai Karakoç’ta manevi olanın aranışı içindedir. Ece Ayhan’da edebiyata ve tarihe ters açıdan bakan, ayrıksı ve marjinal duran, Cemal Süreya’da erotik bir tutum içinde kadına sığınan, İlhan Berk’te deneyen, deşen, kurcalayan, araştıran ve dil fetişizmi içinde yeni gerçekliklere varan, her dem yeni gözlerle bakan bir çocuk safiyetinde; Ülkü Tamer’de çocukluğun imgeleriyle şiire taşınan bir insan anlayışıdır bu. Modern insanı tüm çelişkileriyle ve her bir boyutuyla ele alan bir şiirdir İkinci Yeni.

 

Topyekün İkinci Yeni’nin en belirgin ortak özelliği, çağdaş gerçekliği esas almasıdır. Çağdaş gerçeklik, konuşma diliyle şiirde ifadesini bulur. Konuşma dili, Tanzimat’tan günümüze şiirde yapılan yeniliklerin temel kalkış noktasını oluşturmuştur. Gelen her şair, ilk önce konuşma dilinden bir yenilik arayışına girmiştir. (özbahçe:2008)

İkinci Yeni şiiri, şiirde insan unsuru bağlamında kadın ve kadına sığınışı düzeyli bir şekilde ele almışlar, basitlik ve sıradanlık yerini seviyeli ve olgun bir imge düzeneğine bırakmıştır. Şiirde kadın unsuru en belirgin biçimde Cemal Süreya şiirinde belirir. Zaten Süreya da bunu konuşmalarında dile getirmiştir:"Erotik bir şiirdir benimki. Sanırım en belirgin özelliği budur." 2000’ler şiirini çoğunluk itibariyle yazılan şiirleri temel alırsak ‘çağdaş duyarlığı’ esas alan şiirler olduğunu söyleyemeyiz. Topyekün görüntü, içe kapanık şiirler yazıldığını söylüyor bize. Toptancı olmamak kaydıyla, çağının şairi olan, çağının duyarlılığını dile getiren şiirler yazılmıyor değil. Geneli itibariyle 2000’ler şiiri, lirik bir sızlanışlar şiiridir. Ancak şiiri "anti-lirik" bir tavırla ele alan bir anlayışı dışta tutarsak, birikmiş bir lirik duyarlığın sığ ifade biçimi, çoğunlukta olan. Yine de 2000’lerde somut, sert, doğrudan ifadeyi önceleyen, konuşma gerekçesine sahip (özbahçe:2008) ve açık anlatımlı bir şiir de yazılmıyor değil. Bunu da 2000’lerin artı hanesine yazabiliriz. 90’lardan 2000’lere uzanan çizgide, ‘saf lirik şiir’e karşı çıkışlarla bu güne kadar gelindi ve şiir, somut bir davranış biçimi olarak sözünü sakınmaz bir cesaretle yazılır oldu. Ne ki bu durum, İkinci Yeni’nin ‘özgürlüğün düşmeyen biricik kenti’ oluşu gerçeğini değiştiremedi.

 

Bunalımdan Arayışa Devinimler

 

İkinci Yeni’nin Garip’ten ayrışan yerlerini söylersek, bu şiirin bir önceki şiirden hem biçim hem öz bakımından farklılaştığını görürüz. Garip’in ‘halkın beğeni’ düzeyini esas alması, şiiri muhtevası itibariyle basitleştirmiştir. Sadece o da değil, Garip’in dil tutumu da parodileriyle ve imgeyi şiirden atma çabasıyla ‘kolay şiir’in önünü açmış, derinlikten yoksun ‘yalın şiir’e sebebiyet vermiştir. Ayrıca buna ek olarak Garip’in ardıllarının ve hayranlarının çoğalması, Garip’i ‘şiir böyle yazılır’ a getirdi, diyebiliriz. Ve böylece şiir ortamı müthiş bir çoğaltım tekniğiyle küçük küçük orhan velilerle dolup taştı. Öz olarak Garip’in ‘insan’ı yüzeysel yanıyla ele aldığını söyleyebiliriz. ‘‘Yazık oldu süleyman efendiye’’ lerle  şiirin, insanı, geniş açıyla, bütün boyutlarıyla derinleştireceğini düşünemeyiz tabi. Garip özelinde Orhan Veli, şiiri, düzyazı yöntemiyle hikâye ve olay metoduyla yazılan, insanı en pespaye yanıyla görünür kılmaya çalışan bir uğraş olarak görmüştür. Orhan Veli tipi şiire en özgün tepkiyi Süreya geliştirmiş, en yerinde ve dikkate değer tespiti Süreya dile getirmiştir: " Orhan Veli kuşağı şairleri şiire kasket giydirdiler, portakal yemesini öğrettiler. Şiiri insan içine çıkardılar. Ama işte bu kadar. Orhan Veli kuşağı şairlerinin şiir metotları düzyazı metodu, hikâye metoduydu. Dilin en olağan imkânlarını olay açısından işlediler…Çıkış noktalarındaki "Esbab-ı mucibe" ithal malı olduğu halde, tamamiyle Türk kaldıklarını hesaba katarsak başarıları da vardır. Fakat başarıları sınırlı bir başarıydı. Çünkü şiiri her şeyden önce şiir olarak ele almak öyle değerlendirmek gerekir."

 

Garip’in hükmünü yitirdiği nokta, Dünyanın ve Türkiye’nin sosyo-kültürel açıdan yeni bir evreye, yeni bir döneme girmiş olması, hayatı yorumlayışta, şehri ve şehirli insanı algılayışta yeni ve çok boyutlu bir değişimin kendini bütün alanlarda hissettirmesidir. Bu değişimi/dönüşümü ilk fark eden Turgut Uyar olmuştur: "Bizim kuşak Orhan Veli’nin ‘Garip’iyle şiirin farkına vardı. Sonra-bu konuda epey konuşuldu ve yazıldı ya- bize İkinci Yeni dediler. Demin sözünü ettiğimiz kolaycılık ve toptancılık anlayışı gereğince. Aslında hiçbirimizin birbirimizin ne yaptığından haberi yoktu. ‘Peki, o arada ne değişti de şiir de değişti?’ denebilir. Şiirin kendi özgül organikliği, yaşarlığı yanında. Demokrat Parti’nin yarattığı para patlamasına değinmek gerek. Para patlamasının getirdiği değerler değişmesine, sarsılmasına. Ben kendi adıma, bir subay olarak Terme’den Ankara’ya geldiğimde büyük bir sarsıntı geçirdim, bir hesaplaşmaya girme gereği duydum. Öbür arkadaşlar da aynı sarsıntıyı yaşamış olmalılar ki şiir değişti ve değiştiği ortama yerleşti. Toplumsal olayların şiirin hızlanmasında ve durulmasında büyük etkisi var kuşkusuz."

Turgut Uyar’ın şiiri, yaşanan bu büyük değişimin işaretleriyle doludur. Bu toplumsal değişim, beraberinde ‘insan’ı algılama biçiminde de değişikliklere yok açtı. Belli başlı kırılmalar, algı farklılıkları yaşandı. Şehirleşme ve köyden kente göç, bu değişimin tetikleyicileri oldular. Orhan Veli tipi şiir, böylece ardıllarının da etkisiyle kendi iç yapısında ve aynı zamanda modern insanın dünyayı yorumlayış biçiminde çıkmaza girdi, yetersizlikler ve tıkanmalar baş gösterdi. Modern Türk şairi bu çıkmazdan kurtulmak adına şiirde yeni arayışların peşine düştü. Garip’in tıkandığı yerden yeni ve özgün bir çıkış gerekliydi Türk şiirine. Daha sivil, daha özgün bir şiirin öncüsü olmalıydı İkinci Yeni şairi. İkinci Yeni’nin derdi neydi?

 

İnsani özün peşindeydi İkinci Yeni şairi. Modern insanın hayata tutunma, sağlam bir kulpa dayanma gibi bir temel arayışıydı bu. Daha doğru bir deyimle, insanın dünyada kendine bir yer edinme arayışı…

 

Orhan Veli tipi şiirin gramatik açıdan girdiği çıkmaz da yeni arayışlara, dil deneylerine kapı araladı. Buna dil-içi imkân arayışı da diyebiliriz. Alışılmadık mısra yapıları, alışılmadık bağdaştırmalar, us’la, anlam’la, kelime’yle oynayarak yeni ifade biçimlerine ulaşma, dilde karıştırımlara(duyularla algıların birbirine karıştırılması), değiştirimlere(deformasyonlara) başvurma, imgeye sonuna kadar yer verme şeklinde biçimsel tutumlar şairin şiir gündemine tekrar girdi. Ve modern şiirin bütün araçları kullanıldı Yeni şiirde. Böylece bu şiire daha ilk çıktığı andan itibaren verilen tepkiler haliyle biçim üzerinden oldu. Günümüz şiirinde tartışılan yenilikçi çıkışların köklerinin İkinci Yeni’ye kadar uzandığını söyleyebiliriz. Bu eski-yeni tartışması, İkinci Yeni şiirin ilk döneminde çoğunlukla biçimsel imkânlar konuşularak yapıldı. Eleştirmen Muzaffer Erdost bu konuda çok tartışılsa da dikkate değer çıkarımlarda bulunur: "Bizden önceki kuşağın getirdiği yenilik, bugün "alışılmış"ın kendisidir. Genç kuşak, işte bu alışılmışa karşı duruyor, sanıyorum. Bunun için de, bizdeki kuşak kavgası, salt eski-yeni kavgası olmaktan kurtulamıyor."

 

Yepyeni bir kişilikler toplamıdır İkinci Yeni. Her şair, yeni gerçeklikle evrene yeni bir bakış getirir. Cemal Süreya’ya göre "kişilik yeni şiir için her şeydir. Yeni şiir davranışında ancak şiirlerini kişiliklerine yaslıyabilen şairler seslerini bugünden yarına duyurabilecek, öbürleri bunca gürültüler, kelime yağmaları, mısra talanları arasında toz olup gidecekler."

 

Şiirde çıkmazdan kurtulmanın bizce biricik yolu, Türkiye gerçeğini de unutmadan insanda derinleşip yepyeni bir kişilikle çıkış yapmaktır. Garip, haliyle bu yeni kişiliğin edebi düzlemi olamazdı. Hem biçim hem de öz olarak büyük bütünün başlangıcını İkinci Yeni, şiirin bütün araçlarını devreye sokarak gerçekleştirecektir.

 

Tecrübeye Dayalı Şiir

 

İkinci Yeni özelinde Modern Türk şiiri, beşeri tecrübeye öncelik vermiş bir şiirdir. Modern şair, günlük hayatın gerçekliğini bir veri olarak kullanır. Eleştiri oklarını günlük hayatın bütününe yayar. Bu bağlamda modern şair, muhkem bir gerçek duygusuna sahiptir ve son derece gerçekçidir. Tecrübenin niteliği de ‘beşeri’ oluşudur her şeyden önce. Burada İsmet Özel’in ‘modern şiir’ üzerine ifadelerini anmak gerekir: " Modern şiir bir edebiyat türü olarak değil, bir yaşantı olarak doğmuştur. Varlığı dünyanın aldığı biçimle, insan kavrayışının niteliğiyle doğrudan bağlantılıdır." Şair öncelikle insanı kavramakla yola çıkar. İnsanın kavranışının, dünyanın hali hazırdaki koşullarıyla yakından bir bağı vardır. Modern şair, ilk önce, dünyaya ilk defa gelmiş olmanın hâliyle-şaşkınlık ve hayretle-bir yabancı gibi evreni temaşa eder. Çevresine bakarak Varlığı anlamlandırma arayışıdır bu. İlhan Berk’te bu, bir çocuk safiyeti, hayreti ve tazeliğinde bir bakıştır. Ancak Berk’e göre dünyada her şey, nesnelerden canlıya, şiire malzeme olmak için vardır. Berk’in dünyayı algılayış biçimi, nesnel ve maddecidir. Onun için her şey, şiirin konusu olabilir. İlhan Berk’te ‘tecrübe’ değil, ‘bakış’ önemlidir. Bu bakış, yukarıda zikrettiğimiz gibi, bir çocuğun dünyaya bakarkenki şaşkınlığı içindedir. Şiirin ve dilin imkânlarını sonuna kadar kullanmış bir şairdir İlhan Berk. Şiirde beşeri tecrübeyi, ‘dil’ üzerinden ve dil’le birlikte yaşar. Cemal Süreya’da ‘tecrübe’, ironiyle taçlandırılmış bir bakışla vardır. Sezai Karakoç’ta, ‘çocuk’ ve ‘anne’ temleriyle kuşanılmış, reel ötesi gerçekliği kurcalamaya dönük bir tavrı içerir. Buysa Necip Fazıl’dan tevarüs etmiştir daha çok. ‘Metafizik çekimli şiir’ tutumu şiir cümleleri şeklinde somutluk kazanır.

 

Şiirde tecrübe, tehlikeyi göze almakla başlar, diyebiliriz. Şiir adına risk taşımayan şiir, masa başı bir şiirdir. Etliye sütlüye karışmayan, mülayim, tamamen dil üzerinden kotarılmış, dil oyunlarına dayalı enez bir şiirdir. Yeni bir tecrübeye dayalı bir şiirin, kaçınılmaz bir durum söz konusu olduğunda kendini yazdıracağını, şairini zorlayacağını söylemek mümkün. İkinci Yeni’de tecrübe, şairin dünyayı ve hayatı anlamlandırma arayışı temelinde gelişir. Daha doğru bir ifadeyle, hayata anlam verme, hayatı yorumlama çabasında belirginleşir ve varlık kazanır. Turgut Uyar’da tecrübe, hayatı yorumlama; kadına sığınma ve böylece sakin bir liman arayışına yönelme doğrultusundadır. Edip Cansever’de anlamsızlığı savunma pahasına da olsa şiir kişileri bireysel tecrübelerine hep bir anlam vermek isterler. Saçma bir dünya içinde olduklarını düşünseler bile Cansever’in ‘insan’ı, kimileri için çıkmaz olarak görülen tutumlarının yanında, yaşama değer veren bir anlam arayışı içindedir. Zihinsel bir şiir değil İkinci Yeni. İsmet Özel’in tabiriyle "Şiiri bir deneyim olarak gören, zihnî bir "maraz" olarak ele alan bir tutumdan tamamen uzaktılar. Zira bu şiiri bizim açımızdan önemli kılan temel nitelik, belli bir insanlık durumunun şiirde vurgulanmasıdır." Modern şair, insan ilişkilerinin ve kurumların oluşturduğu örgütlenme biçimlerinin niteliğini, aslı esasını kavramaya çalışır. Bu bakıştan bu gözlemden edindiği izlenimler, algı biçimleri, şiiri için deyim yerindeyse bir veri tabanı oluşturur. Yaşadığı her tecrübe, şiirinin uçlanmasının sebebi olur. Tecrübeden öğrendiği ilke ve kurallar, hiçbir şekilde zihinsel bir hastalık olarak düşünülemez. Bu bağlamda modern şair, kötülüğün şiirini değil sağlıklı bir damarın izini sürer. İsmet Özel’in de çok yerinde tespitleriyle, "Modern Türk şiiri, geleneğin bir uzantısı olarak önemli ve değerli bir yere sahip olmamıştır. Modern Türk şairleri belli bir insanlık durumunun yükünü omuzladıkları için bu işi başarmışlardır."

 

Sahicilik Arayışları

 

Şiirin ‘kritik’ zamanların sanatı oluşu, bir malumu ilân. İnsan değişirse şiir de değişir. İnsanın yaşama koşulları değişirse şiir de değişir. Bu diyalektik ilişki, insanın algılayış biçiminin değişimiyle yakından bir bağa sahiptir. İnsanın sosyolojik ve kültürel koşullarının değişmesi, beraberinde şiirin de değişmesini getirmiş, bu nedensel bağ, şairin, buna bağlı olarak sahicilik arayışını da gündemine taşımış, ‘sahici şiir’, ‘organik şiir’, ‘sentetik şiir’ gibi tartışmalar hep bu sebep-sonuç ilişkisi bağlamında çağımıza yönelik vurgularla konuşulur olmuştur. Biz sentetik şiir tartışmalarını çağımızdan bağımsız olarak düşünmüyoruz. Şiirde sahicilik tartışmalarını da insanın bir bağ arayışıyla ilgili görüyoruz. İnsan kendi varoluşunu, kendi varoluşunun taşıdığı anlamı ve dünyada tuttuğu yeri bir kaygı konusu yaptığı zaman şiirin risk taşıyan alanına biraz daha yakınlaşıyoruz demektir. İnsanın değerden düştüğü noktada sahicilik arayışları kaçınılmaz hale gelir.

 

İkinci Yeni şiiri, insanın ‘insani’ yönünü öne çıkaran bir şiirdir. Bu alan serüven duygusuyla daha bir genişler. Her şeyin ‘naylon’dan olduğu bir çağ, ‘denge’si bozulan insan, şiirde zihniyet değişiminin habercisi gibidir. Orhan Veli tipi şiir, bu zihniyet değişiminin ilk işaretlerini verir. Osman Özbahçe’nin ifadesiyle Orhan Veli Akımı, ilk büyük zihniyet değişimi olarak görülen İkinci Yeni’nin hazırlayıcısı, zemini olmuştur. Şiir serüven duygusuyla geniş bir hat boyunca modern hayatı tarassut eder. Sanayileşmenin getirdiği sosyolojik değişimi bütün açmazlarıyla yaşayan modern insan, izlenimler ve algı kırılmalarıyla şiire taşınır. Safiyet özlemi değil belki ama sahicilik arayışları, teknolojik imkânların ve kitle iletişim araçlarının yaygınlığı oranında ve içerdiği karmaşayla, şairin temel kalkış noktası olmuştur. Modernleşmenin getirdiği yabancılaşma, bırakılmışlık, anlamsızlık, tutunamama, çıkmaz, nostalji ve umutsuzluk gibi durumların en çok konuşulduğu zemin İkinci Yeni olmuştur.(altıyaprak:2009) Haliyle buradan, bu çıkışsızlıktan çare arayan İkinci Yeni şairi, ‘Çıkmazın Güzelliği’nin farkında oluşuyla insana şiirin geniş ufkunda çok boyutlu bir imkân sağlamıştır. Turgut Uyar özelinde yabancılaşmaya karşı sahicilik, en sağlam tutamak noktası olmuştur.

 

Sahicilik, insanın kendi dilini bulmakla özdeş bir anlama sahiptir. İsmet Özel’in tabiriyle, "İnsanoğlu kendi dilini kullanmadan yaşayamayacağını anlarsa, böylesine ‘critique’ bir durumda sayarsa kendini, şiirle bağ kurar." Şiirle kurulabilecek en sahici bağ da budur zaten. İkinci Yeni şairleri, dünyayla yaralanmış şairlerdir. Dünyayla yaralanmış bir şair için şiir, insana ve dünyaya yeni bakış getiren, yeni bir dünya kuran bir etkinliktir. Hüseyin Cöntürk, Turgut Uyar şiirinin getirdiği dünyayı iyi-kötü bütün yönleriyle ele alan yazısında, "Şairin iyi bir şair olması için bir "dünya görüşü" olması şart değildir. Ama "özel bir dünyası" ya da "dünyaya özel bir bakışı" olması şarttır." der.

 

Turgut Uyar’ın getirdiği ‘özel dünya’, bu şiirin ‘hakikat’le bir derdi olduğunu duyurur bize. Çünkü biz biliyoruz ki, "insan kendi doğrularını dış dünyanın somutluğu içinde bulursa şiire yüz vermez." Şiirin insana yüz vermesi, insanın hakikate olan atılımıyla konuşulabilir bir vasıf kazanır. Çünkü öyle bir dünyada yaşıyoruz ki insan onursuzca insana bağımlıdır ve bu bağ insanı yozlaştıran bir bağ hadi zatında. Çıkar ilişkileriyle kurulan bir bağ bu. Toplumsal kurumlardan devlet biçimlerine insanı insanlıktan çıkaran bir ilişkiler zinciri hakim dünyaya. Bu bağın Büyük Varlıkla olan illiyeti göz ardı edilmiş, insanın hakikate bakan yüzü törpülenmiştir. Ama bizim gözümüzde şiir, burada İkinci Yeni şiiri, insan için, insanı sahicilik arayışına yönelten tarafıyla büyük bir imkândır hâlâ. İkinci Yeni’nin getirdiği şiirsel dünya, çok çeşitli veçheleriyle insana geniş bir anlam alanı açmıştır. Geniş ve serbest bir alan. " Şiir insan için serbest bir alan olmakla da kalmaz, bu dünyanın karanlık güçleriyle işbirliği yapmaksızın, bu pis zorbalara yaltaklanan insanlar arasında anlaşmaya dayanan, sevgiyi ve ruhça dayanışmayı mümkün kılan bir ilişkiler zincirinin de başlatıcısı olabilir. Çünkü şiir bu dünyada dahi insanın kendini tanıyabilmesini mümkün kılan bir imkândır."(özel:1991)

 

Bu durumda şiirin bittiğinden bahsedemeyiz artık. Şiir böylesi bir imkânı özünde taşıdığı müddetçe ‘şiir bitti’ gibi çıkışlar temelsiz ve gereksiz olmaktan kurtulamayacaktır. Genelde İkinci Yeni, özelde Turgut Uyar şiiri, insanı mesele edinmesiyle sahici ve sorumluluk taşıyan bir şiirdir. Bu anlamda bu insana sahici bir dil kazandırmaya yönelik çabalar, aranışlar, yoklayışlar, yakıştırmalar, insan var olduğu müddetçe tartışılmaya, konuşulmaya devam edecektir.

                                                                                                   (sürecektir)

 

 

 

Mustafa Celep

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

KERTENKELE EDEBİYAT/16. SAYI


7/6/2009 · Kategori: Elestirilerim

Sözlü kültürden geldiğimiz için yazıya ve özellikle eleştiriye tahammülümüz yoktur. Yazıya yönelik mesafeli bir duruşumuz var. Batı çıkışlı olduğu için yapılan eleştiri karşısında da  biraz tedirginlik duyarız. Türk şiirinde eleştiri, eseri tamamlayan önemli bir sacayağıdır. Kaçınılmazdır. Olmazsa olmazdır. Bir imkândır, özellikle şiir genci için. Bütünleyicidir. Boşlukları doldurur. 

Cöntürk gibi söylersek şiirde bağımsızlıktan yanaysak eleştiride bağımlılıktan yanayız: Edebiyat yapıtına bağımlılık.

5257

Eserin inşa sürecinde şiir gencinin eleştiriye ihtiyacı var. Eleştiri öncelikle şiir gencinin kendi yapıtına dışarıdan nesnel bir gözle bakmasını sağlar. Böylece iyi şiir ve kötü şiirin deneyimle farkına varacaktır genç şair. Bu farkındalık haliyle şairin  şiir tekniğini geliştiren bir sürece tanıklık etmesini sağlayacaktır.

Eleştiriyi, nesnel ve öznel eleştiri sınıflaması bir yana eleştirmenin tutumu itibariyle olumlu ve olumsuz eleştiri şeklinde kategorize edebiliriz.

İbrahim TenekeciOlumsuz eleştiri tümüyle bir saldırı değildir. Olumlu eleştiriyi de ahbap-çavuş ilişkileriyle yürüyen bir etkinlik olarak düşünemeyiz.

İşte Kertenkele Edebiyat  bu noktalarda varlığını belirginleştiren sıkı sağlam dergiler arasında yer alıyor.

Kertenkele günümüz şiirinin nabız vuruşlarını her sayısıyla duyurmaya devam ediyor.

Eleştiri sanatıyla eserin doğasını kavrayabilmek için Kertenkele edebiyat dergisinde yayınlanan ürünler bizce büyük bir imkânı içinde barındırıyor. C.Ali Ahmet’in ‘Bugünün Türk Şiiri Üzerine Konuşmalar-3’ ve ‘Şiir İşleri-4 (Dergilerdeki şiirleri okurken)’ başlıklı yazıları, eserin doğasını kavrayan özgün tespitlerin yer aldığı nitelikli cümlelerden oluşuyor.

Ahmet MuratRahmetli Levent Sunal ağabeyimizin Mevsim Birdenbire ve Hayriye Ünal’in Saçları Vardır Aşkın adlı eserleri Ahmet tarafından imrenilesi bir incelikle ele alınıyor. C.Ali Ahmet’in kitap boyutuna kavuşturmayı arzuladığı bu yazılar, şairlerin ilk kitaplarını irdeleyen bir tutumla yazılmış. Bu güne kadar hiç yapılmamış bir şeydir bu. Özgün bir çaba, özgün bir çalışma.

Yine Şiir İşleri başlıklı yazılarda da tek tek şiirler titiz bir çözümlemeye tabi tutulmuş. Arif Ay, İbrahim Tenekeci, Ahmet Murat, Müberra Güney, şiirleri çözümlenen şairlerden.

Hayriye ÜnalAhmet’in yazılarının genelinde göze çarpan belirgin özellik, eserin olumlu-olumsuz tüm yönleriyle dengeli bir tutumla ele alınması, değerlendirilmesi ve eleştirilmesidir. ‘Eleştiri saldırı değildir’ hükmü böylece doğrulanmış oluyor bu yazılarla.

Kertenkele dergisinin 16. sayısı bu ciddiyetle okunduğunda, bu edebiyat cangılında sarf ettiğimiz kötü sözlerin, yaptığımız kavgaların, içine girdiğimiz koşuşturmacanın,  gösterdiğimiz kibrin, köşe kapmacanın, çete kurmanın, yalanın, iftiranın ve gururun, adam asmacanın ve iki yüzlülüğün , dünya hayatının geçiciliğini göz önünde bulundurarak, hiç de övünülesi ve imrenilesi şeyler olmadığını,  eleştiri sanatında ‘bu iş böyle de yapılabilir’in imkânını daha bir kavramış olacağız.

Bizi izlemeye, bize izlek olmaya devam edin.

Sıkı okumalar…

 

İrtibat:

kertenkeleedebiyatdergisi@gmail.com

 tel: 05055733271

 

Mustafa Celep

<_script /><_script />

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : Edebiyat

KÂMİL EŞFAK BERKİ'NİN MOSTAR KÖPRÜSÜNE AĞIT ADLI ŞİİRİNİ BİR


30/5/2009 · Kategori: Elestirilerim

KÂMİL EŞFAK BERKİ'NİN

MOSTAR KÖPRÜSÜNE AĞIT ADLI ŞİİRİNİ BİR TAHLİL DENEMESİ

 

   Kâmil Eşfak Berki'nin Mostar Köprüsüne Ağıt  şiirinin diğer şiirleri yanında güzide bir yeri vardır. Bizim bu şiir üzerinde durmamızı gerektiren ve  aynı zamanda bu şiire seçkinlik vasfı  kazandıran husus, günümüz şairinde bir eksiklik olarak gördüğümüz, Berki'de somutluk kazanan şairin çağına olan ilgisi, duyarlılığı ve hassasiyetidir. Biz bu yazımızda Berki'nin hassasiyetindeki soyluluğun nedenleri üzerinde duracağız.

 

  Bu şiiri önemli kılan temel özellikler, başlıca nitelikler nelerdir? Yine bu şiiri kezlerce dönüp dolaşıp okumamızı sağlayan, bizi bu şiire yönelten hangi vasıflar olabilir?

 

Safiyetin Yitirilişi

 

Temel izlekler çerçevesinde çözümlemeyi düşündüğümüz bu şiirin en belirgin vasfı, ilk mısradan da anlaşılacağı üzere,  adına Batı Medeniyeti denen oluşumun, sömürgelerde ve Müslüman coğrafyada , bu coğrafyada ikamet eden mütedeyyin insanların safiyet özlemini parçalayışı, kültür ve medeniyet değerlerine olan müdahalesi, saflığa yönelik temel bir vurgudur.

 

"Gökkuşağını

Gökkuşağını parçaladılar"

 

Vurucu bir ilk mısra. Bizi okuru tam kalbinden yakalayan, sarsan, hırpalayan, rahatsız eden bir ilk mısra. Batıdan ilk müdahale, safiyete yöneliktir. Bu gün de olduğu gibi Batının ilk temas ettiği yer, Müslümanların hassasiyetindeki en can alıcı noktadır. Şiir müzik cümleleri şeklinde devam eder. Lirik bir müzik.

 

"Üstünde nişanlılar buluşur

Üstünde şairler karşılaşırdı

Mostar köprüsü'ne ateş açtılar"

 

Lirizmin dokunaklı şiir cümleleri haline dönüştüğünü görüyoruz. Yıkılan medeniyet değerlerine yakılan bir ağıttır bu. Sert ve vurucu bir üslup. Müziksel ifade biçimleri. Ve sarsılan benlik. Asırlardır muhafaza ettiğimiz değerlere yapılan müdahaleye bir tepki şiiri. 'Nişanlıların ve şairlerin' buluştuğu tarihsel köprümüze, köprü özelinde bütün Müslüman coğrafyaya ateş açılmıştır. Şairin yaşadığı çağa olan duyarlılığın yansımalarıdır bu mısralar. Zira ateş açılan gerçekte şairin duyarlılığı ve yüreğidir. Ateş açılan huzurumuzdur. Hoşgörümüzdür. Temel insani vasıflarımızdır. Bundan en fazla etki alan şairin parçalanmış yüreğidir adeta.

 

Medeniyet Sorgusu

 

   'Irmak öyle akar ki kıyısında biri vardır' mısraını 'Irmak öyle akar ki kıyısında Türkiye vardır' şeklinde okumak da mümkün. Şair şiirin bu bölümden itibaren bir medeniyet sorgusuna girer. Buna Dünya Sisteminin bekçileriyle bir hesaplaşma diyebiliriz. Soru soran bir şiirle karşılaşırız bu ilk bölümden sonra. Sorgulayan bir şiir.

 

"Irmak öyle akar ki kıyısında biri vardır

Ruh için ne yüzyıllar geçti

Neretva ırmağı şimdi akıyor mu Bay Arabulucu

Kötülük görmeden kötülük eden İngiltere'nin

Aracısısınız Lord filanca Bay A-r-a-b-u-l-u-c-u

Irmakların arşıâlâda aslı vardır akarlar

Bilir misiniz Lord filânca bilir misiniz

            Mostar Köprüsü'ne ateş açtılar

 

   Ruhu yormayan bir şiiri var Berki'nin. Kendisinin Üstad Sezai Karakoç'un şiiri için söylediğini biz Berki'nin şiiri için söyleyebiliriz: ''Her ruhun 'bizi söylüyor' diyebileceği bir şiir''. 'Ruh için ne yüzyıllar geçti' mısraı, Berki'nin metafizik tarafına seslenen bir mısra. Bu mısraa bütün bir medeniyet tecrübesinden süzülmüş bir mısra gözüyle bakabiliriz. Ortada devasa bir Osmanlı macerası , bir medeniyet serüveni vardır. Pirlerle olan  alış-verişin (divan şiiri) bir yansıması adeta. Berki , biçim ve içerik olarak çok anlamlı niteliği olan, geniş ufuklu bir şiire sahip. Mostar Köprüsüne ağıt şiiri çağrışımları bol bir şiir aynı zamanda. Bu şiirin bizde karşılık bulmasının bir diğer sebebi de iletisinin en açık olduğu bir şiir olması biraz da. 'Irmakların arşıâlâda aslı vardır akarlar' mısraı, önemli bir metafizik gerçeği ifade eder. Şairin medeniyet sorgusu, şiirin öne atılma isteğinin  bir karşılığıdır. Zira ortada bir acı , can yakıcı bir kıyım vardır ve şairin buna duyarsız kalması düşünülemez. Avrupanın tam ortasında herkesin gözü önünde bir katliam gerçekleşmiştir ve dünya ve bizim adaletine çok güvendiğimiz Batı da sadece seyretmiştir. Tabi haliyle bu insanlık zulmü karşısında sesini ilk yükselten şairler olacaktır ve öyle de olmuştur.

 

Bize Ait Bir Ses

 

   Kâmil Eşfak Berki, Diriliş geleneğinden gelen bir şair. Şairin canı yanmıştır ve medeniyetimizin içinden seslenir. Bize ait bir ses. Berki'nin sesine ses olalım derim ben. Diriliş (Hakikat) medeniyetinin değerlerine , sembollerine yapılan saldırı şairin canını yakmıştır. Mostar Köprüsü'ne ağıt  şiirinde derin bir üzüntü var, kaybolan, yıkılan değerlerin üzüntüsü. Bu şiirde sanat düzleminde medeniyet yapılarının inşa edilişinin lirik bir ifadesiyle karşılaşırız.  Yapı taşlarının lirik ve özgün bir imar sürecidir bu.

 

"Mostar Köprüsü yapılırken

Bütün Mostar çocukları sokulup bakmıştı

Balkonlardan kızlar gül fırlatmıştı

Taşı taşa içten bağlayan baş kalfa

Keçi kılını yumurta akıyla karmıştı

Seher vaktinde eğilmiş ırmağı okşamıştı

                        Avrupa'nın en güzel köprüsüne ateş açtılar "

 

Berki'ye kültür ve medeniyet şairi diyebiliriz. Hakikat doğrultusunda Diriliş Medeniyetinin. Berki bize bir bakış-açısı getirir, Medeniyet bakış – açısıdır bu. Bu şiir özelinde Berki'ye göre şiir, taş taş yapılarla yükselen bir medeniyet inşasıdır. Bütüne yönelir ve Varlıkla olan bağını koparmaz. Varlık – Kâinat- İnsan bağıntısına inanmıştır ve bu üç unsur birbirine kopmaz bağlarla bağlıdır. Bu üçlü sacayağı dengesini bozan Batı medeniyetine, Mostar özelinde bir itiraz yükselir. Ben bu şiiri bir ağıt şeklinde okumak yerine bir protest şiir örneği biçiminde  okuma taraflısıyım. Benim okumam bu yönde, bu doğrultuda. Yine bu şiirin atılımcı gücüne inanıyorum. Dışa açık yönüyle ilgilendiriyor beni bu şiir, duyarlılığı ile itirazı ile tepkisiyle.

 

Kültür İmhası

 

   Bu günlerde 'mahrumiyet' sözcüğünü daha bir sever oldum. Müslüman coğrafyada değerlerimizi korumak adına  direniş-diriliş vasıflarını muhafaza eden, vatanlarını müdaafa eden insanların görünürdeki mahrumiyetleri, geri planda bir kazancı temsil ederler. Direniş bağlamında teknolojik donanıma sahip olamayabiliriz. Ama gerçekte kazanıyoruzdur. Hakiki bir imana sahip olanlar kâinata bile meydan okuyabilirler. Müslüman coğrafyada yer alan kültür ve medeniyet yapıları, asırlardır sürüp gelen çizginin devamıdırlar. Berki'nin şiirsel tepkisi, kültür ve medeniyet yapılarına olan müdahalede yoğunlaşır. Bu şiir, mânâ maddeden üstündür, hükmünü doğrulayan bir şiirdir,bizim gözümüzde. Zulmün çağının olmadığının bir ispatı bir bakıma. Tiranlar hemen her çağda vardır ve bunun alternatifi, yeni bir medeniyet tasavvuruna sahip olmaktır. Tiranlar ilk önce kültüre, dış biçime müdahale ederler. Değişim ilk önce dış-biçimden başlayacaktır. Tanzimat'tan beri süregelen bir kültür imhasıyla karşı karşıyayız.

 

"Savaşçılarımızın uçağı topu yok

Yalnız tüfekleri var

Kurşun biterse ok duygusuna geçerler

Yay ger, bırak ! Oklarlar

Saraybosna Kütüphanesini kundakladılar

El yazmalarını ateşe verdiler

2000 yılına gidiyorduk

                            Avrupalılar el yazmalarımızı ateşe verdiler"

 

   Batı'nın  bu topraklara nüfuzu, kültür kanalıyla olmuştur. Biçimsel değişim beraberinde öz değişimini getirmiştir. Ve yabancılaşma, ilk önce biçimde başlamıştır. Kapitalist – Sömürgeci güçlerin temel korkusu, sömürü ülkelerinde  yeniden başlayacak olan bir kültür ve medeniyet oluşumu, ruhta bir yeniden toparlanmadır. Sezai Karakoç'un ifade ettiği anlamda bir öz-değişimdir. Durum-alışta bir öz-dönüşüm. Berki , bu şiiriyle hakim medeniyete bir tavır almıştır.

 

'İnsanın Hüznüne Ateş Açtılar'

 

   Berki, şiirde genel bir tutum olarak tarihsel yapılardaki imgesel özelliklerin envanterini çıkarıyor. Ancak bunu, bilinçsiz bir sayıp dökmecilik olarak  değil, medeniyet yapılarının ruhunu ortaya koyarak yapıyor. Böylece sanat eseriyle yeni bir medeniyet inşası yönünde önemli bir adım atmış oluyor. Bu hatırı sayılır bir adımdır haddi zatında. Bu bağlamda Yahya Kemal ile akraba bir duyuş eşliğinde 'yapı'yor eserini. Bu yapı Yahya Kemal'in eseriyle benzer özellikler taşıyor. Şiirsel ses olarak değil belki ama şiirsel duyuş olarak nitelik benzerliği taşıyor bünyesinde.

 

"Düşman topçusu

Minare uçurma yarışması yaptı

İnsan değillerdi insanlıktan çıkmıştılar

Tanrıyı birlemeden uzaktılar

Ölmüş annesine bakan çocukların

Makinelarla fotoğrafını çektiler

                               İnsanın hüznüne ateş açtılar "

 

   Oğuz Atay'ın 'İnsanlık Bitti' söylemini anımsatan, Batı'nın geldiği son noktayı işaretleyen mısralar.Yukarıdaki alıntı yaptığımız bölüm, çok bağlandığımız , adına Batı medeniyeti denen büyük ve sarsılmaz yapının kara bir fotoğrafı adeta. İnsanın yüzünü güldürmeyen, insana derin üzüntü veren bir resim.

 

   Sonraki mısralar ile yüzümüze kan geliyor. Kendimizi buluyoruz. Serinliyoruz. İnancımızla üstün olduğumuzu anımsıyoruz. Farklılığımızın nereden kaynaklandığını öğreniyoruz. Kurtuluşumuz da buna bağlı. Çıkış yolumuz da.

 

"Biz müslümanız

Biz çocuklara hürmet ederiz

Biz vahyin ışığı ile farklıyız

Biz çocukları yaşatırız

                      Onlar Mostar Köprüsü'ne ateş açtılar"

 

   Kâmil Eşfak Berki şiirinin sesi, gündelik hayat içerisinde oluşan bir sestir. Şiirin onu ilk bulduğu ân, kanlı canlı gündelik hayat ve ilişkilerdir. Bu anlamda Berki'nin şiiri, yaşayan insanı ve yaşanan hayatı esas alır. Pasif ve etkiler alan bir özne yoktur şiirde. Eleştirel ve anlamaya çalışan bir özne. Bu özne büyük Hakikat Medeniyetine malzeme taşımakla birlikte, gündelik hayatın beyhudeliğini gördüğü için, esas olan tarihi yapılardır, sembollerdir, hassasiyetlerdir.

 

 

Bu şiirin ilk ânı beni

Tıklım tıklım bir süpermarkette buldu

Tek bir insan tek bir insana selâm vermiyordu

Kadının gözü komşusuna ilişiyor

Eli seğirtiyordu yağlı salamlara

 

Sonra o salam o kadınla gidecek

Kadın gidecek dudaklarını tapınır gibi boyayacak

Yağlı salam mutfakta bekleyecek

Kadın trans halinde mutfağa geçecek

O yağlı salam kızgın yağda cızırdayacak

                                    Onlar Mostar Köprüsü'ne ateş açtılar

 

Medeniyet Eleştirisi

 

  Tarihsel açıdan Tanzimattan bu güne görkemi karşısında büyülendiğimiz Batı medeniyetinin etkisi altındayız. İlk kamaşma aydınlarımız üzerinde görüldü. Batıcı aydınlar, kendi kaynaklarımıza dönmek yerine küçümseyici gözlerle baktılar. Körü körüne taklit, bu aydınların en belirgin vasfı oldu. Halkla olan bağını sıfıra indirdiler. Bu köksüz aydınlar güruhu, değerlerimizle uyumsuzluğunu göz ardı ederek batıya has kavramları, hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan aynen benimsediler. Berki bu zihniyete şiiriyle eleştirel bir bakış getirir.

 

"Kaslarımızda biriken lâktik asit değil

Lâiklik kelimesi

Hava kirlenmesi gibi

Durduk kaldık öylece

Batıcılar gözbağcıları liberaller

Bütün başkentleri 2000 yılına tutsak ettiler

-Pardon 2001 yılına-

                              Onlar Mostar Köprüsü'ne ateş açtılar

 

Yıkılan bir köprü kadar değil Avrupa

Batı insanı çelik çizgilerle birbirine engelli

Biz gökkuşağına imrenmiş

Baktıkça güzelleştiren bir köprü yapmıştık

Çocuk yüzündeki mevsime haset ettiler

                              Onlar Mostar Köprüsü'ne ateş açtılar"

 

   Berki, batının zulmüne duyarsız kalmadığı gibi Batılı zihin yapısına da eleştirel bir gözle bakar. Bu bakış, 'her şair aydın olmalıdır' hükmünü doğrulayan bir bakıştır aynı zamanda. Burada İlhan Berk'in Adorno'dan aktardığı fikri hatırlamakta yarar var: Sanat yapıtları, içinde bulundukları dönemin bilinçsiz tarih yazımıdır. Berki'nin bu eseri, medeniyet eserlerine dair son derece ve ayık bir bilinçle koyulmuş önemli bir işarettir. Şiirin son iki mısraı , şairin bu topraklara has damarı, Diriliş çizgisini temsil ettiğini gösterir niteliktedir. Berki bir şair olarak da bir aydın olarak da  buradan yani Diriliş damarından sesleniyor.

 

"Her çocuk cellâdına bir ân baktı

Gülümsedi saygıyla duran Ölüm Meleğine"

 

 

Mustafa CELEP

 

  

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

DERGİ VE KİTAP ELEŞTİRİLERİ İÇİN ADRES


7/1/2009 · Kategori: Elestirilerim

DUYURU:


KİTAP VE DERGİLERİNİZİN MATBU VE İNTERNET ORTAMINDA TANITILMASINI, DEĞERLENDİRİLMESİNİ VE ELEŞTİRİLMESİNİ İSTİYORSANIZ AŞAĞIDAKİ ADRESE KİTAP VE DERGİLERİNİZİ GÖNDEREBİLİRSİNİZ:

MUSTAFA CELEP
P.K. 8  PAMUKOVA/SAKARYA

e-mail:

mustafacelep79@gmail.com

tel:

05057675549

sevgi ve içtenlikle.

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : eleştiri

SIKI ELEŞTİRMEN: OSMAN BAYRAKTAR


7/1/2009 · Kategori: Elestirilerim

SIKI ELEŞTİRMEN: OSMAN BAYRAKTAR

 

  Eskimeyen eski kitaplar vardır; zamanın geçmesiyle tazeliğini yitirmeyen düşünceler de…Has edebiyat, zamana direnen, hatta zamanı aşan bir edebiyattır. Yazar da hâliyle geniş ve kuşatıcı bir bakış açısına sahip olduğu için geçerliliğini bu gün de koruyan bir düşünsel tavrın sürdürücüsü konumundadır.

 

  Medeniyetimizin sıkı eleştirmeni olarak gördüğüm Osman Bayraktar’ın İzlek adlı kitabını, eskimeyen eski bir kitap tabirine en uygun bir örneklik şeklinde düşünmek mümkün.

 

  Zihni parıltılarla yüklü şimşek çakan bir edebiyat adamı da, harf harf kelime kelime  vazgeçilemez bir düşünce atlasının dokuyucusu olur bu konumda. Bayraktar , bu soy yazarlardan.

 

  Bayraktar’a konum kazandıran; ele aldığı meselelere vukufiyeti , taşıdığı uygarlık merkezli bakış açısıdır. Bunu da Sezai Karakoç’a borçlu Bayraktar. Bu toprakların değerlerine sahip çıkan yazarlara yönelik yaklaşımı da medeniyet temelli bir yaklaşımdır. İzlek’in ilk yazısı Necip Fazıl üzerine. Sonrasında ‘Sezai Karakoç’ta Zaman Kavramı ve Gelecek Sezgisi’ adlı yazı da Karakoç üzerine çalışanlar için önemli tespitler barındırıyor. Hakeza Aliya İzzetbegoviç, Ebubekir Eroğlu, Arif Ay, İbrahim Ünal Taşkın, Ramazan Dikmen, Hasan Aycın, Elmalılı Hamdi Yazır gibi bize ait bir sesi, bize has bir düşünceyi temsil eden edebiyat ve kültür adamlarına dair düştüğü notlar; yeni neslin üzerinde düşünmesini mümkün kılan, yeni nesle düşünsel kanallar açan esaslı notlar, önemli kayıtlardır. Bu yazıların hemen tümüne medeniyet bilinci hakimdir.

 

  İzlek’te dikkatimi çeken, Bayraktar’ın ısrarla sahih çizgiyi sürdürüşü, gidilecek yönün ana karakterini işretleyişidir.

 

  "Evet Diriliş bize medeniyet açısını sunuyor. Maceramız  Hz. Adem’le buluşuyor böylece. Coğrafyamız  geçmişte Müslümanların yaşadığı bütün topraklar. Bölünmüş bir ulusun yeniden bütünlenişi."

 

   İzlek’te dikkatimi çeken bir diğer özellik de dini duyarlığa sahip Müslüman sanatçıların icra ettiği sanata dair ilkeleri belirgin kılmasıdır. Sanat ve edebiyatla uğraşan genç-olgun hemen herkesin üzerinde durmasını istediğim ilkelerdir bunlar:

 

   "Sanatsal çabanın birinci koşulu içtenliktir.( samimiyet.M.C.) Kopyalama biçimsel olarak durumu kurtarsa da , içtenlik eksikliği yüzünden okuyucu yakalar onu. Kurmaca örgü esere bireyin katması gereken öznel kimyayı kaldırır ortadan."

 

   Osman Bayraktar’ın İzlek kitabını, bu topraklarla bağı olan her okuryazara öneriyorum. Bu kitabın tez elden yeni baskısı yapılmalı. Eski ama eskimeyen kitapların ağırlığı asaleti bile yeniden basımının önemini belli ediyor zaten.

 

   İzlek’e ulaşmak için şimdilik adresler şöyle:

 

   yediiklim@yahoo.com

 

    yediiklim dergisi tel:    02163991914

 

 

 

   Mustafa Celep

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : eleştiri

LİRİZME ÜÇ KİTAP


30/11/2008 · Kategori: Elestirilerim

LİRİZME ÜÇ KİTAP

 

KENDİNE DAİR OLMANIN YANINDA:NURETTİN DURMAN’IN LİRİK ŞİİRLERİ

 

  Şiirleri  ‘topyekün insaniyete çağrı’ olan şairlerin somut olarak varlığı Türk şiirine bir zenginliktir.Modern Türk şiiri,insan oluşun şiiridir haddizatında.Aynı zamanda modern Türk şiirinin verimlerini her okuyuşumuzda,insanlığımızın pekiştiğini ve zenginleştiğini hissederiz.Bu his ve duygulanım,zorbalıkların,vicdansızlıkların.kibrin ve inadın bir gün yok olacağı umudu aşılar bize.Modern Türk şiiri okuru, ‘acımasız darbeler’in sonu olacağını,acının bir gün ilga edileceğini,metni okuyarak yaşar ve hisseder.Okur için önüne sürülmüş her metin,her şiir,yukarıda ifade ettiğimiz gibi,bir çağrı hüviyetini taşır.Bu kimlik(şiirle özdeşim kurma,hemhal olma,değişme-dönüşme) aynı zamanda muhatabında(okur)bir beklenti iklimi,birliktelikten doğan bir umut atmosferi oluşturur.

   Yıllardır şiire verdiği emek ve gösterdiği çabayla saygı uyandıran Nurettin Durman’ın çağrısı,dikkate alınası bir çağrıdır.Durman’ın lamure yayınlarından çıkan Seni Beklerken Cancağızım Ben Böyle adlı kitabını okuyup bitirdiğimde,bu çağrının esaslı bir çağrı olduğu kanaatine vardım.

     "bunca yalnızlıkların,kalpsizliklerin,vicdansızlıkların

      bunca hoyrat bakışların,kınamaların ardında beni

      bu zalim cendereden,bu çılgın zilletten kurtaracak

      ve bana bir yalnızlık bağışlayacak bir kuvvetin

      bir adaletin haberini dahi içim kabararak canı gönülden

      beklemeye hazır halde iken beni böyle kederler içinde bıra-

      kan; o insafsız vuruşların,acımasız darbelerin sonu ne zama-

      na kadar sürerse sürsün,gene de canı gönülden

      o karanlık dehlizi yarıp ışığa kavuşturacak

      o muhteşem kudreti binlerce defa ümit ederek

      bekliyorum:" (s,16)

 ‘ Beklenti’ temelinde gelişen bu çağrı,ümitvar olmaya dair, ‘umut’a yönelik oluşuyla lirik şiire özgü bir nitelik taşır.Bu niteliğin,gereksindiğimiz için,konuşulabilir ve sahiplenebilir olduğunu söylemek istiyorum.

      "Ey iyiliğin ve kötülüğün çemberinde dönen

       Kendini kendine bırakmak çare değil.

       Bir uzatılacak dal,bir uçurum çiçeği hiç değil.

       Kendini azade kılmak yolun üzerindeki taşlardan diken-

       lerden çare değil…"(s,40)

       "Bu acılar bitmez mi güneşin tekrar tekrar doğduğu sabahlarda"(s,41)

       "İncir ağacına kuşlar konuyor,incir ağacını yiyecek kuşlar,

       cıvıl cıvıl ortalık;incirin saltanatı bitmiyor"(s,68)

     Durman’ın ‘lirik şiir dünyası’ kendi içinde dönenip duran bir hareketsizliği imlemez.Şiirde alttan alta gelişen,gelişleyen bir çağ ilgisi barınır.Yüzey yapıdan bize yansıyanlar,buz dağının görünen kısmıdır sadece.Bu kitap,çağının duyarlığını taşıyor oluşuyla önemsel,üzerinde konuşulmaya değer özelliklere sahiptir.

      "Bağdat’ın  başına gelene bakın;şehrin yağmalanması,ta-

        rihin yok olması beni üzmesin de ne yapsın;" (s,38)

      "ağlayan kadınların,yıkılan evlerin,

       bombalanan şehirlerin,parçalanan insanların,

       öldürülen çocukların görüntüleri yayınlanıyor

       haber bültenlerinde:

       her akşam kan fışkırıyor,

       her akşam gözyaşı,her akşam ne kadar acı varsa

       beynine pompalanıyor insanların,

       şeytanın uşakları azdıkça azıyor

       kötülüğün peşinde

       kıtalar dolaşıyor;

       öldürüyor,yakıyor,yıkıyor,toprağını işgal ediyor,sömür-

       dükçe azgınlaşıyor,azgınlaştıkça sömürüyor, sömürdükçe in- sanlıktan çıkıyor!" (s,39)

  Nurettin Durman’ın şiiri,sorumluluk taşıyan bir şiir.Bu şiirde çağsal ilgiler,sorumluluk temelinde gelişir.Durman’ın bu şiirleri,sorumluluk bilinciyle yazılmış,lirik bir söyleyişe sahip sahici şiirlerdir.

      "insanlık utandı kendinden,ben utandım kendimden,

       bu teknolojik zulmün,bu uzay çağı zorbalığının utancı

       ibret belgesi olarak tarihin sayfalarına geçti," (s,38)

 Durman’ın şiirinin ayırtedici niteliği,şiirinde belirginleşen acziyet ve teslimiyettir.Büyük bütün’e olan bu kabullenmişlik,onu Zarifoğlu şiiriyle akraba kılar.En nihayetinde bu dünyaya söyleyecek sözü olan bir şiir bu.

       "çocuklar, kadınlar,kalabalıklar!ama ne çare!

        Anladım ki çok şey gibi kaldırımlar işgal!" (s,45)

  Durman’ın şiirinde acı,karşılık bulamamış bir acıdır ve şair özne bu karşılıksızlığın çıkmazını yaşar.Bu çıkmaz Durman şiirinin söyleteni,çıkış kaynağıdır âdetâ.Bu çıkmaz olmasaydı,Durman bu şiirleri yazamayacaktı belki.

        "Anladım ki;bir şeyin olmasını beklerken

         büyük meraklara düşmeden olmayacak.

         Anladım ki payıma düşecek şey

         O kadar insan içinde bir başıma kalmak olacak." (s,45)

  Durman’ın şiirinin temel özelliklerinden biri,taşıdığı yalnızlık duygusudur.Şair özne,içsel zorunluluk gereği,taşıdığı yalnızlığı,yalnızlık acısını dindiremez.Lirik şiirin motiflerinden ‘yolculuk’ ve ‘yağmur’ motifleri,Durman’ın şiirinde şair öznenin şehre bütünüyle katılmasına,kalabalıklara karışmasına engel teşkil eder.

        "söze hacet kalmadı,uzun solumalardan sonra

         gün ışıdı,her şey anlaşıldı artık;

         açılacak kapılardan biri

         mutlaka alacaktı beni içeri;

         zikrin hallerinden doğacaktı güneş

         mutlaka kuşluk vakti tutacaktı beni,

         alnımdan öpecekti saba rüzgarı

         kadınım dualara duracak

         bir sessizlikle yürüyecekti ardımdan," (s,55)

     Durman’ı diğer şairlerden ayıran bir özellik de,kitabı boydan boya kaplayan bir ‘keder duygusu’dur.Bu duygunun kaynağı olarak ‘hayat’ın değiştirilemeyişini,zulmün engellenemeyişini gösterebiliriz.Şair özneyi münadi kılan,inadın ve kibrin vehametidir.Necip Fazıl’ın "durun kalabalılar…."mısraı ve bu mısradaki ihtar ve ikaz,Nurettin Durman’ın şiirinde somutlanmış gibidir.

         "nedir bu inadın aktığı ırmaklar,

          bu kızıl kıyamet rengindeki hayat,peki ne olacak

          hayretle açılmış gözlerdeki ışıltkan kıvılcımların sonu;

          hadi söyle?" (s,59)

     Durman’ın şiiri,geriye doğru değil,ileriye doğru giden bir şiirdir ve her şiir yeni bir başlangıcın atılan ilk adımı gibidir.Kuşkusuz geçmişe dönük vurgular mevcuttur bu şiirde fakat bu hiçbir zaman mutsuz bir debeleniş,bir patinaj değildir.Bununla bu şiirin hemen her zaman bir ‘mutlu olma isteği’ni yansıttığını söylemek istiyoruz.Aşağıdaki mısralar bu durumun en bariz göstergeleridir.

         "Dedim;her yokuşun vardır bir inişi lâkin önemli olan çıkmaktır yola!

         Başlamaktır bir yerinden hiç olmazsa hayatın kanayan yüreğinden!" (s,62)

    Durman’ın bu şiirsel toplamı,lirik bir maceranın(iç evrende ilerleyen) cümleleri gibidir.Bu maceranın merkezi,acıyı duyumsamaktır.Aynı zamanda ruhta devinen acının hüzünlü bir dışavurumu,kendiliğinden ifadesidir.Kendiliğinden diyorum,çünkü bu şiir,baskılı ve yoğunlaştırılmış sözel yapının somutlaması değil,lirik şiire özgü soyut bir dünyanın kelimeler üzerinden yansımasıdır.

 

Nurettin Durman,Seni Beklerken Cancağızım Ben Böyle,lamure,2008,ist.

 

 

 

 

ŞİİRİMİZDE SESSİZLİK ARAYIŞLARI:MUSTAFA UÇURUM’UN ŞİİRİ ÜZERİNE

 

    Türk şiirinde iki ana damarın varlığını kabul edersek,Mustafa Uçurum’un şiirini,Ahmet Haşim’in temsil ettiği akışa,yani kişisel tarihin psikolojik duygulanımlarla yazıldığı damara,lirik yönelimlerle şiirsel metnin kotarıldığı mecraya yazmamız gerekecek.

    Uçurum,bu şiirsel toplamla lirik bir şölen sunuyor bize.Aynı zamanda bu kitap kadim zamanlardan bu güne lirik şiirin ölmediğinin ispatı niteliğinde:

     "olanları hep gördüm içime yürüyorum

      çıktığım yokuşlarda eridi adımlarım

      bana selam gönderme kervan geçmez buradan

      bahtıma sadık kaldım sesini sesim yaptım

      durmadı esen rüzgar getirdi yağmurları

      üstüm başım ıslandı her yer nisan her yer gül" (s,7)

   Yazılmakta olan şiirin ses arayışlarındaki şiirsel çarpıklıkları gördüğümüzde, yukarıda ifade ettiğimiz savın doğruluğu kabul görür bir nitelik taşır.Uçurum’un şiiri daha en başında şiirde ses unsurunun sorunlarını halletmiş,modern mecaz retoriğinin imkanlarını şiiri lehine kullanmış bir görünüm arzeder.Mısra sonlarındaki ses benzerlikleri,Uçurum’un kadim şiirden çok şey öğrendiğini gösteriyor:

        "çıkmaz sokak gibiyim hüzünlerle kapanan

        yanında dağ devrilen umarsız bir faniyim

        bu yapraklar ağaçlar en acılı şarkılar

        belki de eğik boynum nabzımı hızlandıran

        yağmurum esaslıdır en çok kızlara yağar

        evde kalmış kızlar ki en çok eylülde kaçar" (43)

    Lirik şiirin belirgin özelliklerinden biri,muhatabını(okuyucuyu) dolaysız bir biçimde etkileyebilmesidir.Yine aynı şekilde ‘lirik ben’le okur arasındaki ilişki özdeşimsel bir karaktere(ıra) sahiptir.Bizler,okur veya şairler,bu şiirleri okurken,etkileyicilik katsayısı yüksek bir insanlık durumuyla karşılaşırız.Şiir bizi en hassas yerimizden yakalamıştır ve böylece liriğin dünyasına daha bir yakınlaşmış oluruz. ‘Lirik özne’nin kendi içine kapanmış şiirsel çevrimine kendimizi akraba kılarız.Lirik özneyle aramızdaki mesafe sıfıra inmiş ve şiirsel bir içine kapanıklığın dairesine komşu oluruz:

         "yazgım suskunluğumdur

         ki konuşamam ben

         kılıç keskin ama pirim

         bu istasyona uğrayan tren

         beni almaz" (s,38)

   Bizce Uçurum’un kendine mahsus bir dünyası vardır ve hiçbir şiir türüyle sınırlanabilecek bir dünya değildir bu.Bazen onda "hani o savaş naraları,nerde barbarlar" diyen bir çığlık duyarsınız.Bu çığlık kimi zaman bir saflık ve masumiyet arayışına dönüşür:

         " katıksız sözlerim olsun kimsenin bilmediği

          tam vaktinde gelen trenlerim

          yağmurda açan çiçeklerim" (s,47)

Kimi zaman yenilmiş bir uygarlığın hüznüne tanık oluruz:

          "anlatmaya yetmez yenilgimizi

          fırtına sonrası yorgunluğumu

          çekip kılcal damarımdan

          topuğumdan çıkarıyorum acımı

          yol uzun,yolsuzum,piyadeyim nitekim" (s,47)

   Topyekün Mustafa Uçurum’un şiiri,bir sessizlik arayışının şiiridir.Şair özne,bu sessizlik arayışının ancak bir bahar özlemiyle pekiştirileceğini ya da sonlanacağını düşünür.Beşeri tecrübe(burada aşk tecrübesi) lirik bir duyarlılıkla billurlaşır ve şiirsel kalıplarına dökülür:

          "efkârımı dağıtır biraz nisan biraz gül

          kimse duymasa beni gidişim sessiz olsa

          nehirlere uğrasam aşk olsun nisan desem

          kendime sözüm geçmez dilim dönmez kendime

       hayatımı boşalttım biraz nisan biraz gül"(s,7)

    Uçurum’un şiirinin ayırt edici niteliği,kitabı(şiirleri) boydan boya kaplayan bir hüzün duygusudur.Bu hüznün boyutları ‘acı coğrafya’ Ortadoğu’ya kadar genişler. ‘mülayim bir gül’ şiiri, ‘çapaklı duyarlık’ diyebileceğimiz bir tarzda,Ortadoğu’ya yönelik bir göndermeyle dikkate değer bir şiir vasfını taşır:

       "bir yahudi urbasını yakmak

       ne kazandırır boynu yaralı askere

       her yanı yağmurda dökülen benim

       yaralarla büyüdüğüm doğrudur

       oysa yanlış hesap bizimki

       Bağdattan döner gibi

       günahtan kaçar gibi

       oyalanmamış ve uzak"(s,49)

    Uçurum’un şiirlerinde yer yer bir özgürlük arayışına da tanık oluruz.Bu arayış, kalabalık şehirlerden bunalmış bir bireyin çıkış kapısı olarak okunabilir.Bu doğacı özlem,modern kıskaçtan bir kaçış,çıkmazdan kurtuluş özlemidir:

       "eskimiş fiyakamı çekip şehirden

       arka sokaklar dahil

       bir kavalın ritmi kulağımda

       dağlara

       dağlara"(s,46)

   Mustafa Uçurum,bu kitapta,şair kimliğini başarılı lirizmiyle kanıtlamıştır.Bu samimi ve içten tavır,Uçurum’un sonraki şiirlerini de düşündüğümüzde,niteliğini tebarüz ettirmiş ve hakkında söz edilmeye değer bir şair konumuna yükseltmiştir.Anlaşılan,modernizmin ifsat edici dünyasında tıkılı kalmış bizler,onun şiiriyle beslenmeye,menzilimize güzellikler katmaya devam edeceğiz.

 

 

 

 

HİKMET YİTİMİNDEN BENLİĞİN DÜNYEVİLEŞMESİNE:ZAFER ACAR’IN ŞİİRİ

 

 

Zafer Acar’ın Coğrafi Delilik ilk kitabı.Zafer Acar,kitabını beş bölüme ayırmış;bunlar, ‘ve kalp’, ‘kafa’, ‘kollar’, ‘bacaklar’, ‘gövde’ bölümlerini içeriyor.Bu bölümleme Acar’ın kitabına giriş niteliğinde.Bedensel olanın soyut bir dışavurumu gibidir Acar’ın şiiri.Soyut,çünkü şiir yazılmış bile olsa,henüz insanlaşmış,can kazanmış değil."canlanması için/kendi ruhunuzdan üfleyin" der şair.Yaratılana değil yaratışa özenme onun şiiri,Sezai Karakoç’un koyduğu ayrımla söylersek.Kitaba giriş niteliğindeki ‘dürüstkâr’ şiiri,yine de bedenin şairi yapmaz Acar’ı.,çünkü bedene yönelik bir betimleme yok.Şiiri insanca özellikleriyle kavrama bakımından bu şiir,Acar’ın şiirine poetik bir giriştir.Bu şiiri önemsel kılan,alışılmadık bir iletişim biçimini önermesidir:

 

   " kafa kol bacak derken gövde ve kalp

    böyle başladım yaratmaya

    bu benim şiir insanım

    canlanması için

    kendi ruhunuzdan üfleyin

 

    şiir dünyam demedim

    canlanamaz çünkü

    boşluğa bırakılmış kesik bir baş" (s,9)

 

Hikmet Yitimi

 

Zafer Acar modern zamanlarda kaybolan hikmetin,daha doğrusu bir hikmet arayışının şiirini yazıyor.Evet,günümüzde hikmet yitime uğradı ve bilge adamlar,hikmet erleri bir bir terk etti dünyamızı.Her şey sahtesiyle malul artık.İnsan doğmadan tanımlandı,ad kondu ona:

 

    "bu vaktin insan yavruları sahte

    daha doğmadan adları konuyor

    daha rahme düşmeden

    daha evlenmeden anne baba" (s,22)

 

Her şeyde bir kolaycılık bir hazıra konma var.İnsan teki,modern zamanlara has bu sentetik dünyada,ölümün sahiciliğini gözardı edebiliyor.Beşeri deneyimin olmadığı,ölümün anımsanmadığı bir dünya,terk edilmeye teşne bir dünyadır.Toplum mühendisleriyle,gazetecilerle ve bilgi teknolojileriyle çevrili bir hayat algısı da hikmetin özümsendiği,eylemsellik kazandığı,somutlandığı,hayat bulduğu bir hikmet erine,danışma-fikir alma mercii olarak ihtiyaç hissetmiyor.Algı sakat ama gerçek bu;hikmet eri ve bilgeler terk etti dünyamızı:

  

   " bana ihtiyacı kalmamış kimsenin dedi dede korkut

    ben gidiyorum dolaşın dünyada adsız atsız" (s,22)

 

Benliğin Dünyevileşmesi

 

Zafer Acar sözü olan bir şair.Acar’ın "egocil tavşat" adlı şiiri,modern insanın dünya anlayışına,hayat görüşüne getirdiği eleştiriyle ön plana çıkar.Evet, o kadar dünyevileştik ki,duyargalarımız bu dünyaya ayarlı hale gelmiş,sevap ve günah defterine kayıt düşen melekleri hayatımızdan tard edecek bir rahatsızlığın ortasına düşmüşüz.Amacımız daha fazla kazanç elde etmeye yönelik.Davranışlarımızda bir netlik bir sarahat yok.Modern insanın egoizmidir söz konusu olan.Acar bu durumu şiire özgü prizmadan geçirerek aktarmış bize,şiirin imkanlarını kullanarak:

 

     "ah o melekler omuzlarımızda tutsak

    sağ omuzdaki rahat

    bakkal defterleri ne de olsa dolan

    dağınık alışverişler günah işportacısından

    ve abur cubur tavırlar" (s,23)

 

Yalın bir şiir yazıyor Zafer Acar.İçinde derinliği barındıran bir yalınlık bu.Bazı şiirlerine,Sezai Karakoç’tan tevarüs ettiği bir medeniyet perspektifi hakim."papatyalar dağa kaçtı" şiiri,sömürge şairlerine,güdümlü şairlere yönelik bir eleştirel vurgu içerir.

 

   " kasıklar arasına kurulan uygarlık

    paris londra washington

    tapındığı bir kısım şairin

    geldikleri yer ora

    gidecekleri yer ora sanki

    kalpleri orada atıyor onların

    sevdiklerine karşı" (s,25)

 

Benzetmeler Evreni

 

Zafer Acar şiirinin ayırt edici niteliği,benzetmelere dayalı oluşudur.Şiirinde benzetmeler,ustası olduğu Sezai Karakoç’un imge dünyasını anımsatan bir düzeneğe sahiptir.Yer yer gerçeküstü şiir algısını da duyumsadığımız bu şiirler,mısra kurulumu ve imge oluşumu bakımından orjinale yaklaşır ama çıkış yeri itibariyle Sezai Karakoç mahreçlidir:

 

    "levhalar ki kum tanesi

                   levhalar insanlığa

       yeni bir ay kırılması" (s,53)

 

 Zafer Acar’ın imge üzerinden Sezai Karakoç’tan yararlanma tavrı,klasik şiir tarafıyladır daha çok.Baskın oran,geleneksel şiirdir.Ve Acar’da gelenekten yararlanma,Karakoç üzerindendir.Karşılıklı bu geçişme,nispeten Zafer Acar’a kişiliğini kazandıracak boyutlara ulaşır.Acar’ın şiiri,Karakoç’un şiirinden olumlu yönde yararlanma bakımından iyi bir örnektir:

 

     "gidin

     bir çömlekçi bulun kendinize

                            gül aydınlığı elleri olan

                              ve toprağı ay ışığı şarabıyla yoğuran

 

     gidin ve dönün o çömlekçi önünde

                                                raks edin

                             ki eksiltin tüm eksiklerinizi" (s,53)

 

     "öğret onlara

     fırtınayı bir kamçı gibi kullanmasını

                                                          ey deniz

              buzul ustalığını soğuğun

     öğret onlara

                yalnızlığın bengisu kısrağını

                                          kaldırmasını şaha" (s,54)

 

Tamamlanamayan Özne

 

Zafer Acar,içindeki cevherin(buna yaşam enerjisi deyin siz) şiirini yazmıyor;bir sönüklük,bir azalma,bir tükenme ve olumsuzlama var şiirinde sürekli.Yani kendi dayanağını,sağlam temellerini bulmuş değil henüz.Bu yüzden tedirgin bir öznedir şiirinde konuşan,yaşlandıkça hafifleyen,küçülüp azalan bir özne:

    "ama hafifliyoruz yaşlandıkça

    küçülüp azalıyoruz her şey gibi

    tükendikçe açılan  kalem gibi

    tam bitmeden atılıyoruz yaşamdan

    ve tamamlanamıyor hiçbir söz

                                      hiçbir insan" (s,27)

 

 

Zafer Acar’ın şiirsel gayreti,bir şeyleri tamamlama,bütünlüğe kavuşturma derdi ve gayesinde."BASTONmürit" ile "Gölge Lam Şatiye" şiirini mukayeseli okuduğumuzda,Acar’ın şiirinin gövdeleşmeye ihtiyacı olduğunu görürüz.zaten Acar da sonraki şiirlerinde bu ihtiyaca cevap olabilecek uzunlukta şiirler yazdı.Ancak bu şiirsel toplamı düşündüğümüzde Acar’ın minör şiirin sınırlarında dolaştığını söyleyebiliriz:

 

   "unutmamak için seni

   camiler bile ip bağlamalı parmaklarına

 

   görmeden

   göreni duymadan

   insan beş duyuyla dokunmadan

   gerçekten tapınmaz sana" (s,28)

 

Naif Bir Duyarlık

 

Zafer Acar’ın şiirinin ayırt edici bir diğer niteliği,naif bir duyarlığa sahip oluşudur."tövbe"şiirini bu naif duyarlığın şiirsel forma aktarımı olarak okuyabiliriz..Şiirsel incelik ve dikkat yüklü bu şiir,Acar’ın en sevdiğimiz şiirleri arasında.Yoğunlaştırılmış bir öze sahip ve kendini okutuyor:

 

   "boynum

   bir kuş boynu değildir artık

   tutulmuş ki öyle

   yüzüm sana dönük

 

   konduğum dalı acıtan pençem yok

   uzat parmaklarını tanrım konayım" (s,49)

 

Acar adeta geleneksel şiirden naif duyarlıklar devşirir.Metafizik şiirle harmanlanmış bir duyarlık bu.Aşk üzerinden işletilen bu algı,şiiri okuyucuya kabul ettirebiliyor,benimsetebiliyor."tapınak" şiirinin,şiirde metafizik algıya yönelik girişimi de var.Bu girişim önemsenmesi gerekiyor.Bu algıda aşka insiyaki bir yöneliş yok,bu ise önemsel bir durum.Günümüz şiirindeki aşk algısını düşündüğümüzde bu önemsel durum,şairin hanesine artı olarak giriyor.Acar’ın aşkı daha düzeyli ele alışı var:

 

   " musanın kemikleriyle çivilendim turuncuya

    turuncu,bir kapı

                 menteşesi yusuf olan menteşesi züleyha

 

   mihraba döndüm

   elimden döküldü bardak dolusu dünya" (s,48)

 

Zafer Acar’ın şiiri,geneli itibariyle iyi ve nitelikli bir şiir."Coğrafi Delilik" bunun en belirgin kanıtı.Yukarıda söylediğimiz niteliklerle birlikte Acar’ın Coğrafi Delilik kitabını başarılı bir ilk kitap olarak görebiliriz.Sözü olan bir şiir baştan başarılı olmaya adaydır zaten.Şiirde hikmet arayışı ve dünyevileşme temleri,günümüz şiirinin/şairinin dikkat etmesi gereken temlerdir.Ve bu azımsanacak bir şey değildir.Zafer Acar’ın "şiir insanı" bize çok şey söylüyor aslında,duyabilene…

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : eleştiri

HÜSEYİN CÖNTÜRK'ÜN ŞİİR GÖRÜŞÜ


3/8/2008 · Kategori: Elestirilerim






HÜSEYİN CÖNTÜRK'ÜN ŞİİR GÖRÜŞÜ

Giriş

Türk şiiri eleştirisinde Hüseyin Cöntürk deyince akla nesnel-bilimsel eleştiri gelir,nesnel-bilimsel eleştiri deyince de Hüseyin Cöntürk’ün şiir görüşünü hatırlarız.Cöntürk şiir üzerine görüşlerini 'Çağının Şairi’ adlı kitabında bir araya getirmiştir.Cöntürk’süz bir ikinci yeni,ikinci yenisiz bir Cöntürk de düşünülemez.İkinci yeniyi kökünden düşünmek,temelden kavramak istiyorsak Cöntürk’e başvurmak zorundayız.'Çağının Şairi' kitabı,şiir eleştirisini ciddiye alan herkes için temel bir başvuru kaynağıdır.İkinci yeniyi okumak,kavramak ve anlamak için 'Çağının Şairi' kitabı önemini bir kez daha belli eder.Bu bellilik alanı içinden Cöntürk objektif bir bakış getirir şiire.Modernist şiirin doğasına ilişkin beğeni ölçütleri geliştirir ve yine bu kitapla birlikte modernist şiire dair yeni bakış açıları ediniriz.Cöntürk’ün şiire yaklaşımı,kişisel yargıların ötesinde,bir bilim adamı disiplini üzerinden temellenir.Yarı öznel yargılar barındırsa da son derecede ciddi ve tarafsız bir bakış açısıdır bu.Bir edebiyat mühendisidir Cöntürk,titiz bir yol alıştır eleştiride.Önce teorisini belirler,bu belirlediği teori uyarlama niteliği taşısa da dönemin koşulları düşünüldüğünde ciddi bir atılımdır.Bu bağlamda Hüseyin Cöntürk’e Türk edebiyatında modern eleştirinin başlangıcı diyebiliriz.Biz bu yazımızda modernist eleştirmen olan cöntürk’ün şiir görüşünü ele alacağız.

 

Şiirde öz-biçim meselesi

 

Türk şiiri poetikasında şiiri öz ve biçim diye ikiye ayırıp ele almak,şiire dair bir yaklaşım biçimi getirebilmek bakımından önemlidir.Başından beri tarşılagelen bir konudur bu.'Özün zorunlu kıldığı biçim' ya da 'biçimin gerektirdiği öz' gibi tartışmalar poetikaya bazen bir kısır döngü bazen de bir açılım getirmiştir.Bu ikili ayrım açısından şiire bakmak sağlıklı bir sonuç vermeyebilir.Yine de şiirde öz ve biçim ayrımı,şiir üzerine konuşmanın yollarından biridir.'Düşüncenin şiir' ya da 'şiirin düşüncesi' dediğimizde mesele dönüp dolaşıp şiirde öz-biçim noktasında odaklanır.Bu biraz da bütünlüklü bakamamaktan kaynaklanan bir meseledir:

 

"Oysa ki şiir bölmesi(estetik bölme)diye yaşamdan ayrılmış bir bölme yoktur.Şiir, kendisinden "önce" gelen bazı şeylerle kendisinden "sonra" gelen bazı şeyler arasında yer alan bir varlıktır.Bu yer alışta şiir,öncesine ve sonrasına öylesine kaynaşmıştır ki,nerde başlar nerde biter,her zaman belli olmaz.Yani şiir dediğimiz şey öz ve biçim birliğinden büyük de olabilir küçük de."

 

Şiir söz konusu olduğunda şairin tutumu bu meselede mesafeli ve dengeli bir tutum sergilemektir.Yani ille öz dediğimizde aşırıya kaçtığımız gibi ille biçim dediğimizde de aşırıya kaçabiliriz.'Öz'e aşırı bir önem atfettiğimizde "ideolojik şiir" ya da "entellektüalist şiir" tavırlarında görüleceği üzere 'biçim'i gözden kaçırma tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz."Formalist şiir","biçimci şiir" tanımlarındaki gibi özün,içeriğin,mesajın gözden kaybolmasına sebep olabiliriz:

 

"İyi şair şiirin içinde ne var dışında ne var iyi bilir.Ya da hisseder.O,biçime önem vermez.Öze de önem vermez.Bu ikisinin ilintilerine önem verir.Ayrıca,ona göre şiir denen varlık,öz ve biçim toplamından fazla da olabilir az da."

 

Öz ve biçime güvensizlik

 

Poetikada genellikle özün yüceltildiği ya da biçimin üzerinde fazla durulduğu görülür.Mesajın(ileti)esas amaç kabul edildiği durumlarda şiirin bir işçilik(şiir işçiliği,şiir üzerinde titizlikle durma)sorunu ihmal edilir.Biçime aşırı eğilim gösterildiğinde ise,şiirin bir şeyden.bir özden hareketle yazıldığı gerçeği güme gider.Biçime yüklenmek,aşırı biçimci bir tutum sergilemek,şiiri sadece bir "kelime sanatı" olarak görmek tehlikesini beraberinde getirir.Şiirin bir ‘konuşma gerekçesi’ne sahip oluşu, ‘bir şey söyleyen şiir’ anlayışı,öz ve biçim arasında kurulan ilişkiye bağlıdır:

 

"Gerek öz gerekse biçim kendilerine hayrı olmayan unsurlardır.Öz biçimin biçim özün hizmetinde olduğu müddetçe hayırlı olurlar.Bir özcü biçime bir biçimci öze önem verdiği oranda  ereğine yaklaşmış olur."

 

"Şiirin birimi şiirdir" der Sezai Karakoç."Kendine mahsus bir özü olmayan şiirin biçimi de yok demektir.Var gibi görülen ses ve geometri,sadece boş bir kalıptan başka bir şey olamaz.Nasıl ki maskeye de insan yüzü denemez.Öte yandan biçimi olmayan şiirin özü de yok demektir.Yüzü olmayan insan olmayacağı gibi,şekilsiz şiir de olamaz."

 

Şiirde öz-biçim meselesine bu zaviyeden de bakılabilir.Öz ve biçim birbirine kopmaz bağlarla bağlıdır.Öz ve biçime bir gereklilik ya da zorunluluk ilişkisi açısından bakamayız.Biçim özü değiştiriyorsa öz de biçimi değiştirir gibi bir yaklaşım söz konusu olamaz.

 

Dilin etkisini artırmak

 

‘Öz’deyince neyi anlıyoruz?Fikir mi mesaj mı zihnimizn ürettiği şeyler mi?İdeolojik önyargılarımız mı?Dünya görüşümüz mü?

 

"Belirli özlerin başlıcaları,haberler,bilgiler,kurartılar,"zihinsel buluşlar"ve tasvirlerdir.Seyrek de olsa duygusal olan belirli özler vardır."

 

‘Biçim’ deyince neyi anlıyoruz?Öncelikle bunların açıklığa kavuşturulması lazım.Biçim ya da şekil(form),kimilerine göre şiirin dış görünümüdür,kimilerine göreyse ‘ses’tir sadece.Şiirin başından sonuna kadar devam edegelen ses(müziksel ifade sırası)ya da modern mecaz retoriğine göre edebi sanatların(redif,cinas,vb.)kullanışıdır.Cöntürk’e göre biçim deyince,şiirde şu bölümleri anlıyoruz:

      1.kelimelerin biçimi

      2.kelimelerin bir cümle(ya da cümleler kümesi)içindeki diziliş biçimi.(sentaks biçimi)

      3.cümlelerin(ya da cümle kümelerinin)aralarındaki diziliş biçimi(kuruluş biçimi)

      4.vezin ve ayak biçimi

      5.kelime dizilişlerinden ileri gelen ritim biçimi.

 

Şiirde önemli olan,biçimin değiştirilip çağının duyarlığını vermektir.Biçimin değiştirilmesi çeşitli yollarla yapılır.Şairin dilin etkisini artırmak için yukarıda verdiğiz sınıflamada olduğu gibi önce kelimelerin biçimlerini değiştirir:

 

"Bir şair kelimeleri seçer de yerine koyar,seçmesini ne kadar iyi yapabilirse şiirinin başarı ihtimali o kadar artar,kelimelerin seçildiği hazine millet dilidir,daha doğrusu  güne kadar şiirde kullanılagelen kelimeler hazinesidir.Her şair bu hazineden faydalanmakla beraber bazı kelimeleri başka kelimelere tercih eder,bazı kelimeleri ötekilerden fazla kullanır.Bu ona kendisini öteki şairlerden ayıran bir deyiş özelliği (üslup) kazandırır,etkilik niteliği verir.’’

 

Türk şiirinde ikinci yeni’yi düşündüğümüzde,bu deyiş özelliği(üslup) ve etkilik niteliği ,kelimelere yükenen şiirsel yük ve değer bakımından bir kez daha önem kazanır.İkinci yeni’nin "kelime" anlayışı ve şiirde kelimenin yeri ve kullanılış biçimi alışılmadık ve yenidir."Şaşırtı"ya ve "jest"e dayalı kelime kullanımı,her yönden farklı bir iletişim biçimini önerir:

 

"Etkilik niteliği bir de yenici olmak suretiyle kazanılabilir.Bunların da çeşitleri vardır:(a)o güne kadar şiirde kullanılmayan,kullanılmaktan kaçınılan kelimeleri şiire sokmak.Bunlar ayıp kelimeler olabileceği gibi,sesçe çirkin,ağızda çıkması güç kelimeler de olabilir(b)yeni kelimeler türetmek.Bu hele dilimizin Türkçeleşmesine ve anlaşmasına çok önem verildiği bu sırada şairlerin fazla emek harcadıkları bir alan.(c)kullanılagelen kelimelerin biçimini bozarak yeni kelimeler yapmak,deformasyona gitmek."

 

 

Kelimelerin diziliş biçiminde yapılan bir yenilik,bir şaire üslubunu,etkilik niteliğini kazandıran bir şiir-içi sorundur.Her şair,kelimelerin diziliş biçimi duygusunu,önceki şairlerin şiirlerine dikkatini yoğunlaştırarak edinir.Şiir dili düzyazı dilinden farklı ve özgündür.Düzyazıda kelimeler tek bir anlamı vermek şartıyla kullanılırlar.Tek boyutlu ve tek anlamlıdır.Gramer kurallarına uymak zorunluluğu vardır.Düzyazının bittiği yerde şiir başlar,diyebiliriz.Şiirde gramer kuralları çoklukla yerinden edilir,bozulur,deforme edilir.Yine şiirde şaire özgü özel sentaks biçimleri kullanılır:

 

"Yeni şiirde kelime dizilişi düzyazı(nesir)dilindeki kelime dizilişinden ayrı olarak,kendi niteliklerine,bu niteliklerin gelişmesine bağlı olmak üzere bir özellik yüklenir.Şiirdeki sentaks biçimi duygusunu şairler dünden gelen şiirleri okuyarak edinirler.Şairlerin çoğu bu diziliş biçimlerine uyarak şiir yazarlar.Yalnız kimisi,diziliş biçimler içinden bazılarına daha çok yakınlık gösterir,daha çok onları kullanır.Bu da ona bir deyiş özelliği(üslup),bir etkilik gücü kazandırır."

 

 

Şairdeki biçim kaygısı,ifade etmek istediğini daha etkili bir şekilde aktarmaktır.Cöntürk’ün mısraların aralarında kuruluşu dediği cümlelerin diziliş biçimi diye de ifade edilen biçim deneyine örnek olarak ikinci yeni’yi gösterebiliriz.ikinci yeni’de bu yöntem yeni bir gerçekliğe varmak içindir.Ya da anlatmak istediğini farklı,özgün ve vurucu bir biçimde ifade etmek amacıyladır.Buradan yeni diziliş biçimlerine,yeni ifade olanaklarına ulaşılır.Amaç;dilin imkanlarını genişletmek,kelimeye bugüne kadar verilmeyen bir yer vermektir.

 

 

"Genel olarak yazıda kuruluşu incelemek,yükü anlaşılabilir bir bütünlük gösteren söz parçalarını(cümleleri)yan yana getirirken gözetilen özellikleri incelemek anlamına gelir.Söz parçalarından başka,bunlardan meydana gelen daha büyük bütünlerin birbirine göre duruş yerlerini incelemek de buraya girer."

 

 

İkinci yeni’nin dil tutumu,ifadeye fazlasıyla önem vermektir.Bu bazen dile rağmen dili aşan bir mahiyet taşır fakat her şeyden önce dile mukavemet gösteren dille cedelleşen bir tavırdır bu.İkinci yeni şairinin derdi,ifade dolayımındaki ‘insan’dır.İnsani özün peşindedir ikinci yeni şairi:

 

"Bugünkü şiirle biraz ilgisi olanlar görmüşlerdir ki şimdiki şairlerin büyük bir kısmı karşımıza dünkülerine benzemeyen,dünkülerini bozan "yeni" kuruluş biçimleriyle çıkıyorlar.Bunun bir sebebi.anlatmak istedikleri özlerin yenilik ve inceliklerinin hakkını vermek,onları daha etkili bir biçimde anlatmak kaygısıdır."

 

Sonuç

 

İkinci yeni’yi köklüce anlamanın ve kavramanın yolu Cöntürk eleştirisinden geçer.Yukarıda ifade ettiklerimiz ikinci yeni’nin sadece bir yönüne ışık tutan bir yaklaşımdır.İkinci yeni’yi bütünlüklü ele almak ve etraflıca araştırmak,Cöntürk’ün yazılarının toplandığı "Çağının Eleştirisi" kitabını temel kılavuz yapmakla mümkündür.Kuşkusuz Cöntürk biraz da teknik demektir.Cöntürk’ün tekniği,şiire dikkati,şiiri ele alış biçimi,nesnel ve tarafsız bir yaklaşımı içinde barındırır.Metnin işaret ettiğini,yine metnin içinde  aramak ve bulgulamak,metne bir nesne gibi dışarıdan bakabilmektir.Şiir eleştirisinde bu yaklaşım tartışmalı bir bakış içerse de günümüz şiirinin sorunlarını düşündüğümüzde,Cöntürk’e gitmek bir zorunluluk hatta bir gereklilik halini alır,çünkü yazılmakta olan şiirin hemen bütün sorunlarının temelinde,ikinci yeni’yi yanlış okumak,yanlış anlamak vardır.Türk şairi,meselesinin bir çözüme kavuşması için Cöntürk’e kulak vermek zorunda.İkinci yeni’yi yağmalayıp durmanın bir sonu olmalı diyoruz.Çünkü bu güne kadar hep bu yapıldı.Mısra kuruluşu itibariyle olsun şiirsel duyuş olarak da topyekün ikinci yeni’nin mukallidiyiz.Şiirin mesele taşıyıcı bir güce ulaşmasının yolu,ikinci yeni’ye nüfuz etmekten,ikinci yeni’yi temelli kavramaktan geçiyor.Bunun yöntemi bir Cöntürk bakışı,dikkati ve inceliğini göstermektir.Her yönüyle Cöntürk biraz da ikinci yeni demektir.

 

Not:Bu yazımda Hüseyin Cöntürk’ün "Çağının Eleştirisi" adlı eserinin YKY baskısındaki "Çağının Şairi" bölümünden yararlanılmıştır.Alıntılar Hüseyin Cöntürk’e aittir.

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : eleştiri

IRMAKLARCA:MURAT SOYAK


25/5/2008 · Kategori: Elestirilerim

    Hikemi şiirin,günümüz şiiri söz konusu olduğunda,taşıdığı mana nedir,ya da bu şiirin bu günün insanını ilgilendiren tarafı bizi hangi anlam evrenine götürür?Hikemi şair hoşnut mudur,en azından çağından,çağının önüne sürdüğü insan profilinden,resim ve fotoğraflardan?Eskiler,geleneksel değerler,hikemi şairler için özlenilesi şeyler olsa gerek.Murat Soyak’ın Irmaklarca adlı kitabı,taşıdığı iyimser bir iklimle,tam da bu pencereden,bu hasret penceresinden dünyamıza ışıklar düşürür,kaybolan değerlerin hatırlatıcısı olur:

 

   "kefenini hazır tutan bir babanın oğullarıydık

     bir yanımız bağ bahçe

     bir yanımız ahir dünya

     komşumuz olurdu ibrahim"

 

   Artık günümüzde hikemi şairin bir diğer deyişle modern dervişin rahatsız ve huzursuz bir insan olduğunu söylemek durumundayız.Taşlaşmış duyarlıklar dolaşıyor şehirde ve kat kat binalar,çıkmaz yollar ve kırık düşler var,kalıplaşmış fikirler,birörnek insanlar,birörnek duygular,birörnek düşünceler,bir kalıptan çıkmışcasına birörnek hisler ve bedenler var.Hikemi şairin,rahatsızlığı,özünü kaybetmiş insana bir hatırlatma,bir ikazdır artık:

 

     "çok odalı yüksek evlerin var

      ama yok çiçek toprak yok

      pencerede kırık düşler

      çıkmaz yolların

      şehir ey

      taş mı yüreğin"(s,12)

 

  Murat Soyak,Irmaklarca kitabında,fazlalıklardan arınmış bir dil ve üsluba sahip.Kuyumculuk cinsinden bir süslemeye,süslü bir söyleyişe prim vermeyen bir tarafı var.Sözü yormuyor,sözü yormayışı,şiirinin karakteristik özelliklerinden biri aynı zamanda.Yalın ve saçmaya mümkün olduğu kadar uzak.Günümüz şiirinin bir özelliği olan,kelime oyunlarıyla kurgulanan saçmaya,sabuklamaya ve hezeyanlara uzak bir söyleyişin,bir tavrın adamı.Irmaklarca’ya,yalın bir dil kullanarak da bir çağ eleştirisi yapılabilir’in örneği olarak da bakabiliriz.Yalın ve yalınlığın içinde barınan bir anlam zenginliği:

 

     "bir ölçek şans oyunu

      sabah akşam arsız şarkılar

 

      çal oynasın aşk kayıp

      ederi konuşmak yükselen değer"

 

   Irmaklarca’yı okuduğumda Ziya Osman Saba’yı hatırladım.Irmaklarca,mütevekkil bir edaya sahip.Bir kibrin içinden konuşmaz şair.Oysa ne çok şair nefsi emarenin şiirini yazıyor şimdilerde.Günümüz şairinde gördüğümüz bilgiç tavır,onda yok.Bu ise olumlanacak bir özelliktir haddi zatında:

 

      "düşe kalka büyür çocuk

       annesi var yanında

       ben okuyamadım der

       yavrum okusun"(s,27)

 

   Murat Soyak’ın şiiri,hayat içinde sahicilik arayışı ile belirginlik kazanır.Şiirinin ayırtedici niteliği,yapaylığa düşmeden sahih olanı aramaktır:

 

      "çelik çehre çelik market

       ne selam ne merhaba"

    "bir serinlik bir serinlik vardı

     nerede o kitapçı dükkanı"

 

     "tarçın,kahve,kekik kokusu

      varlığın sevindirir ey attar"(s,29-30)

 

 

   Hikemi şairin bir özelliği de budur:Beton yığınlarının kuşattığı bir dünyada,bize bir hakikat tadı bırakmak.Kuşkusuz şiir hakikat değildir,hakikate giden yolda hangi anlam işaretleri gizlidir,bu gizi bu sırrı,bu işaret taşını açığa çıkartır.Murat Soyak ,çağının farkında bir şair;en temel özelliği,çağının gerçeğini dile getirmek,ifade etmektir:

 

   ‘çürüme’ şiirinden:

 

    "suskun çocuklar

     uzak toprak

     gökyüzü yaralı

     metal sıra dağlar

     plastik deniz

     çoğalan,kir pas

     kara manşet

     bahardan habersiz banka"(s,32)

 

   Murat Soyak’ın kitabında tematik açıdan öne çıkan öğeler;bahara özlem,umut,insan sıcaklığı ve samimiyettir.Bu şiirde parçalanmış bir dünya algısıyla karşılaşmayız.Bütünlüklü bir bilinç var karşımızda,umudu ayakta tutan sağlam bir bilinç.Ama yine de hüzün duygusu şairi yer yer yoklar.Beşeri tecrübenin karşılaştığı bir durum,bir haldir bu.Bazense çağsal nitelikler taşır.Şairin iyimserliğini bozan,çağın durumudur aslında.Geçen zamanla birlikte kırgınlık daha da duyulur hale gelir.Umut duygusu,yine de dimdik ayakta,sağlam tutar şairi:

 

      "gül yankısı güzel eylem

       dilde umudu türküleyen

       dışarıda kırık sesler

       bir gün daha eksilen

 

       sonrası ağır akşamdır

       hatırla der hatırla

       çiçeklensin bahçemiz

       karagün kararıp kalmaz ya"(s,28)

 

 

   Murat Soyak’ın şimdilik en temel problemi,modern şiirin dil-içi imkanlarını kullanmayışıdır.Uzun şiiri denemeli Soyak.Şiirinin gövdeleşmesi,dalbudak salması Soyak’ın uzun şiire yönelmesiyle imkan dahiline girecektir.Irmaklarca’yı,iyimser havası ve çağına olan duyarlılığı ile başarılı bir ilk kitap olarak görebiliriz.

          

    

murat soyak,ırmaklarca,ilkkitap,2006,ist.

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : eleştiri

Sahicilik Arayışından Cümle Kurmaya Zeynep Arkan Şiiri


4/11/2007 · Kategori: Elestirilerim

SAHİCİLİK ARAYIŞINDAN CÜMLE KURMAYA

ZEYNEP ARKAN ŞİİRİ

 

 

2000’ler ve Zeynep Arkan Şiiri

 

 

          Osman Konuk,kendisiyle yapılan bir söyleşide,Tanzimat şiirinden günümüz şiirine tevarüs eden şeyin ,'sadelik’ ve ‘gerçeklik’ olduğunu söyler.Peki ,Türk şiirinin bugün ihtiyacı olan sade ve gerçek etkisi uyandıran şiirler midir,diye sorduğumuzda,bugün yazılmakta olan şiirin(sıfatlara boğulmuş,hayalci ve belirsizlik kokan şiirin)öyle sanıldığı kadar sade ,yalın,doğrudan ifadeyi önceleyen,net ve söyleyeceğini ağzında gevelemeden direkt söyleyen bir şiir olmadığını anlarız.Gerçeklik,şairin kalkış noktası değil her şeyden önce.Cemal Süreya’nın ifade ettiği,gerçekten ‘daha gerçek’ şiirler de değil bunlar.Osman Özbahçe’ye göre şiir zaten gerçektir,onda gerçek etkisi aramaya gerek yok.Bu bağlamda 2000’ler,Baudelaire’in bir kavramı olduğunu heyecanla öğrendiğimiz 'metastas’ın (dengesiz çoğalma) kültür ve sanayi endüstrisinde şahit olduğumuz çeşitlenme/çoğalma/üreme olgusunun bugünün şiir ortamına teşmil kılınmış şeklidir.Bu dengesiz çoğalma ve kültürel dayatmanın yaşadığımız yüzyıldan kaynaklandığı bir malumu ilam.İşte şiirini eleştireceğimiz Zeynep Arkan’ın İkrar adlı eserinin,bu boğuntunun,bu karmaşanın içinde kendine yer bulamayan,kusurlarıyla öne çıkan bir eser olduğunu görüyoruz.İkrar’ın iki temel dayanağı var:Sahicilik arayışı ve cümle kurma kaygısı.

 

Sahicilik Arayışı

 

        Arkan’ın şiiri,genel bir tutum olarak savruk bir şiir.Kitabın ilk şiiri olan ‘Taşınmak’ şiiri düşünüldüğünde bu savruk tutumun şair öznenin daha çok varoluşundan, kendini dünyada konumlandırma arayışında kaynaklandığını söyleyebiliriz.'Taşınmak’,sabit kalamayışın,bütünlüklü olamayışın,kendini bir bütün olarak tutamayışın ifadesi olarak okunabilir.'Savrularak’şiirinde ;

         ''beni avut

           beni bu dünyada tut’’

ifadelerinin de bir bütünlük kuramamaktan kaynaklandığını düşünebiliriz. Zeynep Arkan şiirinin ayırt edici niteliği,dış alemde ,dış alemin ilişkilerinde bir sahicilik arayışıdır.Dış alem dediğimiz şey,büyük şehir olarak görülen kompleks ilişkilerin olduğu ortam ya da topluluklardır.

            ''ilk bakışta kapış kapış jest-mimik tornaları sokakta

             çıkarıp yüzümün bir katını herkese selam herkese eyvallah

             insandan geçip gönülden yine insana dönen

             kostümle saç-baş-postiş pudralı temennalar’’(s.25)

 

 

Cümle Kurma Kaygısı

 

 

            Zeynep Arkan şiirinin ayırt edici bir diğer niteliği yaşanılan hayata dair 'cümle kurma’ kaygısının temel bir kaygı olarak görülmesidir.Cümle kurmayı olumlu bir nitelik olarak da görebiliriz.Yine de burada bir tehlike var.Cümle kurmak,şairi,hayattan koparan bir tavra sürükleyebilir.Bu tehlikeyi bertaraf etmenin yolu da konuşma diline ağırlık vermek,şiiri söze daha bir yaklaştırmaktır.Zira şiirin söze yakın oluşu,şiirsel kompozisyona yaşamsal durumların/olguların sızmasını kolaylaştırabilir,şiiri hayata daha yakın kılar.Şiirde hemen her zaman önemli olan yaşayan insanı ,yaşanan hayatı öncelemek,hayatilik vasfı taşıyan bir tavrı,bir tutumu,bir duruşu ön plana almaktır.

             ''içerken sallama çayın içindeki yalanı

              kandım karalandım içlendim yetinmeden

                        -kime yetti mesela güzel lafın kısası-''(s.23)

        Burada  da temel bir tutum olarak savrukluğu şiir boyunca görebiliyoruz. Okuyucu şiiri okurken serbest çağrışım tekniğine göre yazılmış intibaı ediniyor. Mısraların  ardı ardına sıralanışında da bir fikre bağlı kalmayı,bütünsü mimariyi göremiyor.

        ''Sahici''şiiri,Arkan şiirini kavramada ilk durak olarak görülebilir.Zira bu şiir gündelik hayat içinde cereyan eden olaylar ve insanlar karşısında bir anlam,sahih bir anlam arayışıyla belirginleşiyor.Savruk bir yapısı var ama yine de kendiniokutuyor,benimseyebileceğimiz,içten bir dile,bir üsluba sahip.Okuyucuyla arasına mesafe koymuyor.Şairin‘cümle kurma’ kaygısı,mısra başlarına aldığı ''kurduğum'',''kurmadığım''gibi kelimelerle kendini iyiden iyiye hissettiriyor. 

             ''kurduğum yuva üç serçe sığsın diye ama değil kendime

              Kurmadığım uzun cümle sıram geçti gibi beklediğim köşede

              Kurmadığım uzun cümle bir bent gibi önünde coşup kabaran nehrin

              Kurmadığım uzun cümle kesintili maaşı gibi bir emeklinin

              Çok eskiden de kısa cümleler kuruyordum kendime''(s.26)

 

‘Geç Kalış’Temi  

 

       Kitapta belli temler de kendini tebarüz ettiriyor ve bu temler kuşağının şairleri düşünüldüğünde bir parelellik, bir koşutluk arz ediyor.Tanımladığımız ‘geç kalış’ temi,''leitmotiv''şiirinde,birlikteliğinden yarar umulacak insanların beklentilerini karşılamıyor.Şiirin işaret ettiği şey,'zaman’ ve ‘gündelik hayat’ ikileminde kalan öznenin,yine hayat içinde belli tutamak noktasına erişemeyişi,tutunamayışıdır.

              ''geciktim yılgınlığa, huyum kurusun

               geç kalış peşinde yürütmem durduruldu

               koşuşturdum ki geç kalayım

               böylece tükensin hepinizden umudum''

      Hep geç kalan bir özne var bu şiirde.Ne ki bir atılım gücü yok bu öznenin.Yukarıya aldığımız şiirin,''geciktim yılgınlığa,huyum kurusun''mısaında da bile pasif bir düzlemden hareket ediyor özne.Şairin ''imgelerden kül''çıkarması bile bir sönüklüğün işaretidir.Bize bir açılım sağlamıyor.Arkan’ın bu şiirinden dirimsel bir güç devşiremiyoruz.Hayatın, devasa bir hayatın yanında,bu şiir,ek bir unsur olarak kalıyor.

 

Kelime Oyunu Dönemi

 

     Bir Şey Yapmalı’ şiiri bir şey yapılamayışın itirafı aslında.Bu şiirde Osman Özbahçe’nin işaret ettiği anlamda ''hayalcilik''öncelenmiş.''Belirsizlik''bu şiirin en belirgin özelliği.Masa başı bir şiir.Çağdaş gerçeklikten uzak bir şiir olduğunu düşünmek mümkün.

              ''umutsuz sabahın akşamından kaçarak

               tarih kendini var kılacak olanı beklerken

               aylaklık yapmanın kıyısında bakarak

               bi şey yapmalı azizim''

   

        Bu şiir, hayatımızda yer tutan bir şiir değil,öncelikle bunu söylemek lazım.Türkiye’de yaşayan bir insanın hangi anlam dünyasına karşılık geliyor acaba?Yazılmasa da olurdu,denebilecek bir şiir.

        ''Z’den A’ya''şiiri dikkat çekici bir şiir.Bu şiiri Zeynep Arkan’ın şiirinde olumsuz anlamda bir sapma olarak görüyoruz.Arkan,bu şiirle artık bir kelime oyunu dönemine giriyor.Önceki şiirlerinde pek görmediğimiz bu tutum Arkan’ın şiirine yarardan çok zarar verdiği kanaatini taşıyoruz.Hayatı iptal eden bir tutumdur şiirde kelime oyunu yapmak.Yapaylığa davetiye çıkarmaktır.Nefesin tükenişi,şiiriyetin yok oluşudur.Şiirde kelime oyunu devirleri geride kaldı artık.Mümkün mertebe,bir imkan arayışına girerek şiirde yaşayan insanı ve yaşanan hayatı öncelemek gerekir.Sezai Karakoç’un ifadesiyle insansız şiir tez ölür.İnsan bir fon olarak da olsa ,hemen her zaman şiire taşınmalıdır.

           Şiirde hayal unsuru bir tehlikedir.Arkan’ın şiiri hayale daha yakın.Hayale ve oyuna.Bu şiirde oyun ise kelimeler üzerinden yapılır daha çok.Biçim oyunları döneminin kapandığını söylemiştik.Yeni bir söz sahibi olmak,biçimi erteler ya da şiirde biçim ikincil önemdedir ve ya bir araç konumunda.'Bir şey söyleyen şiir’in temel niteliği,bir şeyden(bir öz)hareket etmek,dünyaya söyleyeceği bir sözü olmaktır.Hayal ise ,şiiri,şair konuşma dilini ne kadar öncelerse öncelesin,düz konuşmaya,sadece ve sadece konuşmaya hasreder.Bu ikinci bir tehlikedir.

           ''nejat bu sabah erken öttü şafak

            horoz öttü beni üç kez inkar ettin

            ikrarımı tekrar ettim beni üç kez inkar

            ettin dinimi imanımı dilimi dimağımı tekrar

            tekrar tekrar tekrar ettim''(s.59)

 

Redlerden Ziyade Kabuller

 

            Zeynep Arkan’ın şiiri, geneli itibariyle bir kabullenişin şiiri.Redlerinden ziyade kabulleri var.Bu yüzden siyasi şiir yazmıyor Arkan.Susmak en çok işine geldiği yerde haykıran bir şiir değil.Sesini en çok yükselttiği  ' Bunu Sen İstedin’ şiirinde bile epik bir duyuşun izine rastlamıyoruz.

          '' bir gemiye binmek istedim şimdi

           içinde herkes iyiye iyi iyiden iyi

           kötüye kötü kötüden kötü

           herkes karada olduğu gibi

           aşktan bahsederim tam bu anda denizde

           herkes karada olduğu gibi

           gemisini yürüten bir ben miyim sadece

           bir ben miyim etekleri ıslanmış köprülerde’’

 

     Zeynep Arkan’ın şiirinde,aşktan beslenen bir lirizmin varlığına şahit oluyoruz.Sabit bir merkez bulamayan lirik özne,çareyi aşkta bulur ve bu,lirik öznenin biyoğrafik ben’in sınırlarını aşamadığını gösterir.Şiirsel kombinasyon,kendi içinde örgülenmiş bir dünyadır.Dikkat edilirse,bu biyoğrafik ya da otobiyoğrafik(subjektif ben),kendi sınırları içinde bir ben’dir.Bu yüzden Arkan’ın şiiri kendi ben’inden, subjektif ben’inde çıkamayan bir şiirdir.Objektif ben’e doğru bir açılım göremeyiz onda.Bu bir zaaf mıdır?Şair bize sayıklamalarını yazmadığı sürece ,hayır.

     Sonuç olarak diyebiliriz ki Zeynep Arkan şiiri,bize bir dünya(bir şiir evreni)sunmuyor.Hüseyin Cöntürk’ün Turgut Uyar’da aradığını,biz,Arkan şiirinde bulamıyoruz.Henüz kendi dünyasını kuramadı Arkan.Bu kitapta konuşma dili merkeze alınsa da şiire özgü bir prizmadan geçmiş bir konuşmadan da bahsedemeyiz.Şair içinde yer aldığı halkın dilini kullanmalı evet,ama karşılığında halka hayat vermek şartıyla.

 

 

 not:bu yazı aralık edebiyat sitesinde yayınlandı.

                                                                                               Mustafa Celep   

           

          

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : eleştiri

T.S.Eliot'ın ''Şiirin Toplumsal İşlevi'' Adl


4/11/2007 · Kategori: Elestirilerim

T.S.Eliot’un ''Şiirin Toplumsal İşlevi'' Adlı Metni Üzerine Görüşler

 

 

 

       Belli bir duyarlık eğitiminden geçmiş her şiir okuru kendisine sunulan veya çeşitli koşullarda muhatap olduğu şiir metninin işlevi ya da belirli etkileri üzerinde düşünme gereği duyar.Günümüzde yazılan şiirin bir şey söylemesi,bir özden hareket etmesi ya  da konuşma gerekçesinin olması gerektiği üzerine düşünceler ileri sürülmüş ve sürülmektedir.Aslında her şair şiir üzerine düşünürken kendi yazdığı ya da yazılmasını istediği bir şiiri öne sürer.Metni etrafında görüşlerimizi ifade edeceğimiz Eliot da esasında bu metni yazarken kendi şiirinin işlevini gündeme getirme niyeti taşır.Şiire hayatında hatırı sayılır bir yer açan her şair adı geçen metni ciddiye almalıdır.

 

       Günümüzde yazılmakta olan şiire getirilen eleştirilerin temel noktası,şiirin ucunun neye değdiğidir.İşlevinden ya da işlevsizliğinden bahis açılır,bu durum amacı''kendinde başlayıp kendinde biten'' bir şiir anlayışından duyulan rahatsızlığı imler.Biz de bu metni Eliot’ın sözü geçen metninden hareketle günümüz şiirine getirilen eleştirilere bir açılım getirmesi niyetiyle kaleme aldık.

 

       Eliot,olası bir karşı anlayışı savmak adına bir şairin şiirinde savunduğu toplumsal,törel,siyasal ve dinsel görüşleri benimsemeyen okurun hemen daima o şiirin şiir olmadığını söyleyebileceğini ifade eder.önemli olan ise zamanın geçmesine rağmen şairin şiirinde dile getirdiklerinin ''diri'' kalışıdır.

 

       Hemen söyleyeyim ki ozanın her hangi bir toplumsal tutumu savunması veya ona saldırması önemli değildir.ozan günün tutulan davranışını yansıttığı kötü şiir ile geçici bir ün salabilir,ama gerçek şiir,yalnız beğenilerdeki değişikliklerden sonra değil,ozanın büyük tutku ile sarıldığı sorunlara olan ilgisi bütün bütün sönüp gittikten sonra da yaşar.

 

         Aslında buradan yalnız şairin ilgisinin söndüğü ile değil tarihsel akış içinde şartların ve durumların değişmesiyle de eskimeden kalan(eskimeyen yeni)bir şairin şiirinde temel doku olarak gördüğümüz bir şeyin bir özün,bir fikrin yaşarlığı,gerçek şiir katına yükselebileceği,bir anlamda ölmeyeceği çıkarsamasında bulunmak mümkündür.Zamanın öldüremeyeceği bir şiir tutumudur bu.Geçmişte bunun örneğini Mehmet Akif’te bulabiliriz.Modern epik şiirin kalesi olarak görülen Akif ,milletin yöneldiği istikamet ile şiirin yöneldiği istikamet ve işaret ettiği şey(öz)bakımından Eliot’ın fikrini doğrulamaktadır.

    

        Eliot şiirin toplumsal işlevinden bahsederken,onun en belirgin vasfının haz vermesi olduğunu söyler.Nasıl bir haz sorusuna ise''ancak şiirin verebileceği bir haz''cevabını verir.Esasında bu o kadar basit bir mesele değildir.Zira şiirin vereceği haz,düşük bir haz da olabilir,şiirden alınan bu kişisel haz büyük bir şeye işaret eden bir nitelik de arzedebilir.şiirden alınan kişisel hazzın niteliği üzerinde yoğunlaşılmasını önemli buluyoruz.

 

         Şiirin haz verme amacının dışında, kimi yeni deneyleri ileterek alışılması yeni bir biçimde sunup,başımızdan geçip de söylemeyi beceremediğimiz şeyleri anlatarak bilincimizi genişletir,duygularımızı inceltir.

 

           Demek ki şiirin haz verme amacının dışında ruhumuzu geliştirici bir işlevi de vardır.Eliot metnin ilerleyen sayfalarında şiirin milli karakteri(ırası)üzerinde durur.Özellikle dikkatimizi Modern Türk şiirinin doğası üzerinde topladığımızda milli karakterin önemi açığa çıkar."hiçbir şiir sapına değin şiir kadar ulusal değildir." Milletin alınyazısıyla şiirin alınyazısını bir ve aynı gören bu görüşün imkanları Türk şiirine yeni bir açılım sunabilir.Sezai Karakoç’un da bu yazgı özdeşliği konusunda şu ifadelere yer verir:Şair,milletine kafasıyla gönlüyle ve ruhuyla yapışıktır.Alınyazısı milletinin alınyazısıdır.

     

         Milletler davranış ve tutum olarak bir değer aşınmasına uğradığında bu erozyondan şairlerin duyarlıkları gelişmiş insanlar olarak etkilenmesi kaçınılmazdır.Bir milletin manevi tahribata uğraması ve değerlerinin pörsümesi karşısında şairlerin sesini duyurması an meselesidir.Bir milletin topyekün istilaya maruz kaldığında bu tahakküme başkaldıranlar şairler olmuştur.Bu yüzden şiir bir cesaret,bir hareket,bir atılım olagelmiştir.İsmet Özel de bu noktada yoğunlaşır.Türkiye üzerinde oyun oynayanların alamadıkları tek kale kaldı:ŞİİR.Türkiye genelinde yayılan kültürel ve ahlaki yozlaşmayı düşündüğümüzde Eliot’ın fikri dikkate değerdir:Bir ulus baskıyla okullarında başka bir dil kullanmaya zorlanabilir,dili elinden alınabilir ama yeni dilde duymayı öğretemezsiniz,eski dili söküp atamazsınız.Duyuların taşıyıcısı olan şiirle yeniden canlanır çünkü.Türk milletinin kimliğine yapışık bir durum arzeder şiir.İstiklal ruhuyla yazılmış milli marşımız bunun en bariz göstergesidir.Modern Epik şiiri bu doğrultuda düşünmek mümkündür.Zira epik şiir,yazıldığında,Türkiye’de yaşayan insanın anlam dünyasına tekabül etmesiyle önem kazanır.Topluluk karşısında yüksek sesle okunabilen Modern Epik şiirin bireysel öykünün içine hapsolması bizim için bir tıkanıklığı,bir çıkmazı ifade eder.Bir milletin kimliğiyle bir şiirin yapısı ve temel özelliklerinin aynı olması konusunda Eliot’ın ifadeleri dikkate değerdir."Dilin yapısı,ses özelliği ve söyleyişleri onu konuşan halkın kimliğini belirler.’’Türk şiiri milletinin hafızasında yer etmiş bir şiir olma vasfını taşır,giderek Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinin olmazsa olmazlarından olmuştur.şiirin bu bağlamda bir "yerine getirici",bir "kalkan" olma niteliği başlangıcından bugüne özellikle Tanzimatla gelinen süreçte,halkın duygu ve düşüncelerinin ifade ortamı olması bakımından vazgeçilmez bir önemi haizdir.Modern Türk şiiri başka milletlerden daha çok Türk milletinin karakterini sembolize eder,onun düşünce ve duygu evreninden ayrı düşünülemez.Niçin?Eliot’a kulak verelim:

 

        Bir başka dilde anlatılan düşünce hemen hemen aynı düşünce olabilirken bir başka dilde aktarılan duygu ya da coşku aynı değildir.En azından bir yabancı dil öğrenmenin nedeni bize ek bir kişilik kazandırmasıdır.Kendi dilimizden başka bir dil öğrenmemenin bir nedeni ise bir başka kişi olmayı istemeyiştir.Üstün bir dil onu konuşan ulus yok edilmedikçe kolay kolay ortadan silenemez.

 

       Sorumluluk noktasında şairin ödevi aynı zamanda kendi diline karşıdır.İlkin konuşarak sonra yayıp geliştirerek. Eliot gerçek şairle tuhaf ya da deli dolu şair arasındaki farkı şöyle anlatır:Başkalarından daha bilinçli olduğu gibi bireysel olarak başkalarına  dahası başka ozanlara da benzemez.Okurlarına daha önce duymadıkları yeni duyguları bilinçli olarak tattırır.Eliot’ın gerçek şaire dair vurgusu şiirin işlevine bilinçlilik katar ve şiirle bir şekilde irtibat kuran,aynı zamanda şiir yazan herkesi düşünmeye davet eder gibidir:Gerçek şair duyarlığın yeni değişikliklerini bulur ve başkaları bunları edinmek için koşuşur.Ozan işte bunları anlatırken dili geliştirir varsıllaştırır.Zaman ilerledikçe duyarlıklar da gelişir.Yaşadığımız,tanık olduğumuz bu modern zamanlarda  "çağdaş gerçekliğe","yaşanılan an"a ,"şimdi"ye yapılan vurgu bir kez daha önem kazanır.Eliot’ın ifade ettiği gibi zaman ilerledikçe biz dünkü biz de değilizdir.Gerçekten dışımızdaki dünya değiştikçe duyarlığımız da sürekli değime uğrar.Zamanın geçmesiyle değişmeden kalan öz’ü aramaktır esas olan.Eskimeyen eski ya da eskimeyen yeni meselesi.Eliot burada ,edebi anlamda  'şimdi'ye vurgu yapar ve yaşayan edebiyata atıfta bulunur.Eliot için önemli olan sürekliliktir.

 

       Yaşayan bir yazınımız yoksa geçmiş yazınıza hızla yabancılaşacağız.Sürekliliği bir kaçırdık mı elden eski yazınımız bizden öylesine uzaklaşır ki gün olur bize yabancı yazın gibi gelir.Çünkü çevremizin her yönünden gelen özdeksel değişimlerin baskısı ile dilimiz değişmiş yaşamımız değişmiştir.Seçkin duyarlıklarını sözcükle üzerindeki üstün güçleri ile birleştiren birkaç kişi olmasa ,yalnız anlatma yeteneğimiz değil en kaba coşkuları duyma yeteneğimiz bile bozulur gider.

 

      Eliot ,gelenek hususunda ilerici bir tutum sergiler ve körü körüne geçmişi yüceltmek yerine geçmişin öneminin yaşayan edebiyata bağlı olduğunu belirtir.Ozan kendi çağı için önemlidir.Bir başka deyişle yaşayan ozanlarımız olmadıkça eskilerin bize pek yararı dokunmaz. Eliot bir şairin  çok okunması veya hiç okunmamamsı meselesinde denge arayışı içindedir:Bir ozanın yaşadığı çağda çok dinleyeni veya okuyanı olmaması o kadar önemli değil  ama her kuşakta hiç değilse biraz okuru olması önemlidir.Popüler kültürün  öne çıkardığı ya da kendini türlü vesilelerle öne çıkaran günümüz şiir ortamının "ortam şairi"ne de yıllar evvel söylediği sözleri hatırlayalım:

 

       Öne sürdüğüm ilk nokta üzerine basarak iyice belirteyim ki eğer bir ozan çarçabuk büyük bir okur kitlesini çevresine toplamışsa bundan kaygılanmak gerekir.çünkü böyle bir durumda ozanın yeni bir şey söylemediğinden korkulur ya da okurlarına alışılmış şeyleri vermekle kalıyor demektir.Sözgelimi daha önceki kuşak ozanlarından aldıklarını.Ozanın kendi zamanında küçük sayıda ama aklı başında okurları bulunması önemlidir

 

     Şiir ortamında konuşma diline dayalı bir şiirin varlığı bellidir.Bazı şiirler ‘bir örnek’izlenimi uyandırsa da  konuşma dilini merkez alan bir şiir günümüz şiirinin artı hanesine yazılsa gerektir.Kaynağını halkın konuşma dilinden alan bir şairin geliştirici bir şiire emek verdiğini söyleyebiliriz.Bu hususta ‘ayık bilinci’elden bırakmamak gerekiyor.

 

      Yine şiirin niteliğinin halkın kendi dilini kullanmasına bağlı olduğu bir o kadar gerçektir. Çünkü ozan gerçek olarak kullandığı dili çevresinde konuşulduğu g ibi almak zorundadır.Eğer gelişiyorsa ondan yararlanır,bozulmaya yüz tutmuşsa iyileştirmektir görevi.Şiir bir noktaya kadar  dilin güzelliğini korur,yitip gideni yerine koyar.Gelişmesine de yardım edebilir hem etmelidir de.

 

    Buraya kadar yazdıklarımızdan anlaşılacağı üzere T.S.Eliot’ın şiirin toplumsal işlevinden kastı,şiiri milli karakteri itibariyle temel almak, milletin kimliğinden ayrı düşünmemektir.Şiir yetkinliği ve dinginliği oranında bütün ulusun dilini ve duyarlığını etkiler.Şiirin toplumsal işlevi deyince bunu söylemek istiyorum.Türkiye’de yazılan şiirin de  Türk milletinden,onun dilinden ve duyarlığından ayrı düşünülebilecek tarafı yoktur.Yazılacaksa şiir ,dinamizmini milletin dinamizminden almalıdır.Bu ise şiirin ve milletin atılım göstermesine imkan sağlayacak bir istikamete işaret eder.

 

 

 

    KAYNAKÇA:

 

   T.S.Eliot, Denemeler, Remzi Kitabevi,1993

   İsmet Özel, Çenebazlık, Şule yay.2006

   Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları 1,Diriliş yay.1988

       

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : edebiyat

uyumsuz bireyden meselesiz şiire cafer keklikçi şiiri


26/10/2007 · Kategori: Elestirilerim

UYUMSUZ BİREYDEN MESELESİZ ŞİİRE CAFER KEKLİKÇİ ŞİİRİ

 

Giriş

 

Şiirde kişisel trajedi sahicilik temeline dayanmalıdır.Konuşmanın doğallığını yakalamış bir şairi bekleyen bir tehlike var:sahte şiir algısı.Şair şiiriyle büyük bir şeye işaret etmeli,bir atmosfere,bir ufka sahip olmalı her şeyden önce.Sezai Karakoç’un şiiri buna en tipik örnektir.Karanlık, boğuk bir şiirden bir çıkış yolu önermesini bekleyemeyiz.Günümüz şiirinin temel zaafıdır bu:kendi içinde dönenip durmak.Şair kendinden dışarı çıkmasını bilen bir adamdır aynı zamanda.Nesnel bir durumda kişisel destanını yazmaya yönelmiş bir şairin farkındalığı yüksektir.Şiirini inceleyeceğimiz Cafer Keklikçi’de bu dışsalık-nesnellik yok.Hep bir şeylerden rahatsızlık duyan şair,sürekli söylenip duran bir hal üzeredir.Kendisiyle barışık bir şiiri yok Keklikçi’nin.Biz Sezai Karakoç’tan öğrendiğimize göre,şair kendisiyle barışık olandır.Cafer Keklikçi’nin şiiri dış çevreyle ve kendiyle uyumlu,sekinet verici bir  kaynaktan beslenmiyor.

 

Uyumsuzluk

 

Keklikçi şiirinin uyumsuzluğunun,merkez arayışıyla alakalı olduğunu düşünüyoruz.Arada kalmış bir bireyin şiirini yazıyor Keklikçi.Bir çıkış yolu önerisi yok.Çıkmazdan çıkmaza sürüklenip duruyor.

 

"susamışımda çağırıyorum gibi seni

elmaların arasından

gölgelerin arasından

ezgilerin arasından

ceprailin arasından

mikailin arasından

israfilin arasından"(s:39)

 

 

Keklikçi şiirinde konuşan öznenin trajedisi,gayri-sahi bir karaktere sahip.Her şey yarım olduğu gibi kıyamet önce kendinde,kendi ben’inde,kendi merkezinde kopuyor:

 

"bende kıyamet öyle bilindiği gibi kopmuyor

bende kıyamet Ahmet

bende kıyamet otuziki dişimden başlıyor kopmaya

trenler yarım gidiyor gideceği yerlere

kadınlar yarım adamlar yarım

yarım bir göğü paylaşıyorum herkesle"(s:38)

 

Yönsüz bir şiir yazıyor keklikçi,istikamet fikrinden yoksun.Kolayca çökebilecek bir şiir yapısına sahip.Cafer Keklikçi şiiri uyumsuz öznenin şiiri:

 

"hayır canım hayır bu merhamet burada değil ceketi çıkaramam

evvela ben küsüyorum herhangi bir yemekten"

 

Rastgele Çağrışımlar

 

Cafer Keklikçi şiirinin sağlam ruhsal temelleri yok.Bu şiirin ayırt edici özelliği,çağrışımlara dayalı oluşudur.Şiire özgü mantığı zorlayan,kelimelerin seslerinden yeni bir mısra üreten bir şiir var karşımızda.Bunun adı ‘kitabilik’tir.Hayatsız kalmaktır.Keklikçi hayattan yola çıkan bir şiir yazmıyor aslında.Yaşadığı duygu durumlarından kesitler sunuyor sadece.Anlık duygu durumları.Sayrıl ve kavgacı.Ses üzerinden yürütülen çağrışımlar,inandırıcılık özelliğini yitiriyorlar.Şiir metninde çağrışımların bağlı olduğu bir an,bir olay,bir durum,bir nesne ve fikir yok.Zaten bu yüzden yönsüz bir şiirdir,istikameti,yönelebileceği bir şeyi bir düşüncesi yoktur.Biz şiirin savruk yapısını da buna bağlıyoruz.Şiirde konuşan özne,bir tamlık,bir bütünlük taşımıyor:

 

"yarıgezgin ve tımardan almayan ve tıkırdayan ve civcivli

çipil çizgisi bir aşk monopsolunun birkaç harita birkaç monopol

                                                                              birkaç uyuz kul"(s:24)

 

Cafer Keklikçi’nin şiiri,ikinci yeninin ilk yıllarını andıran bir şiir görünümünde.sonuna kadar anlamsız ve takur tukur mısralar:

 

"kopkoyu mor:kapsüller ve gacur gucur aksayan güller

benim elimden gelmeyenler elimden gelenler elime gelenler

kupkuru bir dal azar azar işliyor umutlara parklara patikalara

parmaklarımla başlıyorum yaşamaya:sert ölüler!(s:24)

 

Meselesiz Şiir

 

Sahicilik temelinden yoksun bir şiirin mesele taşıyıcı bir güce ulaşması da düşünülemez.Yukarıda,Keklikçi’nin şiiri için,sağlam ruhsal temellerinin olmadığını söylemiştik.Meselesiz şiirin,bu temelden yoksun olması sebebiyle,güçsüz bir şiir olduğunu ifade edebiliriz.Günümüz şiirinin temel zaafı olarak da gördüğümüz ’kendi içinde dönenip durma’ hali,Keklikçi’nin şiiri için de geçerli bir durum.Bu biraz da,şairin içinde yer aldığı halkın neyi olduğu ile alakalı bir husustur.Günümüz şairi için halk neyi ifade ediyor?Bu can alıcı soruya verilecek cevap,şairi aynı zamanda sorumlu kılan cevaptır.Evet,İsmet Özel’in sorduğu gibi sorabiliriz öyleyse:Şair içinde yer aldığı halkın neyidir?Türk olmak;bir Türk ağzıyla konuşmak,halkın oğlu olmaktır.Halkın kelimeleriyle konuşmak,halka hayat vermektir.Peki Cafer Keklikçi’nin şiirinin bizi taşıdığı yer neresidir?

 

"keselenmiş turunçlar yani maraşeller memurlar o sarı vinçler

ağlayıp ağlayıp ağlasın azıcık ığdırıp bir taraflarını

tarlalarını bağlarını bakımsız birer üzüntü olarak veresiyeden

biraz gülelim karnımızı tıtarak kargalar kaltak veresiyeden

hayır hiç kimseden almam ben silerim sevincin etrafını

hayır ben almam bu muhabbet arasın bulsun öz tatarını:kursiyerden"(s:25)

 

Bu şiir bize ne söylüyor?Genel olarak Keklikçi’nin şiiri bize neyi söylüyor?Kelime oyunlarıyla ilginç sözler söylüyor.Hepsi bu.Geneli itibariyle Keklikçi’nin şiiri,modern bir şiir değil aslında.Modern şiire yanlış yerden yanaşıyor Keklikçi.Çağrışımların ve mısraların tümü,bizi,yeni bir gerçeğe,şiirin devindiği büyük atmosfere taşımıyor.Bu yüzden ufku yoktur bu şiirin.Bir derdi,bir tasası yoktur.Şair bir şeylerden rahatsız ve habire etrafına söylenip duruyor:

 

"sıkletim harcar sizi:şeybenin reklamları çöker ulu bir sakal

                                                                              çıkar ayla beraber

anıtım dikilecek şehre kimbilir ne kadar üzüleceğim uzatıp yüzüklerimi

durdukyere bir kılıç kanlanmış durdukyere bir bıçak ete

                       saplanmış durdukyere mesela sabah olmuş"

 

 

Sonuç Ya Da Bir Söz Sahibi Olmak

 

Şair,yeni bir söz sahibi olan adamdır.Sözü olan bir şair,söyleyeceğini direkt söyler,doğrudan ifadeye öncelik verir.Bunun için de konuşma gerekçesine sahip olmak gerekir.Şiirde yaşayan insanı,yaşanan hayatı esas almak,her zaman öncelikli tavır olmalıdır.Çıkmazdan çıkmaza ilerleyen bir şiir olarak Keklikçi’nin şiiri,aşırı bireyselci bir şiir tablosu sunuyor.Esaslı bir çağrısı yok yine de.Taşra-adam-şehir üçgeninde kalmış,karamsar,boğuk ve ümitsiz bir şiir.Temel bir sözü,temel bir söylemi yok.İç rahatsızlıklarının dökümünü yapıyor,ama bundan bize ne?Bu şiir bizi nereye çağırıyor?İçsel ve bireyci.Gerilimden besleniyor.Çatışmacı,anti-konformist.Psikolojik ben’in şiirini yazıyor Keklikçi.Aslında Keklikçi’nin şiirine,günümüz şiirinin"örneklemi"olarak bakabiliriz.Günümüz şiirinin karakteristik özellikleri Keklikçi’nin şiirinde toplanmış gibidir.Genç şairin çizdiği resim buysa,yürünecek daha çok yol var demektir.

 

 

cafer keklikçi,yasak bölge,lamure yay.,2007

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : eleştiri