BİR KONUŞMANIN İZİNDE


3/10/2009 · Kategori: Denemelerim

BİR KONUŞMANIN İZİNDE: İSTANBUL BİR NOKTA DERGİSİ ÜZERİNE

 

 

Edebiyattan ‘hoş bir seda’ bırakmayı değil de ‘kavga’ ve çıngar çıkarmayı anlıyorsak İstanbul Bir Nokta dergisinin kıyısından bile geçemeyiz. Dergiciliği, şairliği yarış pisti olarak düşünseniz bile durum değişmeyecektir."Bu toprakların ruhuna sadakatten" bir an olsun ödün vermeden, ayrılmadan 91 sayı çıkmak, her yiğidin harcı değildir. Dile kolay, 91 sayı.91 ay.

 

Aykırıyız da ondan!

 

‘Niçin edebiyatla uğraşıyoruz’ ve ‘niçin dergi çıkarıyoruz’ sorularına Mürsel Sönmez’in verdiği cevap karşısında içten içe göneniyor ve tanıdık biriyle karşılaşmış gibi seviniyoruz: cevap aslında düşündürücü: "Aykırıyız da ondan." diyor,  Mürsel Sönmez. "Tersiz! Piyasaya tersiz, banknotlara tersiz, revaç bulan popüler değerlere tersiz, otomobil gürültülerine ters sürüyoruz, ters bakıyoruz, insanın gönlündeki çılgın çocuğa zincir vurmaya kalkan bütün dizgelere karşıyız, onun için edebiyatla haylazlığımızı tatmin ediyoruz. Onun için edebiyat dergisi çıkartıyoruz, iyi de ediyoruz."

 

Dergi çıkartmak tiryakilik gibi bir şey

 

Dergi çıkartmayı tiryakilik veya hastalık olarak da düşünsek her şairin zihninde bir dergi ‘imajı’ belirir kimi zaman. Dergi çıkarmayı insanlar arası muhabbet tesis edici bir etkinlik olarak düşünürsek daha soylu bir anlam çıkar bundan. Mürsel Sönmez’in Altuni zade’deki konuşmasının dergideki metninde Bir Nokta’nın çıkış gerekçesinin yanında dergiciliğe dair birçok ilke öğreniyoruz aynı zamanda:

 

"Dergi çıkartmak tiryakilik gibi bir şey oluyor. Bir kere bulaştınız mı bir daha bırakamıyorsunuz. Birileriyle, görünmeyen birileriyle sohbet ediyorsunuz. Bizim medeniyetimiz sohbet medeniyetidir, muhabbet medeniyetidir."

 

Kendine özgü bir gönül ritmi

 

Bir nokta’nın çıkış gerekçesi ve Mürsel Sönmez’in edebiyat ve hayata bakışı-şimdilerde birçok edebiyat dedikodusunun cangılında, asliyetini ve samimiyetini yitirmiş- genç şairler için temel prensipler diyebileceğimiz anlamlarla yüklü. Bu anlam yükü üzerinden şiir genci şiir ve edebiyata daha sağlıklı bakabilir. Bu mümkündür. Peki, Bir Nokta neyin imkânını sağlıyor bize ve Bir Nokta’nın gayreti nerelerde odaklanıyor:

 

"Bizim edebiyata ve hayata bakışımız teklik ve birlik zaviyesindendir. Biz mutlak birin, mutlak varın bütün varoluşu var ettiği ve bunu da halkiyyet tarzında değil zuhur tarzında gerçekleştirdiğine kaniyiz. Şimdi bu bizi sesin görüntünün duygunun ve düşüncenin hepsinin membaının, menşeinin, mebdeinin, kaynağının, kökünün, özünün, cevherinin bir’den kaynaklandığına bizi inandıran bir gerçekti. Bunun açılım noktasında da Bir Nokta, dille yapılabileceğinin son noktasını yapmaya çalıştı. Fakat gevezelik değil, sükût mutlak hakikati kavramada yetkin bir yöntem ise de söyleye söyleye susmaya varmak peşinde bir gayretti Bir Nokta gayreti. Biz bunun peşinde olmaya çalıştık. Bütün bunları yaparken kendimizi hiç kimseye göre hizalamadan, övenin övgüsüne ya da yerenin yergisine asla aldırmadan kendi gönlümüzün ritmince yapmaya çalıştık, çabalıyoruz."

 

Yerli düşünce, yerli duyuş

 

 Hiçbir özentiye ve kiralanmış bir zihne kapılanmadan bu toprakların değerlerine uygun ve uyumlu bir edebiyat mümkün müdür sorusunun en tatminkâr cevabı Bir Nokta olsa gerek. Gıdası ve beslenme kaynakları bize ait bir sesle biçimlenmiş, komplekssiz ve yalın ve sade ve isyanı olan kaç dergi sayabiliriz, bu edebiyat dünyasında?

 

"Kardelen, Düşçınarı ve bunun devamında Bir Nokta, varoluşu teknik açıdan izah eden dünya görüşünün, sanat, estetik anlamda bir dışavurumudur. Yerli düşüncenin, yerli duyuşun türküsünü söyler."

 

"Sosyokültürel bir faaliyettir bu dergi, bu dergi bu toprağın ruhuna sadakatten besinini almaktadır."

 

Yeni bir aydın ahlâkı

 

Kendi öz değerlerimizle beslenmeyi temin eden edebiyat, yeni bir şahsiyet oluşumunda yapı taşı işlevi görebilir. Türkiye özelinde düşündüğümüzde bu kararlılıkta olan dergilerimiz bir elin parmaklarını geçmiyor. Peki, ne oluyor? Dergilerde yer almak deyince bu sadece şımarmamıza vesile oluyor, tekebbür etmemize ve tükenmemize vesaire vesaire.

 

Kirli zamanlarda yaşıyoruz. Ruhumuzla buluşmaya gidiyoruz…

 

Bir Nokta dergisinin işlevini şurada arayabiliriz sanırım:

 

"Bir Nokta’nın inadı, yeni bir aydın ahlakını da tebellür ettirmek."

 

Sıkışan ve daralan dünyamızı genişletmek: 90.sayı

 

Bu yeni zamanlarda düşünen bir kalbe ihtiyacımız var. Kısaca Bir Nokta özelinde Mürsel Sönmez, edebiyat ve hayat açımızı genişleten bir etkinliğin içinde bulunuyor, hem birey olarak hem de ekip olarak. Sözün ve insanın değerine inanmış bir şairdir Mürsel Sönmez.

 

"Çok gülen, çok iyimser, çok tatlı, çok düzgün, çok hoş insanların olduğu bu kadar steril kirli bir zamanda biz çatlak bir sesle bozuk bir ritimle arızalı işler yapmak istiyoruz. Bir Nokta’da bunu yapmaya çalışıyoruz. İnşallah da böyle devam edecek."

 

Bıktım rol görmekten

 

Günümüzde eksikliğini duyduğumuz bizce en önemli tavır, maskesiz konuşmaktır. Sahici konuşmak, harbi konuşmaktır. Yapıları ve yaşları gereği şiir gençlerini hoş görebiliriz ama nedir ortada kibir ve küçümseme varsa orada işler yolunda gitmiyor demektir.

 

Mürsel Sönmez, edebiyatla beraber insanı yalın ve içtenlikli yanında kavrayan bir şair. Bir Nokta da bu tür dergilerden. Gel gelelim şiir ortamı söz konusu olduğunda iş biraz karmaşıklaşıyor gibi. Bu tarihi konuşmanın sonunda Sönmez, tamamen bize ait, bize has bir yerden bir sahicilikten konuşur ve sözü nihayete erdirir:

 

"Ama bıktık tekebbür etmekten, bıktım rol yapmaktan, rol görmekten. Ben insanları rol yapmadan da sevmek istiyorum, edebiyat da bize bu sahiciliği öğretmeye çalışıyor. Bir Nokta’da bunu yapmaya çalışıyoruz. Bu kadar."

 

Altunizade’de yapılan bu konuşmanın Bir Nokta’da yayınlanan metnini okumadıysanız mutlaka okuyun derim. Düşündüren, işlevsel ve öğretici. Edebiyatı ve dergiciliği bu açıdan da kavrayabiliriz, dedirten bir yazı. Eyleme, bilince ve ilahi iradeye çağrı.

 

Şiir cemiyetinde böylesi ‘güzel adamlar’ da var, diyesi geliyor insanın.

 

Dile ve insanın doğasına saygı gösteren…

 

Mustafa Celep

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

ALIŞILMADIK VE YENİ


21/6/2009 · Kategori: Denemelerim

                                       ALIŞILMADIK VE YENİ

 

Şiir Dilinde İmkan Arayışları

 

   Şiir hemen daima bir çatışma üzerine kuruludur. Şair de sanatının nesnesini edinmek için dil ile çatışmak, bu yolla kişiliğini kazanmak zorundadır. Paul Valery’den öğrendiğimize göre, şair kaba bir malzeme olan dil ile çatışmasının sonucunda, "yapay" ve "ideal" bir düzen yaratır. Şiirde deformasyon arayışlarını, bu çatışmaya, bu şiirsel sürecin sonucuna bağlayabiliriz. Kelimelerin ayrımına veya bölünmesine bağlı olarak o kelimelerden deneysel bir çalışmaya girerek yeni kelimeler, yeni biçimler, yeni anlamlar üretme, mısraların kuruluşuna müdahale ederek alışılmadık mısra yapılarına ulaşma, şiir cümlelerini eğip bükerek değişik biçimler, değişik görüntüler elde etme v.s tüm bunlar temelde bir dil çatışmasını, dil ile olan cedelleşmeyi içerir. Şair bu yüzden ve bu yolla yepyeni bir kişiliğe bir şair kişiliğine ulaşır. Dil ile yoğrularak yeniden varolur şair. Modern şiirin doğasında  biraz da bu yol bir çatışma barınır. Modern şair, her gün adım attığımız yoldan gitmeyerek kendine yeni bir yol, yeni dil olanakları arayacaktır. İkinci Yeni bu anlamda, dilde yeni arayışların şiirsel verimlerini sunacaktır okura. İkinci Yeni şairi , Orhan Veli akımına tepki olarak alışılmış şiir dilinin, kağşamış söz dizimlerinin karşısına, yeni ve modern bir şiir dili ile çıkar ve o güne kadar görmediğimiz kelimelere yeni bir kimlik yeni bir şahsiyet kazandırır. Bunu da kelimelerin sabit anlamlarını yerinden uğratarak yapar.

   

   İkinci Yeni şairi, şiirinde kelimenin yerini daha bir belirginleştirerek yeni bir gerçekliğe varır. Yeni bir gerçek yeni bir evren demektir. Şiirin her gün yaşadığımız, tanık olduğumuz veyahut müdahale ettiğimiz dünyadan ayrı bir tarafı vardır artık. Şair kök veya çıkış noktası olarak gerçekliği esas alsa da kaba ve ham bir vasıta veya işlenmemiş bir malzemeler yığını olan (herkesin kullanımına açık) dili, işleyerek-yoğurarak, oradan, hiç farkına varamadığımız gerçeğin (ama bu ‘gerçek’ ten daha gerçektir) yeni yüzünü, yeni bir gerçekliği, Valery’nin ifade ettiği anlamda "özüne herkesin ulaşamayacağı" bir nesneler düzenini, bir ilişkiler dizgesini oluşturur. Bize bu yolla yeni bir dünya, herkesin içinde ‘yurt’ kuracağı yeni bir evren sunar. Bu anlamda şiir, dilin dolaylı bir dışavurumudur diyebiliriz. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi alışılagelen nesneler ve ilişkiler dünyası, henüz şiir katına yükselmeden orada öylece durur. Şiir sanatı, bu temaşa ettiğimiz karmakarışık dünyaya ‘düzen’ getirmek için var biraz da. Kaotik bir dünyaya yeni bir düzen getirme edimi:Şiir.

 

   Şiirden edindiğimiz tecrübe , benzersiz ve heyecan verici bir tecrübedir. Bir anlık bir zihinsel durumun ışıması gibidir. Dil ile oluşan şiirin işaret ettiği dünya (şiir evreni/şiirsel dünya) , bizim her gün müşahede ettiğimiz, yapıp etmelerimizin dünyası,ilişkilerimizin ve tanıklık ettiğimizin dünyası ile bir ve özdeş değildir. Kısaca içinde yer aldığımız dünya ile tekabuliyetten uzak, alışılmadık ve yeni, özgün ve çarpıcı, çalkantılı bir dünyadır. Şiir ile esaslı bir bağ kurmuş her şair veya şiir okuru , bu özgül dünyayı idrak eder,  hisseder , tecrübe eder ve yaşar.

 

   Şiirin dil aracılığıyla bize yaşattığı coşku , heyecan ve keder gibi duygu durumları, ruhumuzun en dip köşesinde, biz daha şiirle irtibat kurmadan, açığa çıkmayı, dile gelmeyi beklediğini varsayabiliriz. Bu varsayım karşısında yine de temkinli olmak gerekir. Bu şiirsel duygu durumlarının , metne yansımadan önce  pişirilip olgunlaştırılması, zihnimizde belli bir kıvama erdirilmesi gerekir. Burada yapılması gereken, bu duygu durumlarının çağdaş bir eleştirel güçle denetime tabi tutulmasıdır. Bunun akabinde şiire özgü prizmadan geçirilmesi ve aynı zamanda istikamet tayin edici ilkelerden hareket edilmesi… bu hem oluşum hem de yazım aşamasında bir gerekliliktir.

 

En Sahici Dil

 

   Konuşma diline dayalı bir şiir, önemsenmesi gereken bir şiir tutumudur. Ayrıca bu tutum, şiirin gerekçeli bir şiir oluşunu sağlar. Zira modern şiirin en belirgin vasfı konuşmaktır. Ne için konuşmak ve kime karşı? Şairin şirinde konuşmayı merkez alması, dilin de gelişmesine, varsıllaşmasına sebebiyet verir, vermelidir de. Türkiye’de yazılan şiir bağlamında ifade edecek olursak, Tanzimat’tan bu güne yazılan şiire yönelik yapılan yeniliklerin temelinde, ‘konuşma dili’ yatar. Her ne yapılmışsa konuşma dili geliştirilerek yapılmıştır. Eliot  da Denemelerinde , "şiirde her yenilik, kimileyin bildirisinde açıklandığı gibi, günlük konuşmaya bir dönüş olmak eğilimdedir." , der. Zamanın konuşma biçimleri yer almalı şiirde. Ama bu yirmi yıl önceki üslupla olmamalı. (E.Pound) Eğer yirmi yıl önceki üslupla günümüzde hâlâ daha şiir yazılıyorsa (ki 80lerin şiir üslubunu bugün sürdüren bir çok şair var) bu durumda alışkanlıklarımızın ve klişelerin ağındayız demektir. Eliot bu konuda daha dikkate değer bir fikir öne sürer: "Kuşkusuz hiçbir şiir ozanın konuştuğu ve işittiği konuşmaların tıpkısı değildir. Ama yazıldığı  zamanın konuşmasıyla öyle ilintilidir ki , dinleyenler ya da okurlar "eğer şiir söyleyebilseydim işte böyle söylerdim" diyebilirler. İyi çağdaş şiirlerin, belki daha büyük eski şiirlerden biraz daha coşkulu ve doyurucu gelişi bundandır." Şiir okuru böylece okuduğu şiirlerde daha cana yakın, daha sahici bir dil ile karşılaşacak, çağımıza mahsus yapmacıklığın, yapaylığın, sahteliğin hüküm sürdüğü insan konuşmalarından, şiir içinde sıcaklığını koruyan özgün ve çarpıcı bir dile varacaktır. Bu ne ile mümkün? Bu , şiirin mayasına konuşma dilini katmakla, konuşma dilini şiirin hamuru kılmakla mümkündür.

 

   Şair şiirini oluştururken iç’e ve dış’a yönelik yeni izlenimlere, yeni duygulanımlara ve yeni algı kapılarına ulaşır. Bu süreçte  biz bir şiiri okurken, alışılmadık anlamlar, alışılmadık tatlar buluruz. Zira şiir keşiftir. Şair evvelâ kendini keşfeder. Kendilik bilgisi, bu açılımda devreye girer. Şairin biyoğrafik ve psikolojik ben’inden  getirdiği ve bize ulaştırdığı bilgi, evrensel açılımlara/keşiflere gebedir. ‘Nesnel ben’ de bu keşif hareketinden çıkış yapar. Öznel ben ile nesnel ben arasındaki şiirsel akım, şairin trajedisini ortaya serer. Zira şair dediğimiz ontolojik varlık, tınısını şiirde konuşturabilen trajik bir varlık olmakla anlamını kuşanır. Şiir de şiirin atmosferi de trajiğe akraba bir iklimdir. Şairin dramatik ben’i bu iklimden beslenir. ‘İnsan varsa trajedi vardır’ ya da ‘Allah varsa trajedi yoktur’ söylemi, şiirin geniş evreninde paradoksal bir duruşa sahiptir. Şiirin oluşumu ve bir metne dönüştürülmesi, bu paradoksa çok şey borçludur. Çünkü şairin diğer insanlarla olan diyaloğu, şairde bazı hasara ya da zihinsel ve duygusal çatlaklara sebep olur. Bu yüzden şiir için ve adına çatışma, şiirin olmazsa olmazlarındandır. Bu vazgeçilemez niteliktir ki şiirin doğuşunu muştular. Bu çatışma olmadan şiir yazılamaz demiyorum. Çatışmanın şiiri esasta bir inşa faaliyetidir. Öznel ben’den nesnel ben’e olan ana akım, bu inşa faaliyetinden etkilenir ve herkese benzeyen ve hiçbir kimseye benzemeyen yüzü ile bir varlık çıkar ortaya: Şiir. Birileri de bu sürece ‘yaratma’ veya ‘yaratış’ der, çünkü alışılmadık bir insanlık durumuyla karşı karşıyayızdır. Bu insanlık durumuna ‘niçin’ sorusunu sorduğumuzda şiir tınılar. Bu , öfkenin sesi olduğu gibi (niçin olmasın) neşenin, sevincin de kutlaması olabilir, kederin , yalnızlığın,  iyimserliğin ve karanlığın sesi olduğu gibi. Şair sanılanın aksine aydınlık bir insandır ve son derece yalın ve basit yaşayan biridir. Son derece basit bir yaşayıştan büyük bir şiir ortaya çıkabilir. Paradoksal bir şekilde trajik bir varlığın ve varoluşla teyellenmiş bir bütünlüğün dünyasında bu iki zıt duruş, varlığı aksettirici bir ‘ayna’  görevi görürler. Şair aynada daha doğrusu varlığın aynasında gördüklerini soluk soluğa bize söyler. Yine de şairin bakışı, görmeyi de içine alan, kapsayan bir bakıştır. Hem sonra her sabah kendimizi aynada görmüyor muyuz? Hayır görmüyoruz. Şair aynada ‘öz’ünü görür. Buysa acı vericidir:

 

      "aynada iskeletini

       görmeye kadar varan kaç

       kaç kişi var şunun şurasında " (ismet özel)

 

Şairin sahicilik arayışıdır bu ve ürkünçtür. Kendimizi tanımak kadar heyecan verici. İnsan tekinin aslına atıflarla ilerleyen bu şiir, hayatiyete yönelik göndermeleri de içinde barındırır:

 

      "ne yapsam

       döl saçan her rüzgarın

       vebası bende kalacak"  (ismet özel)

 

Bu mısrada da insan oluşa dair aksayan bir şey var. Rahatsızlık vericidir. Şair canlılıktan ve hayatiyetten güç alır, trajiği ile barışık değildir ama yine de sakinliği, müsekkin olmayı arzular:

 

      "varsın bende biriksin

       durgun suyun sayhası" (ismet özel)

 

Zira bu teskin oluştan güç devşirilecek durumlar vardır. Bu mısranın sonunda şair epiğe geçer ve savaşılacak, kavgası verilecek durumları işaret eder:

 

     "yumuşatmayı bilen ateş

      öğüt sahibi toprak

      nasıl olsa geri verecek

      benim kılıcımı" (ismet özel)

 

İnsanoğlu en içten görünümü, en sağlam duruşuyla, şiir çerçevesinde belirginlik kazanır. Zira şiir, sahici konuşmayı esas alır.

 

Anlam, Pasiflik ve Lirik Şiir

 

    Bir şiiri bütünüyle anlamak, o şiirin tüm boyutlarıyla anlaşılması demek değildir. Biz ne kadar kazı çalışmasıyla şiirin anlam katlarına vakıf olursak olalım, anlaşılmayan bir yer mutlaka kalacaktır. Bu dil denen mucizenin ele avuca sığmaz yapısından kaynaklanan bir şeydir ki bu durumun hafifsenecek bir yönü de yoktur. Eliot’a göre anlamanın ilk şartı, açıklamaktır. Biz bir şiiri ‘seviyor’ olabiliriz ama bu ‘hoşlanıyor’ oluşumuzun temel şartı değildir. Şiirin tadına varmanın ya da şiirden zevk almanın anlamı, bu zevki esinleten nesneye göre değişir. Bu , şiir ve dilin zenginliğine bağlıdır biraz da. Şiirle muhatap olmuş herkes, duyarlık düzeyine göre o şiirden değişik tatlar alabilir. Ama şu bir gerçek ki, hoşlanmadığımız bir şiiri bütün çehresiyle anlamamız da mümkün değildir. Buna kısaca , şiir tat almalar şiire göre değişir, diyebiliriz. Sözün burasında , anlamı öncelediğimiz sonucu çıkmamalı. Zira anlam her şey değildir. Dilin olduğu gibi şiirin de ele avuca gelmez bir oluş süreci vardır. Şiirde anlamı öncelemek, o şiirin avuçlarımız arasından kaybolmasına da sebebiyet verebilir. Buradan, şiirin,  diğer gündelik işlerimiz gibi üzerinde titizlikle durulacak bir uğraş olduğu çıkarsamasında bulunabiliriz.

 

    Şiiri açıklamaya yönelik her çaba , şiirin sınırlarından taşmaya teşnedir. Çünkü şiirde anlam, metnin arkeolojik bir arayışa tabi tutulması karşısında biçimsizleşebilir, anlamın yoğunluğu veya anlamsal işaretler buharlaşabilir. Bu da şiiriyetten uzaklaşmak demektir. Bu bağlamda çok dağınık yapısıyla lirik şiirin , anlamı belirsizleştirdiği söylenebilir. Liriğin epiğe nazaran bulutlu flu bir görünümü vardır. Liriğin imgeci şiire yakınlığını hesaba katarsak okurun bu şiir karşısında anlamı tamamlayıcı bir işlevi olduğunu düşünmek mümkün. Epik daha nettir liriğe göre. Direkt ve doğrudan söyleyişi önceler. Harekete dayalı ve gerilimli bir yapısı vardır epiğin. Lirik şair, yazarken otobiyografik ben’inden hareket eder. Bu hareket esnasında karşılaştığı her durum, olay ve nesneyle bir özdeşim kurar. Özdeşim kurma işlemi her şeyi kapsar ve bu, şaire geniş bir hareket alanı açar. Şair esasında başkasından bahsederken bile kendini ön plana çıkarıyordur. Şairin psikolojik ben’i bir bakıma dilsiz ikizini arıyordur ve bu arayış, herkesle özdeşleşmeyle hal yoluna konulmak için şaire malzeme sunar. Lirik şair , dili fetişleştirmeye kadar varır. Amacına ulaşamadığında ise  çözüme, dil içinde, dilin estetik imkanları içinde ulaşmaya çalışır. Dili ikonlaştırır, bu kutsayış şair için yeni bir merkez arayışıdır. Özdeşleşme imkân dahiline girmediği için lirik şair, dili kendisi için merkez kılarak yaşadığı sorunsalı aşma yoluna girer. Dünyadaki her şey dilin dünyasında anlamlıysa kapsama alanındadır. Dilin dünyasında anlamlı olan ise, duygunun dünyasında anlamlı olmayla bir ve aynıdır. Dil’e dokunan, duyguya dokunanla irtibatlıdır. Bu bağlamda lirik şairin malzemesi duygudur. Aşırı duygusal biridir lirik şair. Zaten başka türlü de özdeşim kurulamaz. Burada , şiirde kullanılan imgenin çağdaş eleştirel süzgeçten usla sınırlanması diye bir durum söz konusu değildir. Şiir öncesi duyarlığın malzemesi, duyguyla ilişkisel olan durum, nesne ve olgulardır.

 

    Lirik şair, hayatın pasif tarafında durur. Duyguyu her daim öncelediği için pasiftir. Bu ise onu aşırı romantik bir tutuma sürükler. Lirik şiir, gerekçesiz bir şiirdir. Şairin şiiri niçin yazdığına dair her hangi bir gerekçesi yoktur. Küçük bir nesneyi bile duygu nesnesi için malzeme haline getiren lirik şairin gerekçesiz bir şiir yazmasının sebebi, etkin bir hayatı yaşamaya cesaret edemeyişidir.

 

   Sanatı büsbütün ‘duygu işi’ olarak göremeyiz. Sanatçı gerektiğinde duygudan kaçan adamdır. Sanatçıya , duygu ile us arasında bir denge arayışı içine giren, ne eserlerinde bütünüyle duyguya yaslanan, ne de aklı (us) eserinin merkezine tamamıyla yerleştiren, bilakis bir denge adamı tavrını belirginleştiren bir aktif insan, bir duyarlı kişi, bir sentezci gözüyle bakabiliriz.

 

İnsani Sanat Biçimi ve Kelimeler

 

   Şiir yazma edimini, bir edebiyat biçimi olarak düşünemeyiz. Bu bağlamda şiir, allı pullu süslü bir ifade tarzı değil. Şiirin dil’e değinerek dille yazıldığını düşündüğümüzde insana bağlı, insan ile alakalı bir irtibatının olduğunu görürüz. Şiir insanı çok yakından ilgilendiren bir sanat. İnsani olan ne varsa şiiri ilgilendirir, diyebiliriz. İnsanlık durumuyla insanlığın kaderine dair tasavvurlarımız, şiirin içinde vurgulanır, şiirin içinde pekişir, şiirin içinde açıklığa kavuşur. Şiir, bir konuşma biçimidir. İnsanın en yanına, bozulmamış boyutlarına hitap eder. Bu yüzden Oktavio Paz, şiir için, "üstün biçimde konuşma sanatı: ilkel dil", diyecektir. Şiir insanın bozulmamış fıtratına dair göndermelerde bulunur. Bu anlamda saflığı, insani olanı arar şair. Sosyal ilişkilerin yozlaşmaya uğradığı zaman dilimlerinde şairin bu vurgusu, bu dikkati daha bir pekişmiş görünüm elde eder. Burada temel vurgu, esas dikkat, ‘insan gerçeği’ dir. İnsanın olduğu her yerde şiir vardır. Bu yüzden en insani sanat biçimidir şiir. İnsanın ne olduğu , giderek kim olduğu hususu, şiirin alanında ve şiirle birlikte belirginlik kazanır.

 

   Şiirin kelimelerden meydana geldiği olgusu, Malerme’den günümüze bir çok şair, bir çok kuşak tarafından ifade edilir. Şiir kelimelerden oluşmakla birlikte kelimelerin meydana getirdiği bütünden fazla da olabilir ve hatta şiiri aşan bir şeye dönüşebilir. Şiirden fazla. Kelimelerin vücuda getirdiği anlamdan fazla. Bu fazlalık, bu sınırları aşmışlık, yine de kelimelerle şiirde ifade bulur. Bu şekilde sınırları ihlâl durumunu tasvip edemeyiz. Şiirin hissettirdiği her ne ise onu yine şiirin sınırları içinde aramalıyız. Şiirin kendine özgü doğasını, şiir hakkında bir şekilde edindiğimiz ön-yargılardan  arınarak kavrayabiliriz.

 

    Şiirin malzemesi olan kelimeler, şairin zihninde bir dönüşüme uğrar. Bu değişim-dönüşüm sürecinde, her gün gündelik hayatta kullandığımız kelime öbekleri, şairin müdahalesiyle şiir katına yükselir. Bu yükselmeyle birlikte  şiirin malzemesi olan kelime veya kelime öbekleri anlam genişliğine uğrayıp bir bütün oluşturmasıyla eserin dünyasında yerini alır. Bu bir özgürlük edimidir. Zira malzeme (kelime) özgürlüğüne kavuşmuş, ilk ve özgün yerine geri dönmüştür.

 

   Düzyazıda kullanılan kelime, kısıtlı bir anlamı belirginliğe kavuşturmak üzere vardır. Düzyazı yazarı, kelimenin tek bir anlamını kullanmak için yazar ve bu ifade biçimi şiirde  olduğunun tersine kelimeyi ve onun anlam evrenini kısıtlayan bir ifade biçimidir. Oktavio Paz’ın da dediği gibi "şair maddesine özgürlük verir, düzyazı yazarı ise onu mahkum eder. "

 

   Şair kelimelere özgürlük verir, bu doğru. Bu doğruya bir doğru daha eklemek gerekiyor: Şair kelimelere haysiyet kazandırır. Burada da kelimelere karşı (şiiri estetik bir nesne olarak görenlerin tersine) kazanılmış bir zafer söz konusu değildir. Aksine şiir ediminde kelimelere serbestilik kazandırılır. Bu özgürlük ortamında kelimeler Paz’ın ifade ettiği üzere "bir başka şeye" dönüşürler. Burada kelime ‘kendisi’ olur ve özgün doğasına kavuşur.

 

   Şiir bir dil hadisesi olmakla birlikte dili aşan bir şeydir."Şiir, dilin sınırlarını aşar." Şiir dilin sınırlarını yine kullandığı kelimelerle aşar, kelimeleri kullanarak. Şiir edimi, kelimeyi şiirsel döngü içerisinde imgeye dönüştürür. Burada da kelime, imge hüviyetine dönüşmekle birlikte haysiyet kazanmış, ‘kendi’ si olmuştur. İmge sayısız zıt anlamları içinde barındırır ve şiir edimi sayesinde bu zıt unsurlar şiirin çatısı altına girerek bir bütünü oluşturur: Yapıt. Edebi eser, esasında kelimelerin özüne, tabiatına dönüş hareketidir. Bu hareket zihne ilişkindir ama tamamen zihinsel bir olgu değildir. Duygu ve davranışa dayalı irtibat noktaları vardır. Bu yüzden şiir, somut olarak dışavurumda kendini belli eder. Biz şiiri somut bir davranış biçimi olarak düşünme eğilimindeyiz. Zekaya dayalı ama tamamen zekadan müteşekkil değil. Şair aynı zamanda kelimelere hayatiyet kazandırır. Kelimelerin hayatilik vasfı, yaşadıklarımıza müteallik bir irtibatı ilgilendirir. Yaşadıklarımızı da davranışlarla somutlandırırız. Ama yine de zekadan bağımsız değil. Bu bağlamda şiir, son  derece somut bir şeydir. Genel geçer kanaatin aksine, zihne dayalı bir spekülasyon değildir şiir. Yaşadıklarımıza karşılık gelir ve bu yüzden beşeri bir edimdir o.

     Şiiri her gün karşılaştığımız davranışlarla bir ve aynı göremeyiz. Alışılmadık bir iletişim biçimidir şiir. Kelimeyi kendi doğallığına bırakır ve bu bırakışta biz, birçok anlam boyutlarına kulaç atarız. Şiir insanı sarsar. Şiir sayesinde bilincimiz tetikte durur ve medeniyetin belâlarına duçar olan şuurumuzun dinç ve diri kalmasını ve hatta her günü yeniden bir tazelenişle karşılamamızı, her gün yeniden doğmamızı sağlar. Şiir insanı sağlar. Bir başka bağlamda şiirin açtığı yolda millete giden dinamik işaretler bulunur. Diğer taraftan şiir, bireysel, kendine özgü bir uğraştır.

 

Dilin Kalbinden Konuşmak

 

    Hareketlerimizin belirsiz hale gelmesinin sebebi, kelimelerin ağırlığının yitirilmesi, anlamlarının belirsiz oluşudur. İnsan ve kelime, insan ve dil, birbirine kopmaz bağlarla bağlıdır. İnsanı kavramanın en temel yolu, kelimelere yüklenen anlamdır aslında. Varoluşumuzu dil ve ifade araçlarıyla kavrar, açıklığa kavuştururuz. Paz’ın dediği gibi, " insan kelimelerden, kelimeler de insandan oluşur." Kelime olmadan insanı kavramamız mümkün değildir. Kelimeler de ölümlü varlıklardır, insanlar gibi doğar , büyür ve ölürler. Kelimelerin insan varlığını açığa çıkartıcı işlevleri vardır. Bu yüzden Cemal Süreya, "şiir geldi kelimeye dayandı" diyecektir. İkinci Yeni şiirinde, insan dünya üzerindeki yerini kelimeyle betimleyecektir artık. "Varlık endişesi"ni kelimelerle dillendirecektir. Kelimenin şiir içinde önemi ve değeri, aslında insanın kendi önemi ve değeridir. Paz’ın düşüncesi, kelimeye verdiği önem ve yaptığı vurgu, yukarıdaki ifadelerimizi destekler mahiyettedir: "Sözcük insanın kendisidir. Sözcüklerden oluşuruz bizler. Sözcükler bizim tek gerçekliğimizdir, en azından gerçekliğimizin tek kanıtı." Kelimelerin bu şekilde önemi, dil olmadan da bir anlam ifade etmez. Gerçekliğimizi açıklamak için dil’e başvururuz. Eğer dil’e bağlı kalmak, anlamımızı ifadeye kavuşturmak istiyorsak dil’i kullanmak zorundayız. "Dilden kaçamayız " der, Paz. Sessizliğin bile ifade ettiği bir şey vardır. Kelimelerin kalbinden konuşan şairin sessizliğine bir anlam vermek istiyorsak dil’in kapısına gelmek gerekiyor. Şair, kelimeleri de yedeğine alarak dil içinde, dil’in kalbinden konuşur. Varoluşumuzu açıklamanın temel koşulu dil’dir. Varlığımıza sahih bir anlam katmak istiyorsak dil’in imkânlarından faydalanmamız kaçınılmazdır.

 

    Şair, dile, hayati olan özü yükler. Bu dil’in, bu dil’in malzemesi ile inşa edilen şiirin, bizim için vazgeçilemez oluşu, yaşamamızın olmazsa olmazlarından oluşu, yüklenen bu şiirsel öz dolayısıyladır. Yine de dil’i fetişleştiren bir tutumdan uzak durmalıyız derim ben. Alışılmadık ve yeni şiir dilinin dolaylarında  hayata bakan bir taraf hemen her zaman olacaktır. Bu da çağdaş bir konuşma biçimi olan şiir için hususiyetli bir konudur. Yeni bir şiir dili, konuşmaya dayalı bir şiirdir. Paz’a göre "konuşma şiirin özü ve yaşam kaynağıdır fakat şiirin kendisi değildir." Şiirin genelini kapsayan ritmik düzenleniş itibariyle konuşma , kaynağını halktan alır. Halktan kaynaklanan bir konuşma biçimidir şiir, ama bütünüyle halkın konuşmasından ibaret değildir. Şiirde her yenilik konuşmayla, konuşma diliyle başlar. T.S.Eliot bu konuda manidar bir fikir öne sürer: "Şair hayatiyetini halktan alır ve karşılığında halka hayat verir." Cemal Süreya da "Konuşma dili şiirin mayasıdır.", der. Yeni şiir, yeniliğini, çıkışını, gerekçesini, istikametini buralarda aramalı, buradan bir yenilik arayışına girmelidir.

 

    Kısaca özetleyecek olursak, alışılmadık ve yeni bir şiir dilinin inşası; ancak dil’i,dildeki lirizmi, epik sesi, anlamı, etkinliği, anlamın insanca dışavurumunu, bu toprakların ruhuna eğilerek, bu toprakları ‘bu topraklar’ yapan değerleri sahiplenerek, yeni bir bütünlüğe kavuşturmak, şiiri insan ve hayatla irtibatlı kılmak, süreçsel yeni yapılandırmalarla mümkün hale gelecektir. Anlamsal bağ, insan ve hayatla önem kazanır. Bu ise ciddi bir millet meselesidir.

 

 

    

 

   

 

    

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

MÜCADELECİ ŞİİR-2


30/5/2009 · Kategori: Denemelerim

                                                        MÜCADELECİ  ŞİİR - 2

 

    Şiir , en nihayetinde, insanın kendiyle bir hesaplaşma denemesidir. Şair , kendiyle hesaplaşırken aynı zamanda-ön planda veya arka planda- içinde yer aldığı ya da tanığı olduğu çağıyla, buna koşut olarak birlikte bulunduğu, ilişki kurduğu veyahut çatıştığı insanlarla hesaplaşır. Bu insanlardan mürekkep toplumla da  bir alıp-veremediği vardır şairin. Onun derdi, ‘nasıl bir hayat yaşamalıyız?’ ve ‘bu hayatın anlamı nedir?’ veya ‘nasıl olur da hayatımı daha anlamlı kılabilirim?’ sorularıyla bütünleşen bir muhtevaya sahiptir. Şiirin ihtiva ettiği, özünde barındırdığı bu ‘çatışma’ , şair için tetikleyici bir unsur olmasının yanı sıra,eserin hem gerek şartı hem de yeter şartıdır. Gerek şartıdır çünkü, ‘çatışmasız’ bir şiir, baştan uyumluluğu kabul etmiş demektir. İtizal etmiş bir dünyanın kaosuna aş taşımak, şiirsel onurun kaldıramayacağı bir basitlik, bir düzeysizleşme ve bir soysuzlaşma belirtilerinden başkaca bir anlama sahip değildir. Şair , uyumluluğu seçmekle bu rezil-mutezil dünyayı onaylamış olur aynı zamanda. Bu ise şairin ölümü ve şiirin tekdüzeleşmesiyle sonuçlanır. Bu sonuç, işlevsizlikle yüklüdür ve şiiri kendinde başlayıp kendinde sona eren bir amaçsızlıkla mühürler. Bu kaygısızlıktır,bu kayıtsızlıktır,bu karşılıksız kalmaktır, bu vurdumduymazlıktır.

 

   Yeter şartıdır çünkü, şiirin içinde ‘cedel’ olması ve mücadeleci bir atmosfer içermesi,bizim aynı zamanda onun bu karmaşık ve çatışmalı iklimine yönelmemize,duygu ve düşüncelerimizi eserin havasında seyretmemize, giderek bu eserin dünyasına komşu olmamıza kapı aralayacaktır. ‘Cedel’ , şiirin can alıcı noktasıdır. Cedelleşen  şiiri okumakla, biz aynı zamanda hayatın anlamına yönelik tasavvurlarımıza dair bazı tutanaklar elde ederiz. Sağlam bir kulpa tutunmaktır bu. Hayat durmayan enerjisiyle karşımızda durmakta:Hareket ve atılım. İç dünyamız birçok basınç ve itkiyle bizi eyleme zorluyor. ‘Bu böyle değil’ diyoruz, şiiri okumakla, ‘bu böyle olmamalı’. ‘Bunun bir sonu olmalı’ diyeceğiz giderek. Zira şair, zulme uğramış biridir, dünyanın gidişatından rahatsız olmuş kişidir. Uygarlığımız bize bunu söylüyor;uygarlığımızın özünde atılım vardır,kimliğimiz ve kişiliğimizle haklılığı aramanın yoluna düşmüşüz çünkü. Şiir de bir hak arama dilidir. Haksızlığa meydan okuma tavrıdır şiir. Her şairin ruhu kelimelerle bilenir. Cedelleşen şiirin inşacısı olarak şair,zulme uğramış olmakla, kelimeyi kızgın bir demirle tutuşturarak çağın ruhuna meydan okuyan bir karakter anıtı olur. Bir şahsiyet abidesidir. Cedelleşen şiirin ilk ateşleyicisi, ilk inşacısı,ilk oluşumcusu Mehmet Akif ve şiiridir bu yüzden. ‘Hakkın sesleri’ şiiri, cedelleşen şiirin mücadeleci ruhunun varoluş gerekçesidir. Bizler Akif’in şiirine tutunarak güç alabiliyoruzdur,eğer hala ayaktaysak.. Temel dayanağımız Akif’in İstiklâl Marşı şiiridir. Millet olarak neyi kaybettiğimizi hatırlamanın yolu , İstiklâl Marşı şiiri üzerine yeniden düşünmektir. Tekrar ayağa kalkmanın koşulu budur. Hemen her zaman cedelleşen şiirin hareket noktası, Akif’in ruhu ve abideleşen şiiri olacaktır.

 

     Kendimizi tanımakla elde edeceğimiz birikimin bir ucu çağın ruhuna nüfuz etmek oluyor,çağı tanımak, giderek çağının tanığı olmak diğer bir ucu. Çağımızın içinde bize konum sağlayan,şiire yüklediğimiz anlam ve şiirin içerdiği çatışma öğeleridir. Tanıklıklarımızdır bize konum sağlayan. Bizim nasıl yaşacağımıza  karar veren düzenlerin,sistemlerin zulmüne tanıklık,öncelikle. Savaşlara ve kıyımlara tanıklık. Cinayetlere ve yıkımlara, umutsuzluğa ve karamsarlığa tanıklık. İnsanın insanı aldatmasına tanıklık. İnsanın insan-altına düşüşüne tanıklık. İnsanın ahlaken yozlaşmasına tanıklık. İnsanın Tanrı’ya yabancılaşmasına tanıklık. Kendisine ve çevresine ördüğü duvarlara tanıklık. Soykırıma  ve özkıyıma tanıklık. Çıkmazlara ve labirentlere tanıklık.

 

    Şairin kendiyle hesaplaşması, dünyayı yaşanmazlaştıranlarla hesaplaşmayı sembolize eder. Siz  şairi kendiliğine yönelik kaygılarına bakıp ‘bireyci’ sıfatıyla niteleyebilirsiniz. Bu toptancı bir bakıştır haddizatında. Şiirin özüne girememekten doğan bir kör bakıştır. Şiire mahsus kaliteleri unutmadan şair, tanığı olduğu çağını niteliyordur aslında,betimleri çağa yönelik, çağın sunduğu köksüz insan profilini resmediyordur, düpedüz çağını şiirsel anlatım biçimleri kullanarak anlatıyordur. Şairin hikayeleştirdiği macera, genelde tüm insanlığın macerasıdır. Şairin trajedisi, insanlığın trajedisidir. Hayat çünkü şiir yoluyla bir serüven duygusu baz alınarak dile getirilmektedir. Savaşın ortasında yapayalnız kalan bir çocuktur şair, parçalanan gövdedir, haykıran, ünlemlerle dolu sesi dolaşır çağın helezonlarında. Bu bağlamda ‘cedelleşen şiir’ in sorumluluk yüklü bir şiir olduğunu söylemek durumundayız. Zira sorumsuz şiir, bütün şiir-dışı desteğe rağmen ömrü kısadır. Hesaplaşma , en nihayetinde çağımızın vazgeçilmez niteliklerinden biridir.

                                               Mustafa CELEP

 

 

 

  

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

YENİ BİR DİRİM HABERCİSİ:ORUÇ VE RAMAZAN


27/9/2008 · Kategori: Denemelerim

                         YENİ BİR DİRİM HABERCİSİ:ORUÇ VE RAMAZAN

 

   Oruç ve Ramazan,içinde bulunduğumuz varoluş macerasının aslını-esasını yeniden düşünmek için bize yeni bir imkân sunabilir.Kırgınlıklar,yeniden inşa etmeler,sıkıntı,neşe ve hüzün gibi ruh halleri,benliğimize kilit vuran olumsuz yönlenmeler,insanlığımızın yıpranan ve pörsüyen yanları,kaç kalbi kırıp kaçını onardığımız,vaat ettiğimiz gül bahçeleri,mesafeler,mesafeli duruşlar,bodoslama daldığımız kasaba lokantaları,anılar,çarpışan kemik sesleri,çekimser durduğumuz şehre yürüyüşler,bir idealin yaşatılması adına dökülen zihin terleri vs. vs. Tüm bunlarda dikkati çeken;bir ‘kök fikri’nden yoksun oluştur.Temellerin sağlam tutulamayışı,bir Temel İlkeden uzak duruş,yaşadığımız ‘Gerçek Zaman’ ın bilincine varılamayıştır aynı zamanda.Üstad Sezai Karakoç’ a göre ‘gerçek zaman’ ‘oruç’ladır.Biz sükûnetimize,tenhalığımıza ulaşmak istiyoruz.İsteğimiz samimiyet yüklüdür.

  

   Metropol şehirlerde tutunamayanların sağlam bir kulpa,zengin bir hazineye,ruh hazinesine (gönül zenginliği der buna yol ehli) ulaşması,bunun yanında,küçük/dar ve karanlık kasabalarda sıkıntının bunaltısını yaşayanların da  genişliğe kavuşacağı,en büyük umudumuz.Öyle irad ediyoruz ki oruç bir ‘‘ruh şöleni’’ dir.Gönüllerin bayramı.Lirik bir şölen.Ve ilk bakışta tanınmak istiyoruz:Yüzümüz ‘nûr’ ile aydınlanmalı. ‘Oruç’ ile olgunlaşmak,oruç ile kendimizi tanımak istiyoruz.Kendimizi idrak ettiğimiz ân,orucun bizde biriken anlamı billurlaşacak, ‘kök’lerimiz serinleyecektir.

  

   Yitirişler her zaman hüzün veriyor.Kim kaldı şimdi dağ gibi devrilmeyen ‘irade’lerden, ‘şuur’lardan, ‘hafız/a’ lardan,insan oluşun anlamına varan mücadele erlerinden,oğullarının rızkı için tepeden tırnağa ‘ter’ kesilenlerden,iz’an sahiplerinden,geniş görüşlülerden,kutsal için dalgalanan okyanus yüreklilerden,hani nerede kaldılar;oysa küçük bir oğul sızısı bırakıp gittiler onlar,nûr içindeler,nûra batmışlar,bir ağaçtır onlar;kökleri bu güne,ta oruca kadar uzanırlar.

 

    Her oğul ‘metafizik bir ışık’ tır babanın gözünde.Bu ise ‘oruç’ladır,orucun aydınlığıyladır daha çok.Oruç, oğulun gözüne ,baba yanında bulunduğu için,daha bir gerçek görünür; ‘gerçek’ ten daha ‘gerçek’.Zamana sahiciliğini veren,orucun anlamıdır,Sezai Karakoç,bu duruma,gerçek bir şair olarak kayıt düşer:

  

   ‘‘Gerçek gün doğuşu,gerçek kuşluk;gerçek öğle;gerçek ikindi;gerçek akşam ve gün batışı,gerçek gece ve yatsı,Oruçla.’’

 

    Oruç metamorfozdur.Her yönüyle insanı dönüştürür,yüreği ve kalbi dezenfekte eder,tazeler,yetiştirir ve olgun bir kalıba sokar.Özgürlüğün içe doğru olduğu bir biçim ve öz güzelliğidir bu.İnanç erinin ruhu yepyenidir artık.Yeni bir söz,daha biçimlidir dile ve kalbe dökülürken.Oruç dolayımında ruh/öz yıkanır,canlanır,ve yine oruçladır ki özümüz dirimsel bir güç kazanır.

 

    Oruç ,Sezai Karakoç’un ifade ettiği anlamda ‘başka bir dünyanın meşaleşi’ gibidir.Önümüzü aydınlatır,ufkumuzu genişletir,bize yeni bir ruh katar,bizi zengin kılar,kötü eyleme karşı bir kalkandır adeta.Sezai Karakoç,çocuklukta oruçluyken üç duyguyu yaşadığımızdan söz eder:Kutsal korku,kutsal sevgi,kutsal heyecan.Çocuk,Oruç ve Ramazan dolayısıyla ‘Mutlak Gerçeğe’ ,Mutlak/a kanat olur,yüreği yeni bir dirimle sapasağlamdır.Hemen her zaman Oruç ve Ramazan,yeni bir dirilişin habercisi,dirimsel bir güç ve bu anlamda diriliği Mutlak’ın ikliminde yaşamak ve tecrübe etmektir.

 

   Bu evrende varoluş serüvenini yaşayan bizler,her yıl gelen bu ‘‘Ramazan Ruhu’’ yeniden düşünmek zorundayız.Bu düşünce bizi Mutlak/a kanat yapacak, ‘ışıkların zaferi’ni her gün gelen yeni günle seyre dalacağız.Birey olarak da topluluk olarak da zincirlerin kırılıp içe doğru özgürlüğün yolu Ramazan ve Oruçladır.Sanılanın aksine Oruç bizi sınırlandırmaz,ruha doğru özgür bir dalgalanmadır.Aklımızın betonlar arasında yaşaya yaşaya katılaşan/köleleşen yanını kırıp parçalar,Mutlak Varlık’la yeni bir bağ kurar.

   

    Buraya kadar ‘gelmekte olan insan’a yeni öz oluruz umuduyla kaleme aldığım yazımı,yine bir diriliş eri olan Sezai Karakoç’un sözleriyle, ‘gelmekte olan insan’a hitaben bitirmek istiyorum:

    

   ‘‘İşte oruç,külü deşer,betonları kırar,eskiyen dünyayı tazeler,alışkanlıkları elâstikleştirir,donmalarını önler,içgüdüleri pırıl pırıl yapar,insanı melânkoliye düşmekten,yani eşyayla ilgisini kesmekten korur,kâinatı yeniden yaşanmaya değer bir yer haline getirir,insanı yeni doğmuşcasına yaşamaya hevesli,iştihalı bir yeni insan yapar.’’

 

                                                                   Mustafa CELEP

  

 

  

  

   

  

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : edebiyat

ŞİİR VE SORUMLULUK


2/6/2008 · Kategori: Denemelerim

 

 

ŞİİR VE SORUMLULUK

 

   Şairin sızısı,içinde yer aldığı halkın sızısıdır.Çilesi,halkın çilesi;şikayetleri,halkın şikayetleridir.Acı çekmek,sadece acı çekmek,şairi onurlu kılmaya yetebilir.Şairin hissettiği ve yaşadığı bireysel acının anlamı,toplumun hissettiği ve yaşadığı müşterek acının anlamını açıklar,gün yüzüne çıkartır.Bireysel acıyla toplumsal acı arasında mahiyet farkı yok gibidir."Şairin toplum yüzü",bu bütünsellikte yoğunlaşır,bütün bir anlama kavuşur.Sünni şair,hemen her zaman topluma,topluluk ruhuna duyarlı,duyargaları halka çevrilmiş,projektörleri toplumun üzerinde bir şairdir.Bu böyle olmadığı taktirde,kendi muhitimizde,kendi sınırlılığımızla kalakalırız.Yine aynı şekilde 'Şair Adam' veya 'Şiir Adam'ın iler tutar bir yanı kalmaz,beyhude bir anlam arayışına,çetin bir çıkmaza,çetin bir dolambaca ve labirente mahkum oluruz.Şairin bizatihi bir ‘anlam’ı kalmaz,kendi toprağımızda eğleşmeye devam ederiz.Bu böyle sürüp gider.Sorumluluk, ‘anlam’ ile yakından ilintilidir.

   Şiir,insanın ruhunda bir güç,bir dinamizm kaynağıdır.Şair hemen her zaman toplumun bir adım önünde yürür.Şiirden aldığı enerjiyle toplum davranışlarını yönlendirişi,bu davranışlara eylemsellik kazandırması,eyleme tempo tutuşuyla yeni bir umut kaynağıdır.Şair yeni bir menba oluşuyla mühim fonksiyonları icra eder.O,terennüm edici bir muganni,bir sitemci veya övücü bir dalkavuk değil,toplumu yeniden dirilişe götüren bir önder,bir rönesansçı,bir devrimci ve hemen daima bir uyarıcıdır.Toplumların felakete,belaya duçar olduğu zamanlarda şiir,en yüksek derecede bir eylem,bir silahtır.Şiir insan için ve insan adına yeni bir kan ve bir tazeleniştir.Bir yoğrulma,bir dönüşüm,bir devinim,bir hareket ve cesarettir.

    Halk,şairde yaşar ve şairde hayat bulur.Şairin halkın oğlu olarak işlevi,halka dirimsellik aşılamak,dinamizm katmaktır.Halk,sıkıntısını şairde bulur,şairde ve şiirle giderir.Halk,umudunu şiirde dillendirir,ifade imkanına kavuşur.Halkın umut olarak ifadesi,şiirde billurlaşır,kıvama erer,kemal bulur.Şairin olgunluğu,halkın olgunluğu;şairin uçarılığı halkın uçarılığıdır.Şairin toplum içindeki fonksiyonunun en net ifadesini,Sezai Karakoç’un satırlarında buluruz:

    "Şair,bir toplum için başlı başına bir devrimdir.Şairden önceki toplulukla,şairden sonraki topluluk arasında bir fark vardır.O,sanki araya giren garip ve esrarlı bir unsur olarak,cansız toplumu harekete geçirir,onu diriltir.’’

      Halk,şiirde yaşar ve şiirde hayat bulur.Halkın şiirde hayat bulması,onun şaire olan bağı ile ölçülür.Şaire duyarsız bir halkın,hayat damarlarından birinin tıkandığını söyleyebiliriz.Biz yine de cesaretimizi halkın içinden toplayacak,gücümüzü oradan devşireceğiz.Şairin kuvveti,onun halka olan bağlılığıyla,halkın oğlu olmasıyla yoğunlaşır.Yine de şairi ciddiye almayan bir halkı,bir topluluğu ciddiye almak zorunda değiliz.Aynı şekilde halkı,topluluk ruhunu gözetmeyen bir şair de önemsel değildir.

      Şair,milletini savunmak zorundadır.Çünkü "sözcüsü" ve gerekirse "yol göstereni" olmuştur şair.Şiirlerinde topluluğun nabız vuruşlarını duyurmayan bir şairi de önemsel kabul edemeyiz.Şairin ciddiyeti bir halkın ciddiyetidir aynı zamanda."Atan nabzı,çarpan yüreğidir."

     Şair,milletle olan bağını tazelemesi gerekiyor.Bir halkın kalbi olarak şaire bundan başkası yaraşmaz.Şiir,sorumluluktur.Şair de hem şiire yani sanatına,hem de varoluşunu borçlu olduğu,yeniden doğuşuna teminat olan millete karşı sorumludur.Bu toprakları "bu topraklar" yapan değerlere karşı sorumludur.Bir halkın kurtuluşuyla bir şairin esenliğe kavuşması arasında çok sıkı bir bağ var.Bu bağın ifadesini,en yoğun söyleyişini,en keskin ve kesin sözcüğünü,en açık,en yalın ve en net anlatımını şiirde ve onun inşacısı olan şairde,onun zihin dağarcığında,onun ruh evreninde,onun gönül dünyasında buluruz.Sezai Karakoç’un ifadesiyle:

    "Şairi olmayan millet yok demektir.Şairlerini görmeyen millet,kendini görmüyor,şairlerini yaşamayan millet,yaşamıyor demektir."

     Şairin kriz hali,toplumun resmi gibidir.Toplumsal tablonun puslu görüntüsü,şairin tavır ve tutum olarak net bir fikre,bir berraklığa kavuşamadığını telkin eder.Tablo netse,şair doğrudan ifadeye,direkt söyleyişe sahiptir zaten.Böylesi bir mütekabiliyet,daha çok duyarlılık alanlarını ilişkilendirir.Bu ilişkilendirmenin birinci sacayağını kalp-zihin uyumu oluşturur.Temelde bir düşünce-davranış bütünlüğü gözetilmiyorsa,yazılan şiire ‘yazılmasa da olurdu’ tespitini yapmak için fazla cesur olmaya gerek yok sanırım.Şairin ‘anlam’ı,milletin anlam dünyasında mevcuttur.Şairin bireysel dirilişi de,zihinsel ve ruhsal kalkınması da bu milletin dünyasında ete kemiğe bürünür.İkaz eden de yönlendiren de şair!Ruha işleyen de kalbe resmeden de şair!

   Şairin ‘reklam’a gelmeyen,görüntüyle uyuşmayan bir tarafı var.Görselliğe en yakışıklı cevabı şair verir.Bu cevap;şairin yapıtı,şiiri,şiirindeki tavrı,şiirinde netleşen sorumluluğu,şiirindeki duruşu,tutumu ve sesidir.Bu yüzden yüksek tonda ve erkeksi bir sesi olmalı şiirin.Bu ise konuşmayı,doğrudan konuşmayı öncelemekle olur.‘Konuşmak’,sorumluluk alan bir kaynaktan devşirilmeli.Şiirin,bir temel fikri,bir ana fikri,içinde devineceği bir atmosferi olmalı.Böylece,sorumluluk alan şiir,mesele taşıyıcı bir güce ulaşabilir,sağlam temellere,sağlam dayanaklara,bu şekilde,bu ölçütlerle kavuşabilir.Bu şiir,sorumluluk almanın en onurlu duruşunu sergileyebilir ve ancak bu şiir,milleti adına söz alabilen bir şiir olabilir.Çerçevesini çizdiğimiz bu şiiri bekleyen tehlikelere karşı Sezai Karakoç’un yaptığı uyarılar dikkate şayandır:

    "Çağa karşı direnmeli.O,asla çağdaş değildir.Çağdan ileridir hep.Ona "çağdışı" ya da "geri kalmış" gözüyle bakacaktır çoğu kez çağ.Aldırmamalı buna.Çağ,ondan,hiçbir şey vermemek karşılığında,her şeyi ister.Onun ruhunu,geleceğini ister.Geçici ün için gerçek ve sürekli ününü ister.Doğar doğmaz ölen alkışlar karşılığında,gelecek çağları dolduracak alkış çınlayışlarını ister."

     Şairin sorumluluğu noktasında karşımıza çıkan ilk mesele,"şairin görevi" meselesidir.Şairin yaşadığımız çağda görevi nedir öyleyse?Standartlaştırılamayan,suratına bir damga basılamayan,göğsüne bir sayı iliştirilemeyen şairin görevi nedir?Sezai Karakoç’un ‘şairin görevi’ noktasında ifadelerini önemli buluyor ve adeta prensip olabilecek nitelikte görüyoruz:

    "İdeolojilerin,sistemlerin,süper güçlerin şairler ordusu olmamalı.Şair,kendisi bir süper güçtür.Bunu unutmamalı.Onu bir Donkişot olarak nitelendirebilirler böyle davranırsa.Varsın olsun,onlar da dev değil,yeldeğirmenleridir.Bir gün yel kesilecek ve değirmenler dönmez olacaktır."

    Ölüm,intihar ve çıkmaz kelimeleri,şairin sesi ve çağımız söz konusu olduğunda birbirine bir anlam bağı ile bağlıdır.Şairin çıkmazı,çağın çıkmazını imler.Şairin sesi,çıkmaz kaçınılmaz olduğunda,tonu yükselir,a-tonal bir vaziyet alır ve birdenbireleşir ve önem kazanır.Ölüm ve intihar,çağın rengini verir veya çağın rengi intihara ve ölüme akseder.Şairin görevi bu kaosa düzen vermektir.Çıkmazlara su serpmek,insana bir çıkış yolu önermektir,yine şiirin işaret taşlarıyla olacaktır bu.Şiir umuttur çünkü,her şeyiyle ama her şeyiyle.

 

 

                                                                    Mustafa CELEP

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : edebiyat

ŞİİRDE ANLAM ARAYIŞLARI


25/5/2008 · Kategori: Denemelerim

1.Şiir, Düşünme Edimi ve Gündelik Hayat

Şiir,gündelik hayata açıklık kazandırabilir.Şiir dediğimiz insan uğraşı,gündelik hayattan ayrı ve bağımsız bir oluşum süreci değil.Bir demirin halkaları gibi iç içe ve bütün.Parçalanmış bir şuurdan bütün bir şuura ulaşmak istiyorsak şiir uğraşına da bütüncül bakmalıyız.

Şiir ve gündelik hayat nasıl birbirinin tamamlayıcısı ve besleyeni ise,düşünme edimi ve zihinsel etkinlikler de birbirine kopmaz bağlarla bağlıdır.Düşüncenin şiirini yazabilmenin imkanı var mı,ya da, düşündüklerimizi şiir bütünlüğünde sunabilir miyiz? Eğer sunuyorsak yanlış bir yoldayız demektir.Bunun için nesir(düzyazı)en ideal yazı formudur.Yine de şiir uğraşının sahiciliği,düşünme eyleminin dışında anlamına kavuşamaz.Bizatihi şiir,düşünmeyle(akletme)anlam kazanır.Burada da önemli olan düşünce-davranış bütünlüğünü gözetmektir. Böylece şiir ile düşünce/düşünme edimi arasında çok yakın ve birebir ilişkinin olduğu sonucuna varıyoruz. Bu iki uğraş alanı arasındaki yakınlığa bakarak,şiirde alttan akan bir düşüncenin varlığını yadsımayan bir noktaya varırız.Aynı şekilde şiirin temel bir hükmü,daha doğrusu sağlam bir düşünce temelinin olması gerektiğini düşünebiliriz.Şiir önermelerle yazılmaz,bu doğru.Bu doğruya bir doğru daha eklememiz gerekiyor:Biz bir düşünceyi doğrulamak için şiir yazmayız. Pek yüksek ideallerimiz ,cezbedici tasarımlarımız olabilir.Yine de hakikatin bilgisini sunmaz şiir, hakikate giden yolda hangi anlamlara işaret edilir,şiir bize bunun bilgisini öğretir.Şiir açık açık bağırmaz,işaret eder ve hissettirir.

Şiir yazarak ve okuyarak gündelik hayatın eleştirisini yapabilir,gündelik hayatın daha derin bir mahiyet taşıması için şiire gideriz.Düşünür olmak,düşünceyi düşlemek,düşünceye hayatımızda önemli bir yer açmak ve bunun şiirle olan bağlantısını kavramak için İngiliz edip T.S.Eliot’a kulak verelim:

"Bir büyük yazarın bilgeliğinin en büyük kanıtı,yapıtlarıyla uzun boylu tanıştıktan sonra,şöyle söyleyebilen kimselerin tanıklığıdır:Onunla bir süre birlikte olduktan sonra,ben de kendimi bilge bir kişi gibi duyuyorum.Bilgelik mantık önermelerinden daha derin bir düzeyde iletebileceği için,bilgeliğin iletişimde bütün diller yetersiz kalır;belki bilgeliği iletmeye en yeterli dil şiir dilidir.Büyük bir şairin bilgeliği yapıtlarında saklıdır;bilgeliğin ayırdına varırken kendimiz daha da akıllı oluruz."

Şiir katıksız bir tefekküre dalıştır.Şiirin, bizim en insani yönlerimizi açığa çıkartan işlevinin yanısıra dünyada bulunuşumuza bir anlam verip özümüzün gürleşmesine katkısını da söz konusu edebiliriz.Dünyada tuttuğumuz yer itibariyle şiirin kazandırdığı;bir sahicilik,bir sarihlik,bir huzur ve sükunettir.Şiir bizim anlatamadığımızdır.Anlatamıyorsak şiire gideriz.Medeniyetin başımıza saldığı belaların bertaraf edilmesi için şiirin sükunetine sığınırız.Şiirin sesi kendi sesimiz olduktan sonradır ki en dipteyizdir artık.

Şiir bir anlamda insanın kendiyle bir karşılaşma denemesidir.Kendini ciddi bir şekilde muhatap alan bir insan,şiiri de aynı ciddiyetle karşılayacaktır.Hayatımıza ne kadar önem verirsek şiire de o kadar önem veririz.Savruk bir üslup,yaşadığımız ,içinde yer aldığımız hayatın da aynı şekilde savruk ve karmaşık olduğunun göstergesidir.

Sahip olduğumuz düşüncelerin sağlamlığının muhasebesini şiirde yapmayız.Zihniyetimizin bir ürünü değildir şiir.Bu bağlamda şiir ve düşünce arasındaki ilişkide mihenk taşı diyebileceğimiz nokta,‘çağdaş eleştirel güç’diye tanımlanan,yazdığımız şiiri sığlıktan,güdüklükten ve yüzeysellikten kurtaran,şiirin dirimsel-düşünsel atılımıdır, diyebiliriz.

2.Şiir ve toplum karşısında otantik bir anlam arayışı

"Şairin sözcükleri aynı zamanda kendi toplumunun sözcükleridir"(O.Paz)

Toplumdan kopuk bir şiir düşünülebilir mi? Toplumla ilgiler kurmayan bir şiirin gerçeklik değeri nedir?Herşeyden önce şiir,kasıtlı bir iradenin ürünüdür.Diğer taraftan şairi ve ürününü,içinde yer aldığı toplumun yaşama şartlarından,kültürel ve siyasi yapısından vareste düşünemeyiz.Şiiri besleyen,toplumun içinde cereyan eden olaylardır biraz da.Kadim zamanlarda topluma(topluluğa)yön gösteren bir konumu üstlenen şairler, günümüz toplumunda bir memurdur artık.İmar eden bir memur değil,toplumda ne gibi bir işlevinin olduğunu sorgulamayan bir memur.Şiiri besleyen bir toplumdan bahsediyoruz,toplumu besleyen bir şiirin sözü edilebilir mi?Ne yazık ki hayır.bu yeni zamanlarda toplumun şiire ihtiyacı yok ya da şiir okuma ihtiyacı hissetmeyen,hayatında şiire hatırı sayılır bir yer açma niyetinde olmayan bir toplumun üyeleriyiz. Şiirin meseleleri ile toplumun meseleleri arasında bir kan bağı kuramıyoruz.

Yaşadığımız toplumsal ve ekonomik şartlar,hızlı bir koşuşturmacaya dayalı,daha çok kazanç elde etmeye,daha rahat bir hayatın imkanlarına odaklı,maddeye,maddi kavrayışa,maddenin el üstünde tutulduğu bir ideale yazgılı şartlar.Böyle bir toplumda şiirin toplumdan beslenmesi ancak ilişkiler düzeyinde olur.Bu düzeyin ifadesini İsmet Özel’de buluyoruz: "İnsanın insanlarla olan bağlantısı ve insanın çevresiyle olan ilişkisi yüzünden yüreğinde,kafasında beliren çatlak belli bir duyarlık sahibi herkesi şiir okumaya muhtaç hale getirir.Getirmiyorsa artık kafaların,yüreklerin yerli yerinde bir işleyişi kalmamış demektir"

Şairin toplum içindeki yalnızlığını neyle açıklamalı?Bu açılamaya en isabetli kelime ‘çöküş’ kelimesi olabilir ancak.Toplumun en hassas yerindeki tehlikeyi sezebilen bir duyarlılık ustasıdır şair.Duyargaları topluma,adeta kalbine çevrilmiştir.Toplumların çöküş zamanlarında en gür,en yüksek,en tiz ses şairlerden yükselir.Akif’in şiiri,buna en çarpıcı örnektir.Akif’in şiiri("Hakkın Sesleri" şiiri)topluluk karşısında yüksek sesle okunabilen şiirlerdir.Bu anlamda modern epiğin ilk örneklerini oluşturur:

"İlahi,altı yüz bin müslüman birden boğazlandı…
Yanan can,yırtılan ismet,akan seller bütün kandı!
Ne masum ihtiyarlar süngüler altında kıvrandı!
Ne bikes hanümanlarişte,yangın verdiler,yandı!
Şu küllenmiş yığınlar hep birer insan, birer candı!"

Akif’in, şiirlerinde kullandığı kelimeler,kendi toplumunun kelimeleridir aynı zamanda.Octavio Paz’ın ifade ettiği gibi "Bireysel dil,şair tarafından biçimi değiştirilen veya sırları ortaya saçılan ortak dilin kendisidir."Mehmet Akif,içinde yaşadığı toplumun dil hazinesinden kelimeler devşirmiş,karşılığında da topluma hayat vermiştir.Günümüzde bu karşılık gelen hayatiyetin,kan pompalamanın sahiciliğine ve besleyiciliğine şahit oluyor muyuz acaba?Özcümle,içinde yaşadığı topluma hayat veren bir şairden bahsedebilir miyiz?

Biraz dışarıdan bakıp düşündüğümzde,toplumun çok ciddi hastalıkların pençesinde olduğunu görürüz.İfade imkanlarını zorlayan çalkantılı bir süreçten geçiyoruz.Şiir-toplum ilişkisini sahicilikle kavramak zorundayız.İsmet Özel’in,her şairin tek başına cevaplamasını istediği o can alıcı soruyu bir kez daha sormalyız derim ben:

"Şair içinde yer aldığı halkın neyidir?''

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : edebiyat

ŞİİRDE ANLAM ARAYIŞLARI


20/12/2007 · Kategori: Denemelerim

ŞİİRDE ANLAM ARAYIŞLARI

 

 

1.Şiir,Düşünme Edimi ve Gündelik Hayat
 
     Şiir,gündelik hayata açıklık kazandırabilir.Şiir dediğimiz insan uğraşı,gündelik hayattan ayrı ve bağımsız bir oluşum süreci değil.Bir demirin halkaları gibi iç içe ve bütün.Parçalanmış bir şuurdan bütün bir şuura ulaşmak istiyorsak şiir uğraşına da bütüncül bakmalıyız.
  
      Şiir ve gündelik hayat nasıl birbirinin tamamlayıcısı ve besleyeni ise,düşünme edimi ve zihinsel etkinlikler de birbirine kopmaz bağlarla bağlıdır.Düşüncenin şiirini yazabilmenin imkanı var mı,ya da ,düşündüklerimizi şiir bütünlüğünde sunabilir miyiz?Eğer sunuyorsak yanlış bir yoldayız demektir.Bunun için nesir(düzyazı)en ideal yazı formudur.Yine de şiir uğraşının sahiciliği,düşünme eyleminin dışında anlamına kavuşamaz.Bizatihi şiir,düşünmeyle(akletme)anlam kazanır.Burada da önemli olan düşünce-davranış bütünlüğünü gözetmektir.Böylece şiir ile düşünce/düşünme edimi arasında çok yakın ve birebir ilişkinin olduğu sonucuna varıyoruz.Bu iki uğraş alanı arasındaki yakınlığa bakarak,şiirde alttan akan bir düşüncenin varlığını yadsımayan bir noktaya varırız.Aynı şekilde şiirin temel bir hükmü,daha doğrusu sağlam bir düşünce temelinin olması gerektiğini düşünebiliriz.Şiir önermelerle yazılmaz,bu doğru.Bu doğruya bir doğru daha eklememiz gerekiyor:Biz bir düşünceyi doğrulamak için şiir yazmayız.Pek yüksek ideallerimiz ,cezbedici tasarımlarımız olabilir.Yine de hakikatin bilgisini sunmaz şiir,hakikate giden yolda hangi anlamlara işaret edilir,şiir bize bunun bilgisini öğretir.Şiir açık açık bağırmaz,işaret eder ve hissettirir.
   
      Şiir yazarak ve okuyarak gündelik hayatın eleştirisini yapabilir,gündelik hayatın daha derin bir mahiyet taşıması için şiire gideriz.Düşünür olmak,düşünceyi düşlemek,düşünceye hayatımızda önemli bir yer açmak ve bunun şiirle olan bağlantısını kavramak için İngiliz edip T.S.Eliot’a kulak verelim:
 
        "Bir büyük yazarın bilgeliğinin en büyük kanıtı,yapıtlarıyla uzun boylu tanıştıktan sonra,şöyle söyleyebilen kimselerin tanıklığıdır:Onunla bir süre birlikte olduktan sonra,ben de kendimi bilge bir kişi gibi duyuyorum.Bilgelik mantık önermelerinden daha derin bir düzeyde iletebileceği için,bilgeliğin iletişimde bütün diller yetersiz kalır;belki bilgeliği iletmeye en yeterli dil şiir dilidir.Büyük bir şairin bilgeliği yapıtlarında saklıdır;bilgeliğin ayırdına varırken kendimiz daha da akıllı oluruz."
 
       Şiir katıksız bir tefekküre dalıştır.Şiirin, bizim en insani yönlerimizi açığa çıkartan işlevinin yanısıra dünyada bulunuşumuza bir anlam verip özümüzün gürleşmesine katkısını da söz konusu edebiliriz.Dünyada tuttuğumuz yer itibariyle şiirin kazandırdığı;bir sahicilik,bir sarihlik,bir huzur ve sükunettir.Şiir bizim anlatamadığımızdır.Anlatamıyorsak şiire gideriz.Medeniyetin başımıza saldığı belaların bertaraf edilmesi için şiirin sükunetine sığınırız.Şiirin sesi kendi sesimiz olduktan sonradır ki en dipteyizdir artık.
 
     Şiir bir anlamda insanın kendiyle bir karşılaşma denemesidir.Kendini ciddi bir şekilde muhatap alan bir insan,şiiri de aynı ciddiyetle karşılayacaktır.Hayatımıza ne kadar önem verirsek şiire de o kadar önem veririz.Savruk bir üslup,yaşadığımız ,içinde yer aldığımız hayatın da aynı şekilde savruk ve karmaşık olduğunun göstergesidir.
 
      Sahip olduğumuz düşüncelerin sağlamlığının muhasebesini şiirde yapmayız.Zihniyetimizin bir ürünü değildir şiir.Bu bağlamda şiir ve düşünce arasındaki ilişkide mihenk taşı diyebileceğimiz nokta,‘çağdaş eleştirel güç’diye tanımlanan,yazdığımız şiiri sığlıktan,güdüklükten ve yüzeysellikten kurtaran,şiirin dirimsel-düşünsel atılımıdır ,diyebiliriz.

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : edebiyat

Mevlana'nın Sesi,Hakikatin Sesi


3/10/2007 · Kategori: Denemelerim

Mevlana’nın Sesi,Hakikatin Sesi

 

    “Can nedir?Hayırdan,şerden haberdar olan,lütuf ve ihsana sevinen,zarardan yerinip ağlayan şey.

     Madem ki canın sırrı,mahiyeti,insana hayrı,şerri haber vermede…şu halde hakikatten kimin daha ziyade haberi varsa o,daha canlıdır.”

 

         Kimimiz sıkı ve çetrefil ilişkilerin olduğu kalabalık ve yoğun şehirlerde yaşıyor,kimimiz durgun bir deniz yüzeyi gibi billurlaşmış bir sessizliğin ortasında,kendi can’ına,kendi akl’ına,kendi ruh’una dikkat kesilmiş müsekkin bir kıyı kasabasında,kimimiz taşrada bir ovanın bir bozkırın ortasında,tabiatin sükun verici şefkatine mahzar,kimimiz bir otoyol kavşağında araba gürültüleriyle müzmin;‘dünya’ denen macerada yazı’mızı okur,yaşar,sökmeye çalışır,tedris ederiz.Herkes hakikatin yazı’sıyla mühürlüdür bu evrende,saat çalınca tedrisatı tamamlayıp kalkar gideriz.

          Biz kalkıp gitmeden evvel,hakikatin sesini duyduk mu?Bu can alıcı soru,anlaşılacağı üzere, canımıza ilişkindir esasında.Hakikati ne kadar idrak ettik de canımız can’landı?Hayat buldu?Neşv ü nema buldu?Çiçek açtı?Dal budak saldı?Gövdeleşti?Kandı karalandı,bir ses sahibi oldu?Oysa biz hayat denen bu tiyatroyu,kendi sözlerimiz ve rollerimizle süsler dururuz.Bu cangıl,bu karmaşa,hakikatten yoksun veya hakikat yoksulu bir hapishanedir.Karanlığı ışığa çevirmenin yolu görmektir sadece:Hakikati görmek.İşte Mevlana , baştan sona bütün hayatı ve sözleriyle,bizim, hakikati görmemize engel olan şeyleri ortadan kaldırabilen müşahhas bir örnek,hisse alıp hayatımıza yansıtabileceğimiz bir müderris,bir mütefekkir,bir ‘ışık adamı’dır.Yukarıya aldığımız örnek sözün bize söylediği,işaret ettiği şey,bu kaotik ortamda hakikate ne kadar dikkat kesildiğimiz,hakikatten  ne kadar haberdar olduğumuzla alakalı,bizi canımızdan yakalayan bir gerçektir.Gerçektir çünkü bu hayatta sahte roller,yapma tavırlar da var.Sentetikten ne kadar rahatsızlık duyuyorsak,Mevlana’nın sahiciliğine o kadar yakın olacağız demektir.Postmodernizmin bir özelliği de belirsizliktir.Belirsizliğin temelinde sahte bir hayat algısı yatar.Mevlana,bizi esasa,öze çağıran bir ses olması vasfıyla,yaşadığımız belirsizliği netliğe kavuşturacak bir hakikat ışığı,perçinleyen bir damar,sahiciliğimizdir:Hakikatin sesi.

        Hayatımızın canlanması,Mevlana’ya bağlı,Mevlana’ya yani hakikate.Hakikate ne kadar duyarlıysak,hayatımız o kadar can bulacaktır.Yüzümüze kan gelecek,katmanlarımız,bodrum katlarımız,karanlık köşelerimiz ışığa boğulacak,hayatımızın gerçeğine ışık serpilecektir.

         Peki kim serpecek bu ışığı?Hayatımızın gerçeği nedir?Hayatımızın içeriğini dolduran hakikat ise,ışığı serpecek olan biziz.Biz yani kendiliğimiz.Beşeri tecrübelerimiz.Tefekkürümüz.İnancımız.Aynı zamanda bunlar hayatımızın da gerçeğidir.Yani ne olduğumuz.Kim olduğumuz.Ne ile merbut bulunduğumuz.Canımızın mahiyeti iyiliği ve kötülüğü haber vermek ise,anlamımız da burada gizli.Biz,iyiliğin ve kötülüğün bilgisini hakikatten alırız.Bu sese ne kadar ilgiliysek,canımızın hayat bulması o kadar muhtemel hale gelir.Sır,özü fehmedip yaşamakta aslında.Anlayış ve tecrübe:iki deniz feneri.Oysa insan teki,hakikatle çerçevelenmiş bir hayattan uzak ve duyarsız.Hayat gailesi,günlük telaş,modern yaşayışımız,menfaat ve ikiyüzlülükle doldurmuş içeriğini.Sorunlarımızın temelinde,hakikate yönelip yönelmeme ikilemi var.

       Temellerimizi hakikatle karmalıyız,hakikat harcıyla.Öze hassasiyet şart.Pirlerle alışveriş şart.Özümüzü edep rahlesinde pirlerle olan alışverişle güzideleştireceğiz.Yani hakikate hassas olmakla.Hayatımızın can bulması,özümüzün gürleşmesi,bu hassasiyetle imkan dahiline girer.

        Hakikatin hayatımıza açtığı imkan,insan oluş ve İslam oluş imkanıdır.Yani hakikatle mücehhez güzide bir varlık olmak,hakikate hayatımızda açtığımız yer ile mümkündür.

        Modern insan,hakikati görmedi,kendi hakikati olduğu yanlışına düştü.Modern insan ‘hakikatsizliğin’ sancılarını yaşıyor şimdilerde.O halde aydınlığa kavuşmamız,canlanışımız,Mevlana’nın sesine dikkat kesilmekle mümkün.Mevlana’nın yani hakikatin.

 

                                         

                                                      Mustafa CELEP.

 

 

     

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : edebiyat

şiiri savunmak


20/8/2007 · Kategori: Denemelerim

 

                                                                ŞİİRİ SAVUNMAK

                                                                                                                  Ahmet Güntan’a

 

     İçinde yer aldığımız çağda şiirin savunulmaya değer bir yanı var.Şiiri savunmak, özgürlüğü savunmaktır.Peki nedir özgürlük?Özgürlük kavramı, bizi hangi anlam alanına götürür?

     Özgürlük her şeyden önce,bizi, reddedişe götüren,bize ’hayır’ demeyi öğreten bir kavramdır.’Evet’ demenin gönendirici iklimine götürür aynı zamanda .’Evet’ demek,bizi,iyi olanın,olumlu ve ’doğru’ olanın onanmasına,tasdikine ve filizlenişine götürür.’Evet’ demek, içsel manada kötülüğün gövermesine bir engeldir. Biz ‘evet’ diyerek çağın başımıza saldığı belaları onaylamaktan  yana bir tutum sergilemeyiz. Her şeye  rağmen korunması gereken ‘kurtarılmış bir bölge’ vardır.Şiir  ‘evet ‘ ten ziyade  ‘hayır’ dır .Peki neden ‘hayır’?

      Evetin açılımı bizi iyiliğin savunusuna götürmüştü.’Hayır’ demekle belayı, yozlaşmayı, çürümeyi, bayağılaşmayı ve kirliliği defederiz.Zira şiirin dili ‘hayır’ demeye yatkındır. Biz ‘hayır’ demekle hangi anlam alanına ulaşırız?

     ‘Hayır’ demenin rahatsız edici bir yanı var, bu gerçek.Şiirin anlam dünyasında ’hayır’  demek, rahatlığa, konformize bir reddiyedir.Telafisi imkansız yaralar açar ‘hayır’ demek. Yaraya neşter vurmaktır bir bakıma.Dünyanın ruhumuzda açtığı yaraların kelimeye gelmeyen bir yanı var.Şairin, şiirinde ‘hayır’ı dillendirebilmesi, özgürlüğün geniş ama çitlerle çevrili dünyasına adım atmak, keşfe hazır bir yolculuğa çıkmaktır.Şiir ‘hayır’ demekle özün gürleşmesine şiirsel bir katkı sağlar. Özün gürlüğü kulluğun idrakidir. Acziyet:ruhumuzun genişlemesi; fiziğin sınırlarından dışarı taşmaktır. Esas özgürlük, asliyete irticadır; bozulmamışa, saflığa ve anlama dönüş. Kelime kirliliğinin ötesinde ilk anlama. İlk anlam, çarpıklığın bir yana bırakılışı, öze dönüştür.Ruhumuzun içinde deveran eden öze yani. ‘Asl’a , ‘kim’ olduğumuza, kaynağa ve menbaa  dönüş. İlk anlam; modernliğin tavsiyesidir, modern insanın ifsat edici dünyasına dönüş değil.

      İnsan her şeyin merkezi ve efendisi değildir. Ama aynı zamanda alemin özüdür de. İşte şiiri savunmak, bu özden hakaret ederek savunmaktır.Buradan ‘ilk anlama’ kavuşmak, buradan ‘evet’ yada ‘hayır’ demektir. Buradan bir çıkış yolu bulmak, buradan gürleşmeye ve gövermeye çalışmak, çabalamaktır. Tanrı’nın konakladığı yer burasıdır; yani kalp,yani gönül, yani namazgahı ilahi, yani saflık, yani yalınlık ve her şey. Şiirin savunmak, bu özü savunmaktır.Şiir yazmak dünyanın anlamına bir katkıdır.Dünyanın bir anlama kavuşması, bu özden hakaret etmekle mümkündür. Felsefi manada, dünyanın çerçevesi yerinden edilmiştir, imar ve ihya eden yer burası, bu öz .Ademoğlu, Tanrı fikri ve Tanrı sevgisiyle bu özün kök salmasına çabalamakla mükelleftir.

       Şiiri savunmak, insani olanı savunmaktır. Hayatın her alanının çürümeye meyyal olduğu bir zaman diliminde şiirin savunusunu yapmak, haklılığın en büyük teselli kaynağı olduğu fikrine götürür bizi. Şiir haklılığın sesidir,zulme uğrayanların ve mağlupların sesi.Yenilginin, fikre ‘geç kalmış’ bir bilincin dilini buluruz onda. Ama elimizde ve kalbimizde bir kurtuluş reçetesi, bir öz fikri her zaman mevcuttur.

       Şiir insanın özünden hareket ederek insanı fethe çıkar. Şiir keşiftir, insani özün keşfi.Çerçevesi yerinden edilmiş bir dünyanın bir biçime kavuşması. Bir haykırış.Bir ilerleyiş ve harekete geçimedir.Yenilginin ifadesini hükümsüz kılmanın yolu kımıldamak, hareket etmek ve konuşmaktır.

      Şiirin savunusu,sabit bir merkezden hareketle yapılır.Şairin sabit merkezi, onun temel

düşüncesidir.Bir millet bu merkeze sahip olmakla millet olur.Merkezin yerinden kayması millet bazında uçurumun habercisidir.Uçurum yani bir hiç ve değersiz oluşun görünümü. Yozlaşma.Şeyleşme.Körlük.Kendini tanıyamama.Şiir, insana,bir rabıtayla merbut,bir öze sahip olduğunu,bu öze sahip olmakla beraber insan olduğunu ve insan kaldığını,bu özü korumakla insan oluşun anlamına kavuşacağını hatırlatır.Şiirin bellek oluşu,bu hatırlayışın imleriyle doludur.Ve her işaret,insanın özüne ilişkin bir bilgiyle bağıntılıdır.”Varlığın unut umunu” yaşadığımız bu çağda,Varlık’a ilişkin bu bilgi,esaslı bir bağa matuftur.Bu bağla doğar, bu bağla büyür,bu bağla göçeriz.İnsan olmak ve insan kalmak bu bağa olan eğilimle doğru orantılıdır.İnsan,konuşur.Söz sabit bir merkezden,bu bağdan hareket etmiyorsa sis çoğalır,ses buğulanır,insan anlamını kaybeder.

     Şiirsel düşüncenin yurdu,insanın anlamını kazandığı yerdir.İnsan çokluk anlamını kavradığı yerden konuşmaz,bir savaşın sesini duyarız onda.Efendi olmanın diktiği kulelerden seslenir insan,sen-ben kavgası da diyebiliriz buna.”Sen”,bir düşünce ve duygulardan devasa bir bina dikmiştir,”ben” de dikmiştir;göğe meydan okurcasına hatta.Toprakla akraba bir “O” kalmıştır artık .Öz unutulmuş,insan anlamını kaybetmiştir.İnsanlık.tarih boyunca “ben-sen’’arasında gidip gelir.Bir benlik-senlik savaşıdır uzar gider.Öz nerede?Öz insanın kalbinde taşlaşmıştır.İşte şiiri savunmak,bu “çorak ülke”den,bu taş yığınından bir filiz gövertmek, bir fidan çıkarmak,bir ağaç dikmek,bir çınar kök salmaktır.Hayat,kaynağını Varlık’tan alır.Şiiri savunmak,Varlık’ı savunmaktır vesselam.

                                                                                        

 

                                                                                   Mustafa Nurullah CELEP

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

insanın hakikati arayışı olarak sanat


19/8/2007 · Kategori: Denemelerim

İnsanın hakikati arayışı olarak sanat

 

Mustafa Celep

 

"Dil, varlığın evidir"

Heidegger

 

Modern yaşama tarzının tekdüzeliğin­de/monotonluğunda sıkışıp kalan modern bi­rey, kendisi için kurtuluş yolunun ancak sana­tın geniş evreninde iç bunaltısına, saplantısına, tedirginliklerine, karmaşık duygu ve endişele­rine merhem olacak, onu gündelik çarkın ka­rakterini zedeleyici etkilerinden azade kılacak şeyin, bir şiirsel dinamizmle, bir sanatsal atı­lımla mümkün olacağını söyleyebiliriz pekala. Bu kitlesel akışta postmodern yönsemeye karşı sürü olmayı tam tekmil reddeden şuurlu insan, modern bilim, modern devlet ve modern ser­maye tarafından ehlileşmeye karşıt bir tavrın da içerisinde olacaktır. Kendini sorgulayan ve sorgulayıp yaşadığı çağa, yaşadıklarıyla hınca­hınç zihinsel kanallar açan genelde insanlık (ama gene de bir avuç insan) özelde kendine özgü dünyası olan seçkin zihin, tarihin hiçbir döneminde bu denli kuşatılıp pasifize edilme­miştir. Kitle iletişim araçları bu özel insanı bü­tün fikrî melekelerini dumura uğratırcasma kendinden öteye düşürmüştür. Bilgi bombar­dımanı kisvesinde bir yığın fasarya benliğimi­zin derinine kadar inerek, bir elin parmaklarını geçmeyen bir grup eli kalem tutan güruhun da kişiliklerine dinamit koymaktan geri durmu­yor. Peki insanın ruh ve zihin haritalarına bu pervasız saldırının bir savunması olmayacak mı? Edilgen konumda olup kendisine çevril­mekte olan hissiz projektörü bertaraf etmenin bir yolu-yordamı yok mu yani? Bir sığınak mesela, fırtınasız bir liman, müsekkin bir kıyı kasabası? Gündelik yaşantıda mantığı esas alan modern bir bireyin tıkandığı yer neresiydi, diye sorduğumuzda, onun açmazının bir özgürlük vehmiyle bağıntılı olduğu anlayışına varıyoruz. Özgürlük vehmi diyoruz, çünkü ilk önce hayatının merkezine aklı alarak özgürleşeceği vehmine kapıldı modern insan. Sanatın gerçeküstü dünyasının ucu olmayan bucağı gözükmeyen uzamında Öz/ü/gürlüğünün olacağı gerçeği ise genel akışa kendini kaptırıp sürü olmayı peşinen kabullenmiş yığınlarca insan tarafından gözardı edilecekti. Birkaç sivil beynin ça­balarıyla modern sanat böylelikle elit bir züm­renin uğraşı olacaktı, yani azınlığın. Aşkın / müteal olana sırt çeviren modern insan ger­çek dünyanın akılla kavradığı gözle gördüğü deneye konu olan dünya olduğunu, mantığın sınırlarının ötesinde sürreel bir evrenin varlığı gerçeğini görmezden geldi. Aklı ikonlaştırmak ikinci bir vehmi oldu modern insanın. Tanrıyı gündelik hayattan dışlayıp onun yerine efendi­nin kendisi olduğu bir yeryüzü cennetini kurma vehmine bir üçüncüsü de eklenmiş oldu. Ve­himler zincirinden iç huzura giden bir yol ol­malı. Sanat mı? Neden olmasın? Mekanik ku­şatmadan kurtulmanın sanatın etkinliği ile mümkün olacağını söylemek istiyorum. Saçma bir dünyada iç çatışmaların, kişilik parçalan­malarının, kargaşanın, düzen bozucu tutku­nun sona erip sükuna kavuşacağımız umudu en yüksek umudumuzdur. Ruhen ve zihnen güçlü olmak tanrının dibinde tanrıya komşu ol­mak, hayata bakışımızı da değiştirecektir. Tabii sanat yordamıyla. Değişen bakış açısı bir zen­ginliktir. Kişi oğlu için. Sahici sanatın dünyalı­lar için aynı zamanda dünyadan olmayanlar için belki uç söylemi, söylemesi gereken en son sözü şu olmalıdır bence: Buraya ait değilsin, se­nin gerçek vatanın burası değildir. Yola koyul ve onu ara, onu ilk önce yitirmen gerekiyor, yitir ki bulasın, bulduğunda yolun başlangıcında olacak­sın. Sanat kavurucu bir arayıştır. Baştan sona yaptığı, ait olduğumuz asıl'a işaret etmek, bu karmaşık dünyada bizi (insan gerçeğine atıfta bulunarak tabii) sınırlarımızdan taşırmaktır. İnsan gerçeğine atıfta bulunmak derken okun­mayı bekleyen bir kitap olarak kainatın içinde yaşayan küçük bir kainat olan insanın hakiki yurduna işaret etmekti amacım. İnsanı hakika­te ulaştırmada potansiyel bir imkandır sanat. Çağlar içinden mütevazi bir görünüm ve tem­kinli adımlarla bize doğru yaklaşan sanat eri­nin biz ölümlülere söyleyeceği bir sözü olmalı. Kelimeye yüklediği şiirsel yük, tabloya yansıtılan bir ruhun karan­lığı, notalarla beslenen hayatımız­daki çağıltı, bu sonlu dünyada yaşadıklarımızdaki aksayan şeyin kaynağını gösteriyor olmalı. Kendi içinde sanat, karanlık bir şehirde bizim asli barınağımızın topraktan olduğu gerçeğine dair işaretler ba­rındırır. Sanat dil yoluyla ve dil aracılığıyla hayatın şiirselliği için­de yeryüzünde mesken edinme ve kurgusal dünyalar kurmak gibi iş­levlerinin yanında modernize ol­muş yaşayış biçimimize dair kar­maşık ilişkilerimizde neyi kaybetti­ğimizi hatırlatır bize, bizim temel insani niteliklerimize de gönder­melerde bulunur. Nasıl bir toplum hayatı sürdürdüğümüz sorusu, in­sani bağlamda hangi vasıflarımızı yitirdiğimiz, neleri kabul ettiğimiz ya da reddettiğimiz, hayatımıza yönelen bakışların sorgulanabilir nitelikte olup olmadığını da ve bu gibi daha bir çok ne-ise-ne'nin, nesnenin yaşayış bölgelerimizi isti­la ettiğine dair bir zihin açıklığına kavuşacağımız konusunda bizi bir teyakkuza çağırır. Yaşadıklarımıza egemen olan korku, dünyaya fazla yaslanmaktan mı kaynaklanıyor yoksa devasa binaların ortasında ve dev teknolojik aletlerin karşısın­da köklerimize kadar inen kaygı­nın siyah çehresi mi bizi korkutan? İşte varlığın dili olarak genelde sa­nat özelde şiir karmaşıklaştırılmış insan ilişkileri içinde, kalbimize akan serin bir ırmak görünümün-de,kendimizle yaptığımız dolaysız bir iletişime dönüşür. Şiirin sayrıl bir dili varsa, bunun nedenini, için­de bulunduğumuz çağda aramalı­yız derim ben. Yeryüzünde evinde değildir insanoğlu. Bu bağlamda her sanat eseri, insanı hakikate gö­türen bir araçtır. Hakikate götüren yani kendi evine, Öte'ye, daha öte'ye...

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : edebiyat

hayatın oğlu şiir


19/8/2007 · Kategori: Denemelerim

Hayatın Oğlu Şiir

 

 

                                Mustafa CELEP

 

İçinde bulunduğumuz hayatın şiire bakan yönünün duymasını bilen kulak , söylemesini bilen ağız için ince sesle­re, zengin görüntülere, dayanılmaz iç acıla­ra ve yoğunluklara bakan boyutları vardır. Burada devinip duran imajlar, sözcük oyunları, söz sanatları ve bir kelimeler or­dusu; davranışımızı denetleyen, söze biçim verip ifadeye sevk eden, donmuş içeriğe di­namizm katan şiirsel yapının unsurlarıdır. Yapıya anlam katan şey, hayat karşısında takındığımız tavır ve tutum alışlardır aslın­da. Yazmakta olduğumuz şiirin zenginleş­mesi, dal budak salması buna bağlıdır. Şiir bizden tutarlılık bekler. Bu yüzden Necatigil: "şiir bir durum, bir sorun üzerinde ölçü­lü konuşan, susunca da bizim düşünmemi­zi bekleyen bir olgunluktur" diyecek. Bu tutarlılık kotarıldıktan sonradır ki, şiir bizi iç zorunluluk gereği eyleme doğru itekleyecektir. Ama insanca ama efendice olacaktır bu, dile getirilen insani gerçeklerdir, duyur­duğu insanlık bilgisidir. Şiirin doğrultusu eyleme ilişkin olmakla birlikte, doğasında barındırdığı protest tavrın sonlandığı yer, hayatın onay­lanmasıdır, diyebili­riz. İç çatışmaların daha da karmaşık hale büründüğü, kaotik acının tomur­cuklandığı, "hasret burcu"ndan "hikmet burcu"na evrilen şi­irin   hayat   damarı eğer şair geri çekilmezse- akıntısını derişik ve sıkı bir şiire doğru yönlendirecektir. Dik­kat buyurun, her yoğun şiir, hayattan süzü­len bir duyarlılığın ürünüdür. Biz buna "kendini bulduran şiir" diyoruz.

Başımızı ellerimizin arasına ala­rak düşündüğümüzde zihnimize takılan gerçekte yanılgılardır. Eğer şiir, bizim için hayat-memat meselesiyse yani mesele edi­niyorsak şiiri, hayatın hangi bölgesinde ge­ri çekildiğimiz, kendimizi riske ederken ne­leri göze aldığımız, nerede yanıldığımız yada haklı bulunduğumuz, zihin dünyamızı kritik ederek açıklık kazanacaktır. Bu ken­dilik sürecinde, insan olmak yada insan kalmak meselesi, aynı zamanda "iç aydın­lanma" diye adlandırılan, benim, kendini bulduran şiir, diye tanımladığım şey, ber­rak bir dünya fikrine sahip olmaya doğru bir kapı aralayacaktır. Unutmamak gerekir ki kendini bulduran şiirin çıkış yeri, şairin etiyle kanıyla durduğu ve yaşadığı hayattır. Oradan doğar şiir, karşılığını bulacağı yer de orasıdır. Önemsiyoruz hayatı, şiiri önemsediğimiz kadar. Ve fakat bundan şiir ve hayatı iki ayrı ko­numda düşündüğü­müz sanılmasın. Met­ne yansıtılan şiirin menşei hayattır, iç içedir bizim mesele edindiğimiz şiir ve hayat, "şiirle paralel­lik arz eden hayat" yada "hayatla paralellik arz eden şiir" dediğimizde aynı şeyi düşü­nüyoruz yani çelişkisiz olmayı yani tutarlı olmayı. Peki duyurduğu nedir şiirin yada karşı çıktığı? İnsanlık bilgisiyle birlikte bizi insanlığımızdan uzak tutan her şey. Çünkü son derece insani bir eylemdir şiir, iyi biri olmak iyilerden olmak, iyilerle saf tutmak şiire değer biçen her şairin göz önünde bu­lundurması gereken temel kaygılar olmalı­dır.

Teknolojik aletlerle çevrili modern dünyada şiir uğraşının insanlaştırıcı niteli­ğini göz ardı edemeyiz. Kendini bu evrende "garip" görmekle ilgili bir etkinlik bu. Şiir okuyarak/yazarak yazgımıza müdahale et­menin boşuna bir çaba olduğunu, sonlu bir yolculuk içre bulunduğumuzu ya da yaşa­dıklarımızın hangi sahih temellere dayan­dığını kavrama imkanını elde ederiz. Haya­tın içinden güzellikler çıkartıp metne akta­rarak bunu daha bir somutlaştırırız. Evet , aslolan hayattır. Ama nasıl bir hayat?

Nesneleştirilmiş insan toplulukla­rı için, insani ilişkilerde esas alınan, sermayenin öngördüğü biçimde, 'kazanmaya' ve tüketmeye dayalı geçici hazzın kutsallaştırılmasıdır. Akıntıya kapılmış bu güruh için 'şiirsel haz' hiçbir anlam ifade etmeyecek­tir. Düşünceye kapalı, insan olmanın öne­mine dair hiçbir sorumluluğu ve kaygısı ol­mayan yığınlardan ayrılmakla şair kişi, ha­kim paradigmaya ters bir duruşu sergiler. İktidar tarafından dışlanan yada iktidara yüz vermeyen bir tavrın içinde olmakla 'öz­ne' kalmaya, etkin ve üretken bir yaşamın savunucusu olup şiirini gün içinde kavra­yarak taşıdığı insani içerikle yaşadığımız hayatın köksüz yapısını onarıcı bir işlevi de vardır şairin. Cemal Süreyya’nın, şiirin ana­yasaya aykırı olduğu sözü boşuna söylen­miş bir söz değildir. 'Hayatın oğlu şiir' de­dik, öyle ki gürbüz bir oğuldur karşımızda duran. Bize düşen, dünyasal olanla değil ve fakat ilahi olanla ilişkilendirerek bu oğlu samimiyetle muhafaza edebilmek, insanın toprakla bağının kesildiği modern zaman­larda bu oğlu toprak ve göklerle akraba kıl­maktır. Vesselam

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : edebiyat