|
Naci Bostancı
20/01/2010
Gazete yazarlığına 18. yüzyıl Avrupa'sında iyi gözle bakılmaz. Onlar dedikoducu ve yalancıdırlar. Filozoflar ve siyasetçiler oldukça uzun bir süre gazetecilerle aralarındaki mesafeye özenle dikkat ederler.
Rousseau'ya göre onlar "süreli yazarlar"dır. Süre bize, ebediyete seslenen sözle bir an yanıp sönen ve ebedi karanlığa gömülen sözün mukayesesini hatırlatır. Gerçek yazar soylu fikirlerine uygun olarak kalıcı kitaplar yazan kişidir. Raftaki yerinde yıllar geçtikçe bir klasik değeri kazanan kitap ile kaderin onu ertesi gün kesekâğıdı yaptığı (şimdi o da kalmadı) gazete belli ki farklı dünyaların varlıklarıdır. Roosevelt gazetecilerle ilişki kurmayı özel bir şekilde takip eden başkanken De Gaulle tam tersidir. Le Monde yazarı Beuve-Mery generalle karşılaşmasında muhatap olduğu sözleri şöyle anlatır: "Ah Le Monde, yeteneği, başarıyı, tirajı görüyorum. Okunuyor. Ben okuyorum ve çok eğleniyorum. Siz bu işi biliyorsunuz! Gazeteler çok eğlenceli."
R. Musil, Niteliksiz Adam'ın ikinci cildinde kahramanını şöyle konuşturur: "Haklısınız. Geleceğin şairi ve filozofu gazeteciliğin tezgâhından çıkacak! Gazetecilerimizin giderek daha iyi, yazarlarımızın ise giderek daha kötü olmaları dikkatinizi çekmedi mi hiç? Bu, hiç kuşkusuz belli bir yasadan kaynaklanan bir gelişme; bir şeyler oluyor ve benim bunun ne olduğu konusunda hiçbir kuşkum yok: Büyük bireyler çağın sonuna yaklaşıyor."
Musil'i bu öngörüsü dolayısıyla saygıyla selamlayan günümüzden birisi, evet, bir gazeteci asla bir Dostoyevski olamaz, diyebilir. Her gün yazı yazan kişinin durup soluklanmaya, şeylerin katmanlarına nüfuz etmeye vakti yok gibidir. Ne ölçüde teselli edicidir bilinmez ama bir başkası, zaten bugünün okuyucusunun da Dostoyevski ile bir işinin olamayacağını, hafif bir dille kaleme alınmış eğlenceli romanları tercih edeceğini söyleyebilir.
Gazete yazarlarına kızanlar, onları hasım ilan edenler, mahkemelerde süründürenler, öldürenler de vardır. Bunlara tarihten örnek getirmenin gereği bile yok. Tarih içinde basın özgürlüğü haykırışlarının basına sansür uygulamalarıyla kardeş bir şekilde ortaya çıktığı herkesin malumu. Krallar, imparatorlar, hatta demokrasinin seçimle gelen liderleri kimi gazeteleri ve gazetecileri çeşitli yollarla tehdit etmekten geri durmamışlardır. Öldürülen gazeteciler için ise uzağa gitmek gereksiz. Bizim basın tarihimizde çok sayıda örnek mevcut.
Keza basın tarihinde rüşvet, paragözlük, kara propaganda, kısacası her tür karanlık ilişki hiç eksik değildir. Basın meslek ilkelerini hatırlayalım. Daha ilk maddesinde tanıdık konularla başlar: Yayınlarda hiç kimse ırkı, cinsiyeti, yaşı, sağlığı, bedensel özrü, sosyal düzeyi ve dinî inançları nedeniyle kınanamaz, aşağılanamaz. Üçüncü madde, kamusal bir görev olan gazetecilik, ahlaka aykırı özel amaç ve çıkarlara alet edilemez, der. Bu ilkelere neden gerek duyulmuştur dersiniz? Demek ki basının karanlık iktidar ilişkileri dünyasında tam tersi bir potansiyel tehdit mevcuttur. Gazetecilik acaba hayrın ve şerrin sınırlarında yapılan bir iş midir? Hakkında yazılanlar düşünüldüğünde evet, bu bir sırat köprüsü yürüyüşüdür.
Birkaç yıl önce Esenboğa Havaalanı'nda uçuş saatini beklerken bilet satış ofisinin önünde öfkeli bir ses dikkatimi çekmişti. Memureye yüksek sesle bağıran ve tehditler savuran bu kişi, bir yandan da elindeki sarı basın kartını bir silah gibi sallayıp duruyordu. Anlaşmazlığın neden çıktığının hiçbir önemi yoktu, görülen resim, basını şahsi problemini halletmede bir şantaj unsuru gibi kullanmaya kalkan kişinin çirkin resmiydi. Kamu vicdanının gözü iddiasındaki kişi bunu tam tersi bir işin aracı kılıyordu. Bu örneği "kötü örnek" olarak görüp bir kenara bırakmak kolay değil. İnsani olan her şey bizim uyuyan bir yanımıza seslenir. Kimisi buradaki gibi çok kabaca gazeteciliğini kullanır, kimi estetize eder, "incelikle" bunu yapar, kimisi ise "gazeteciliğini kullan" diyen içindeki fısıltıya ahlaki değerler adına kulak vermez. Hem ayrıcalıklı bir iktidar sahibi olmak hem de bunun sunduğu kimi imkânlardan, ahlak terazisinin diğer kefesine düşse bile habersiz olmak mümkün değildir. Haberdarlık ise şu veya bu yönde sonuç doğuran bir yüzleşmeyi getirir.
Burada dile getirdiklerimiz ve onların etrafında dönüp duran her tür başlık gazetecilik bağlamında öne çıkan insani niteliklerimize ilişkindir. Dürüstlük, saygınlık, şeref, gerçekçilik ya da rezillik, utanmazlık, birilerine hizmet sunmada aklın ve gönlün kiraya verilmesi vs. Bu tür tanımların elbette bir ölçüde göreceliliği vardır, kendisine alçak diye seslenilen filan gazeteciye başka bir tribünde kahraman muamelesi yapılabilir. Ancak bütün bu politik saflaşmaların daha altındaki "insani yanımız", bu göreceliliğin sonsuz olmadığını, aslında kimin alçak olmasa da utanmaz, kahraman olmasa da biraz gözü kara birisi olduğu konusunda hepimizde bir parça duygu doğurur.
İnsana ilişkin her tür kusurdan ve meziyetten beslenen gazetecilik, şimdi kendi müktesebatına adeta yeni bir bölüm olarak girebilecek, çok ciddi bir meseleyle karşı karşıyadır: Yazdıklarının okunurluk düzeyi ve bunun başkaları tarafından da paylaşılmasını sağlayan internetin imkânları.
Her gazeteci okunmak ister. Bu çok doğal... İtalyan siyaset bilimci Pareto'nun kitaplarının az satmasından duyduğu "yüksek düzey" hoşnutluğunu gazetecilikte arayamayız. Ancak bu okunurluğun nasıl artırılacağı hususu internetle birlikte bambaşka bir boyut kazanıyor. Maalesef iyi okunmanın kuralı bilgiden, üslup sahibi olmaktan, problemlerin mütekabil unsurlarını hesaba katan analizlerden geçmiyor. Aksine hınzır bir zekâ, keskin bir dil, tribünlerden birisine yaslanan bir bakış, polemikçi bir üslup gitgide öne çıkıyor. Niçin? Çünkü internet forumlarından tutun gazetelerin internet sayfalarına kadar her yerde "tartışılıyor-konuşuluyor" olmanın "bilgisi" artık herkes tarafından paylaşılabiliyor. Yazınız kaç tık alıyor, kimler sizi muhatap görüp cevap yetiştiriyor, onlara nasıl haddini bildiriyorsunuz vs. internet sayesinde bir panayır seyirliği içinde sürüp gidiyor. Dikkat edin, çok okunan gazetecilerin sadece dostları olmaz, aynı zamanda hasımları olur. Dostluklarınız keskinleştikçe bu keskin düşmanlıkları da çağırır. Bir savaş narasıyla elinde yalınkılıç meydana girenler karşıt tribünlere o baştan çıkartıcı coşkuyu da sunarlar. Bu durum, sanki fikir tartışması yapılıyormuş görüntüsü altında seyirlik bir eğlence yazarlığına dönüşme istidadındadır. Kitle iletişiminde her şeyin eğlenceye yaklaştığı ölçüde "önem ve anlam" kazandığını düşünüyorsak mesele yok. Fakat gazete yazarlığına bu yeni modern dünyada filozofik ve politik bir rol veriyorsak, eğlenceye kurban edilen dilin ve aklın, problemleri çözmeye değil, daha da karıştırmaya yarayacağını unutmamak gerekiyor. Bazen şarkıyı iyi icra eden kişiye bu meziyetinden dolayı buyur, bizi bir de dış politikada Avrupa Birliği ile müzakereler konusunda aydınlat, denilir ya; gazete yazarlığı da bu "tık" sebebiyle benzeri bir kadere doğru sürükleniyor.
İktisattaki "kötü para iyi parayı kovar" kanunu umulur ki basın dünyasına taşınmaz. Yoksa yazarlar şu iki tercihle karşı karşıya kalırlar: Karşıt tribünlerdekilerin çok azı tarafından "evet, doğru yazıyor," ifadesinde buluştukları ama alttan alta "fakat mıy mıy mıy bir üslup sahibi" dedikleri bir yazarlığı takip etmek ya da her yazıya "her kelimem bir kurşun olsun ve düşmanlarımın vücudunda öldürücü yaralar açsın" kastıyla başlamak. Yaşlı ve başarısız yazarların kabiliyetli gençlere "kimselerin kendilerini duymadığı yerlerde" şöyle öğütler verdiği bir Türkiye'yi hâlâ istemediğimizi düşünüyorum: "Genç dostum, düşmanlarım olsun diye yaz. Çünkü bu başarıya giden en kısa ve en verimli yoldur. İnsanları daha fazla çeken, dostluklar değil düşmanlıklardır. Böyle yazdığında dostlarını da bu düşmanlık üzerinden zaten kolaylıkla kazanabileceğini unutma!"
(KAYNAK: ZAMAN GAZETESİ)
|