Ramis Dara / ATEŞ BANDOSU


26/1/2010 · Kategori: Mustafa Celep Mevzuu

Mustafa Celep’in (1979) ilk şiir kitabı Ateş Bandosu’unda bulunan 20 şiirin ilkini okurken İsmet Özel şiiri aklıma geldi, ikinci şiiri okurken Özel’in adıyla karşılaştım. Kitabın ilerleyen sayfalarında bu ilişki ve izlenimin pek de yoğun olmadığını düşünmeye başladım. İlerleyen sayfalarda Ordu-Ünye’de çıkan Kertenkele dergisinin yayın yönetmeni Muammer Yavaş’ın, Cahit Zarifoğlu’nun ve Rimbaud’nun da adının geçtiğini gördüm.

   Bazı şiirlerde şiir ve din işlerinin birbirine biraz fazla karıştırıldığı görülse de kitabın genelinin böyle olmadığı söylenebilir. Bir başka dikkat çekici özellik, taşrada yaşayan, yükseköğrenimi sırasında da büyük kentte bulunmamış şairin, şehir nefretini dile getirmesi; bu eleştirinin temelinde de madde uygarlığına karşı çıkış yatmakta.

   "Herkes Gibi Değil Asaletten Çatlayarak" şiirinde "Yepyeni bir şiir tarzı gerekli", "Yeni bir tarz gerekli" şeklinde dile getirdiği görüşlerini şair, bu kitabının yayımından iki yıl sonra dergilerde yazdığı yazılarında "Mücadeleci Şiir" adıyla formüle etmeye çalışırken, bu görüşünü de Akif’e dayandırmakta.

    Şiir kitapları üzerine eleştirel, çözümleyici yazılar da yazan Celep’in gelecekte şairlik yönünün mü, eleştirmenlik yönünün mü daha baskın çıkacağını şu aşamada tahmin etmek kolay olmasa gerek.

   İki dize:

   "gölgesinde durup konuştuğumuz bir yolculuk biçimi olara dünya" (s.30), "İnce bir kanat bıraktım gençlik dağına" (s.60)

    Künye: Mustafa Celep, Ateş Bandosu, Ebabil Yayınları, Ankara, Eylül 2007, 62 s.

 

   (Akatalpa Aylık Şiir ve Eleştiri Dergisi, Kasım 2009, Sayı 119)

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : ramis,dara

GENÇ YAZAR, DİNLE!


22/1/2010 · Kategori: Iktibas

 

[Yorum - Naci Bostancı] Genç dostum, düşmanlarım olsun diye yaz!

Naci Bostancı
20/01/2010


Gazete yazarlığına 18. yüzyıl Avrupa'sında iyi gözle bakılmaz. Onlar dedikoducu ve yalancıdırlar. Filozoflar ve siyasetçiler oldukça uzun bir süre gazetecilerle aralarındaki mesafeye özenle dikkat ederler.

Rousseau'ya göre onlar "süreli yazarlar"dır. Süre bize, ebediyete seslenen sözle bir an yanıp sönen ve ebedi karanlığa gömülen sözün mukayesesini hatırlatır. Gerçek yazar soylu fikirlerine uygun olarak kalıcı kitaplar yazan kişidir. Raftaki yerinde yıllar geçtikçe bir klasik değeri kazanan kitap ile kaderin onu ertesi gün kesekâğıdı yaptığı (şimdi o da kalmadı) gazete belli ki farklı dünyaların varlıklarıdır. Roosevelt gazetecilerle ilişki kurmayı özel bir şekilde takip eden başkanken De Gaulle tam tersidir. Le Monde yazarı Beuve-Mery generalle karşılaşmasında muhatap olduğu sözleri şöyle anlatır: "Ah Le Monde, yeteneği, başarıyı, tirajı görüyorum. Okunuyor. Ben okuyorum ve çok eğleniyorum. Siz bu işi biliyorsunuz! Gazeteler çok eğlenceli."

R. Musil, Niteliksiz Adam'ın ikinci cildinde kahramanını şöyle konuşturur: "Haklısınız. Geleceğin şairi ve filozofu gazeteciliğin tezgâhından çıkacak! Gazetecilerimizin giderek daha iyi, yazarlarımızın ise giderek daha kötü olmaları dikkatinizi çekmedi mi hiç? Bu, hiç kuşkusuz belli bir yasadan kaynaklanan bir gelişme; bir şeyler oluyor ve benim bunun ne olduğu konusunda hiçbir kuşkum yok: Büyük bireyler çağın sonuna yaklaşıyor."

Musil'i bu öngörüsü dolayısıyla saygıyla selamlayan günümüzden birisi, evet, bir gazeteci asla bir Dostoyevski olamaz, diyebilir. Her gün yazı yazan kişinin durup soluklanmaya, şeylerin katmanlarına nüfuz etmeye vakti yok gibidir. Ne ölçüde teselli edicidir bilinmez ama bir başkası, zaten bugünün okuyucusunun da Dostoyevski ile bir işinin olamayacağını, hafif bir dille kaleme alınmış eğlenceli romanları tercih edeceğini söyleyebilir.

Gazete yazarlarına kızanlar, onları hasım ilan edenler, mahkemelerde süründürenler, öldürenler de vardır. Bunlara tarihten örnek getirmenin gereği bile yok. Tarih içinde basın özgürlüğü haykırışlarının basına sansür uygulamalarıyla kardeş bir şekilde ortaya çıktığı herkesin malumu. Krallar, imparatorlar, hatta demokrasinin seçimle gelen liderleri kimi gazeteleri ve gazetecileri çeşitli yollarla tehdit etmekten geri durmamışlardır. Öldürülen gazeteciler için ise uzağa gitmek gereksiz. Bizim basın tarihimizde çok sayıda örnek mevcut.

Keza basın tarihinde rüşvet, paragözlük, kara propaganda, kısacası her tür karanlık ilişki hiç eksik değildir. Basın meslek ilkelerini hatırlayalım. Daha ilk maddesinde tanıdık konularla başlar: Yayınlarda hiç kimse ırkı, cinsiyeti, yaşı, sağlığı, bedensel özrü, sosyal düzeyi ve dinî inançları nedeniyle kınanamaz, aşağılanamaz. Üçüncü madde, kamusal bir görev olan gazetecilik, ahlaka aykırı özel amaç ve çıkarlara alet edilemez, der. Bu ilkelere neden gerek duyulmuştur dersiniz? Demek ki basının karanlık iktidar ilişkileri dünyasında tam tersi bir potansiyel tehdit mevcuttur. Gazetecilik acaba hayrın ve şerrin sınırlarında yapılan bir iş midir? Hakkında yazılanlar düşünüldüğünde evet, bu bir sırat köprüsü yürüyüşüdür.

Birkaç yıl önce Esenboğa Havaalanı'nda uçuş saatini beklerken bilet satış ofisinin önünde öfkeli bir ses dikkatimi çekmişti. Memureye yüksek sesle bağıran ve tehditler savuran bu kişi, bir yandan da elindeki sarı basın kartını bir silah gibi sallayıp duruyordu. Anlaşmazlığın neden çıktığının hiçbir önemi yoktu, görülen resim, basını şahsi problemini halletmede bir şantaj unsuru gibi kullanmaya kalkan kişinin çirkin resmiydi. Kamu vicdanının gözü iddiasındaki kişi bunu tam tersi bir işin aracı kılıyordu. Bu örneği "kötü örnek" olarak görüp bir kenara bırakmak kolay değil. İnsani olan her şey bizim uyuyan bir yanımıza seslenir. Kimisi buradaki gibi çok kabaca gazeteciliğini kullanır, kimi estetize eder, "incelikle" bunu yapar, kimisi ise "gazeteciliğini kullan" diyen içindeki fısıltıya ahlaki değerler adına kulak vermez. Hem ayrıcalıklı bir iktidar sahibi olmak hem de bunun sunduğu kimi imkânlardan, ahlak terazisinin diğer kefesine düşse bile habersiz olmak mümkün değildir. Haberdarlık ise şu veya bu yönde sonuç doğuran bir yüzleşmeyi getirir.

Burada dile getirdiklerimiz ve onların etrafında dönüp duran her tür başlık gazetecilik bağlamında öne çıkan insani niteliklerimize ilişkindir. Dürüstlük, saygınlık, şeref, gerçekçilik ya da rezillik, utanmazlık, birilerine hizmet sunmada aklın ve gönlün kiraya verilmesi vs. Bu tür tanımların elbette bir ölçüde göreceliliği vardır, kendisine alçak diye seslenilen filan gazeteciye başka bir tribünde kahraman muamelesi yapılabilir. Ancak bütün bu politik saflaşmaların daha altındaki "insani yanımız", bu göreceliliğin sonsuz olmadığını, aslında kimin alçak olmasa da utanmaz, kahraman olmasa da biraz gözü kara birisi olduğu konusunda hepimizde bir parça duygu doğurur.

İnsana ilişkin her tür kusurdan ve meziyetten beslenen gazetecilik, şimdi kendi müktesebatına adeta yeni bir bölüm olarak girebilecek, çok ciddi bir meseleyle karşı karşıyadır: Yazdıklarının okunurluk düzeyi ve bunun başkaları tarafından da paylaşılmasını sağlayan internetin imkânları.

Her gazeteci okunmak ister. Bu çok doğal... İtalyan siyaset bilimci Pareto'nun kitaplarının az satmasından duyduğu "yüksek düzey" hoşnutluğunu gazetecilikte arayamayız. Ancak bu okunurluğun nasıl artırılacağı hususu internetle birlikte bambaşka bir boyut kazanıyor. Maalesef iyi okunmanın kuralı bilgiden, üslup sahibi olmaktan, problemlerin mütekabil unsurlarını hesaba katan analizlerden geçmiyor. Aksine hınzır bir zekâ, keskin bir dil, tribünlerden birisine yaslanan bir bakış, polemikçi bir üslup gitgide öne çıkıyor. Niçin? Çünkü internet forumlarından tutun gazetelerin internet sayfalarına kadar her yerde "tartışılıyor-konuşuluyor" olmanın "bilgisi" artık herkes tarafından paylaşılabiliyor. Yazınız kaç tık alıyor, kimler sizi muhatap görüp cevap yetiştiriyor, onlara nasıl haddini bildiriyorsunuz vs. internet sayesinde bir panayır seyirliği içinde sürüp gidiyor. Dikkat edin, çok okunan gazetecilerin sadece dostları olmaz, aynı zamanda hasımları olur. Dostluklarınız keskinleştikçe bu keskin düşmanlıkları da çağırır. Bir savaş narasıyla elinde yalınkılıç meydana girenler karşıt tribünlere o baştan çıkartıcı coşkuyu da sunarlar. Bu durum, sanki fikir tartışması yapılıyormuş görüntüsü altında seyirlik bir eğlence yazarlığına dönüşme istidadındadır. Kitle iletişiminde her şeyin eğlenceye yaklaştığı ölçüde "önem ve anlam" kazandığını düşünüyorsak mesele yok. Fakat gazete yazarlığına bu yeni modern dünyada filozofik ve politik bir rol veriyorsak, eğlenceye kurban edilen dilin ve aklın, problemleri çözmeye değil, daha da karıştırmaya yarayacağını unutmamak gerekiyor. Bazen şarkıyı iyi icra eden kişiye bu meziyetinden dolayı buyur, bizi bir de dış politikada Avrupa Birliği ile müzakereler konusunda aydınlat, denilir ya; gazete yazarlığı da bu "tık" sebebiyle benzeri bir kadere doğru sürükleniyor.

İktisattaki "kötü para iyi parayı kovar" kanunu umulur ki basın dünyasına taşınmaz. Yoksa yazarlar şu iki tercihle karşı karşıya kalırlar: Karşıt tribünlerdekilerin çok azı tarafından "evet, doğru yazıyor," ifadesinde buluştukları ama alttan alta "fakat mıy mıy mıy bir üslup sahibi" dedikleri bir yazarlığı takip etmek ya da her yazıya "her kelimem bir kurşun olsun ve düşmanlarımın vücudunda öldürücü yaralar açsın" kastıyla başlamak. Yaşlı ve başarısız yazarların kabiliyetli gençlere "kimselerin kendilerini duymadığı yerlerde" şöyle öğütler verdiği bir Türkiye'yi hâlâ istemediğimizi düşünüyorum: "Genç dostum, düşmanlarım olsun diye yaz. Çünkü bu başarıya giden en kısa ve en verimli yoldur. İnsanları daha fazla çeken, dostluklar değil düşmanlıklardır. Böyle yazdığında dostlarını da bu düşmanlık üzerinden zaten kolaylıkla kazanabileceğini unutma!"

 

(KAYNAK: ZAMAN GAZETESİ)

<_script /> <_script /> <_script /> <_script /> <_script /> var gaJsHost = (("https:" == document.location.protocol) ? "https://ssl." : "http://www."); document.write(unescape("%3Cscript src='" + gaJsHost + "google-analytics.com/ga.js' type='text/javascript'%3E%3C/script%3E")); <_script /> <_script /> <_script /> <_script /> try { var pageTracker = _gat._getTracker("UA-11015976-16"); pageTracker._trackPageview(); } catch(err) {} <_script />  

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : YAZAR,DÜŞMAN

AVANGARD ENTELEKTÜELLER / SÜLEYMAN SEYFİ ÖĞÜN


22/1/2010 · Kategori: Iktibas

 

[Yorum - Süleyman Seyfi Öğün] Avangard entelektüeller

Süleyman Seyfi Öğün
17/01/2010


Entelektüel, sosyal düşünüşün en sorunlu kavramlarından birisidir. Sosyal teori, entelektüel'i işleye, işleye bitirememiştir. Her ne kadar gelişmeler entelektüelin, mesela 19. yüzyıldaki etkisinin azalmasına yol açmış olsa bile, idrak ettiğimiz asırda bu tartışmaların şöyle ya da böyle süregideceği çok açık görülüyor.

Türkiye'de entelektüel meselesi her yerde olduğundan daha sorunlu bir şekilde tezahür ediyor. Bunun önde gelen sebebi, entelektüelin kültür tarihimize sonradan girmiş olması ve bu iddia ile donanmış olan kişilerin yarattığı sıkıntılar. Sıkıntı daha ilk anda, kavramlaştırma noktasında ortaya çıkıyor. Mesela entelektüel önce "münevver", daha sonra "aydın" kavramlarıyla karşılanmak istenmiştir. Her ikisi de anlambilimsel (semantik) olarak, sadece zihni faaliyetlerde bulunmayı ima eden bu kavramın karşılığı değil.

Entelektüeller üzerine yapılan çalışmaların içerdiği tipolojileri dikkate alacak olursak, "münevver" ya da "aydın"; misyoner, toplumsala karşı yükümlü bir kişilik olarak temayüz ediyor. Yani bireyselliğinden çok, toplumsallığı onu belirliyor. Bu çok açık olarak Durkheimcı bir sosyolojinin nesnesi olmaktır. Durkheim, her şeyin önüne toplumsallığı koyar. Yani toplum en büyük öznedir ve her olgu onun nesnesidir. Bu akıl yürütmeyle söylenecek olursa "aydın" da, toplumsal öznenin nesnesi olmak gerekir. Türk münevverinin tarihinin bu tarz bir ontolojik koşullanmanın içinde şekillendiğini söylemek zor değildir. Özellikle entelektüel olmanın politik-ideolojik açılımlar kazandığı durumlarda bu kültürel yapılanmanın çok berrak görüntüleriyle karşılaşıyoruz. Aydın kavgalarında, sorun aydınların toplumsal karşısındaki konumu değil, toplumsal'ın içinin ne ile doldurulduğudur. Yani, büyük öznenin-toplumsalın-ne olduğu. Ortada kabaca üç kemikleşmiş cevap olduğu hemen görülebilir. Toplumsala "millet", "ümmet" ya da "sınıf" diyebilirsiniz. Garip olan şudur: ne millet ne de ümmet, gelenekteki halleriyle ya da orijinallerinin imlediklerine bire bir oturur. Hepsinde Durkheimcı bir disiplin üzerinden yeniden-kültürel üretimler baskın çıkar. Kısacası modern dünyada İslam ümmetinden ya da Türk milletinden bahsetmek, geleneğin içinde bunlardan bahsetmekten çok farklıdır. Bu kavramlar sahih taraflarından bakarsak asla sosyolojik değildir. Modern dünyada ise hepsi sosyolojik tornalardan geçerek ve toplumsalın her sorununu ithal etmiş haliyle karşımıza çıkar. Kısacası sorun bu kavramların sosyolojikleştirilmesindedir. Ne tuhaftır ki, geleneğin "münevver" savunucuları, hemen dört bir elle sosyolojiye sarılmışlardır.

Onlara göre, geleneği yaşatmak ancak ona uygun bir sosyoloji sağlamakla mümkün olabilirdi. Türk muhafazakârlarının sosyoloji merakı işte böylesine bir ıskalamanın ve basitlemenin konusudur. Belki de maharet sosyolojiyi reddetmekti. Ne gelenek, ne din ne de cemaat, bizatihi (kendinde olarak) sosyolojik değildir. Onları sosyolojik kılmak, yani onları kendisi için kılmaktır sorunlu olan.

TÜRK ENTELEKTÜEL TARİHİ GÖNÜLLÜ BİR NESNELEŞME SÜRECİDİR

Türkiye'de Marksistlerin sosyoloji merakı da ayrıca sorunludur. Çünkü Marx, Comte'dan asla hoşlanmaz, sosyoloji lafına bir yanlış bilinç örneği olarak bakardı. Ona göre sınıf tek gerçekti. Buna göre en başta kendisi "sosyalist" kavramını dışarıda bırakmalıydı. Ama sosyalistlik mesleği sosyolojiyi çağrıştıran bütün donanımıyla Marksistler arasında kullanılmaya devam etti. Üstelik bu ideoloji bu diyarlara taşındığında, sınıf kavramı ile "halk" ya da "toplum" kavramları iyiden iyiye birbirine karıştırılmaya başladı. Mesela, toplumsalın alt tabakalarını okuyan, "halk" kavramı sınıf kavramından daha fazla rağbet gördü. Yani sosyolojik düşünüş, Durkheimcılık etkisi, farkında değillerdi ama Marksistler arasında yaygınlaştı. Oysa düz akıl yürütme gereği, bir Marksist, önce sosyolojiye karşı duruşuyla Marksist değil midir? Bununla da kalmadı, Türk sosyalistleri özellikle de Leninci bir kırılmayla milliyetçilik üzerinden sosyalist olmanın ilginç bir örneğini verdiler. Oysa sınıf üzerinden ancak enternasyonalci olunabilirdi. Bu eğilim kırıldı ve bir tür Herdercilik galebe çaldı. Hasılı, toplumsala körlemesine merbudiyet işte böyle sorunludur. Türk entelektüel tarihi garip bir biçimde gönüllü bir nesneleşme sürecidir. Üstelik iki taraflı olarak. Aynı anda beşeri bağları nesneleştirmeye dayanan toplumsalı sorgusuz sualsiz benimsemek anlamında, hem de zaten nesneleşen bağları bu kez özneleştirerek kendisini onun karşısında nesneleştirmek anlamında. Yani toplumsal ya da politik entelektüel biraz da çifte kavrulmuş bir nesneleştirmenin ürünü... Ama bütün bunlardan şöyle bir sonuç çıkartmak da mümkündür: Eğer toplumsal, entelektüeli nesneleştiren bir süreç ise entelektüel hangi toplumsal okumadan kaçarak özneleşebilir ki? Bir bakıma kendisini sosyolojik kılan süreçlerle hesaplaşmasını yapmak durumunda olacaktır. En düz çıkış yolu kaba ya da incelmiş bir seçkincilik yapmaktır. Mesela muhafazakâr sendrom, T. Carlyle, G.Santayana, T.S.Eliot gibi kalemlerde bazen kendisini böyle ortaya koyabilmiştir. Ama bu çok düz bir çıkıştır. İşin trajik inceliklerini görmeyi sağlamaz. İşin trajik boyutlarını Rousseau, Yeni Heloise ile Emil'de olanca gerilimiyle çok net ortaya koymuştu. Kendisi sonuçta Emil'de tercihini yaptı. Bakunin, Stirner gibileri de Yeni Heloise'dan hareketle anarşist ya da nihilist oldular. Entelektüel tarihin Batı'da bir de böyle bir boyutu var. Yani, toplumsalı entelektüel varoluş ilkesi yapmak açık uçlu bir şey. Öyle olabilir de olmayabilir de. Eğer öyle oluyorsa bu entelektüelin moral tercihidir. Olmuyorsa, bu moral ya da moralite dışı saiklerle yine entelektüelin tercihidir. "Flaneur", "avangard" ya da "bohem" biraz da budur.

Bu üç tip; ilk ikisi daha hareketli, üçüncüsü ise daha durağan karşılıklarıyla, toplumsalın karşısında nesneleşmeyi reddeden ve öznelik geliştirme iddiasında olan entelektüellerdir. "Flaneur", şehrin bulvarlarında, sokaklarında dolaşarak, mekanları, insanları, eşyayı zihni bir perspektif üzerinden yeniden-üretir. Burada toplumsal hikâye etmeye karşı, kendi hikâyesini yazma ve onu baskın kılma güdüsü vardır. "Bohem" ise içine kapanmış, kendisi gibi olanlarla başlayıp biten bir kapalı ilişkiler ağı içinde kendi mikro-kozmos toplumsallığını inşa etmek üzere, veri toplumsallığı dışarıda bırakan kişidir. Nihayet "avangard", "uçlarda" var olarak kendi öznelliğini kurtarmak isteyen adamdır. Bu üç tip; veri, kurulu toplumsal ya da politik etkilere mesafe geliştirmiş olarak temayüz eder. Öte yandan onlar, Weber'in "proletaroid", Gramci'nin "organik" dediği "politik entelektüel"i kronolojik anlamda önceler. Kökleri 18. yüzyıldadır. Politik entelektüel ise kronolojik anlamda 18. yüzyılın sonları, ama ağırlıklı olarak 19. yüzyılda pekişmiştir.. Politik entelektüel, bu üç tipi hor görür ve eksik toplumsallaşmalarını mesele eder. Hakkını verelim, politik entelektüel bu tipleri ezmiştir. Ama, mesela Sartre'ın Komünist Parti'ye üye olduğu sırada söylediklerini düşünüyorum. "İnsan olmak seçmektir" diyen Sartre, mensubiyetinin tamamen kendi seçimi olduğunu ısrarla vurguluyordu. Neden acaba? Bana kalırsa onun varoluşçuluğu, toplumsal ile bireyselliği arasında kalma durumunda, tercihinin vicdani temelde bireyselliğinden yana olacağını apaçık ilan etmekti. Bunun ardında, Fransız kültür tarihinde etkili bir birikimi olan, köklerini "bohem","flaneur" ya da "avangard" geleneklerden alan bir duruşun etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bu duruş esas mevzileri hatırda tutan, "gerekirse gideriz" diyen bir duruştur.

Hemen belirtelim ki, Türk entelektüel hayatı, Necip Fazıl'ın Bab-ı Ali'sinde, ya da Fikret Adil'in Asmalımescit'inde anlattığı "flaneur" ve "bohem" tipler üretmiştir. Hepsinde bir dereceye kadar toplumsalı dışarıda bırakmak, kendi içine kapanmanın temrinlerini bulabiliriz.. Ama Türk entelektüel hayatında, bazı sendromlar ihmal edilirse, kendi sürekliliği içinde avangard bulmak alabildiğine zordur. Aykırılık, avangardlığın bir alametidir. Ama tek başına ona indirgenemez. Belki bir başka yazının konusu olabilecek "tüketim entelektüeli", aykırılıklarıyla tezahür ediyor. Bunu avangardlıkla karıştırmamak gerekir. Avangard, aykırılığı meselelere "esastan vaziyet edişi" ile aykırılaşır. Tüketim aydını ise, sadece anlık aykırılıklarla var olur. Vaziyet planı yoktur; sadece durumsallığı, hatta olumsallığı vardır.

Türkiye'nin Yakındoğu ve Ortadoğu'da artan politik etkisi, TV dizilerinin dışında kültürel bir kurumsallaşmayı ve bir yerde de avangardları gerektiriyor. Eğer zuhur ederlerse onlara kızmayalım. Dinleyelim ve anlamaya çalışalım. Fransa'nın mukadderatı, Parisli avangardların düşüncelerinin, kuvvetli taşra dinamiklerinde ortalanmasıyla gelişmiştir. Bu pekala Türkiye için de mümkün olabilir...

(kaynak: zaman gazetesi)

<_script /> <_script /> <_script /> <_script /> <_script /> var gaJsHost = (("https:" == document.location.protocol) ? "https://ssl." : "http://www."); document.write(unescape("%3Cscript src='" + gaJsHost + "google-analytics.com/ga.js' type='text/javascript'%3E%3C/script%3E")); <_script /> <_script /> <_script /> <_script /> try { var pageTracker = _gat._getTracker("UA-11015976-16"); pageTracker._trackPageview(); } catch(err) {} <_script />  

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : avangard,entelektüel

DÜNYABİZİM / ALİ DÖLEK HABERİ


22/1/2010 · Kategori: dunyabizim-haber

DÜNYABİZİM'DEN HABERLER...

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=2705

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : ALİ,DÖLEK

TEDİRGİN VE MUHALİF: VURAL KAYA'NIN RENGA KİTABI ÜZERİNE


8/1/2010 · Kategori: Elestirilerim

TEDİRGİN VE MUHALİF: VURAL KAYA’NIN RENGA KİTABI ÜZERİNE

 

"Türkiye’de şiir bize düşünmeyi öğretmiştir. Türk şiiri hangi yönden bakarsanız bakın siyasidir"

                                                        (Ahmet Güntan, Parçalı Ham)

 

"Türkçenin tek patronu halktır"

                                                         (Hakan Arslanbenzer, Popülizmin Amentüsü)

 

   Şair, yaşadığı çağın fotoğrafını en iyi çeken kişidir. Çağından bağımsız düşünemeyiz onu. Yaşamasından sanatında kullandığı ve hatta bir dirilik kattığı şiirsel öğelere, imge yapısına, yansıttığı/hisettirdiği anlama, şiirsel bütünlüğün içine yerleştirdiği, bir tazelik kazandırdığı, kullandığı kelimelere kadar, şiir sanatının tüm niteliklerini de ortaya sererek tanık olduğu çağı en can alıcı yerinden yakalayan bütünsü şahsiyete, tamamlanmış özneye biz şair diyoruz.   Yakın zamanda şairin içinde yer aldığı çağın siyasete bakan tarafıyla sorumlu ve duyarlı oluşunu ve 2000’ler şiirinde şiirin hangi anlamlara tekabül ettiğini ifade eden ediplerimizin sözlerini okuduk, dişe dokunur yönüyle. Edebiyatta Üç Nokta dergisinin bahar 2009 sayısında Nilay Özer, şiir-siyaset ilişkisine bakın nasıl değiniyor:

 

"Şiirin siyasetle işi olmaz diyenler büyük ölçüde yanılıyor bence. Siyaset dediğiniz, bu hafta var önümüzdeki hafta yok bir gündem demek değildir. Gelip geçici basit gündem mevzularının peşine düşmek elbette şairin işi değil ama şair yaşadığı yüzyılı belirleyen unsurlardan soyutlayamaz kendini"

 

Tanzimat’tan günümüze kadar gelen şiiri bir akış, bir ark olarak düşündüğümüzde, ana akışın şiire gerçekçi ve sade, açık seçik ve politik bir şiir olarak yansıdığını ve bu anlamda Arslanbenzer’in genelleyici söylemiyle her şiirin ‘siyasi’ bir şiir, ‘açık veya örtük bir siyasete ait’ olduğunu, ‘imgeci şiirin de örtük manada siyasi bir şiir’ olduğunu düşünmek mümkündür. Sanılanın aksine 2000’lerde imge başat bir rol oynamamıştır. ‘Sıfır imge’yle de şiirler yazılmış, nesnel imgeleme dayalı, daha kanlı canlı, mısraa hakkını veren, somut ve siyasi bilincin keskin ve net ifadelerle yazıldığı bir süreç sunmuştur bize. 80’ler için apolitik bir kuşak olduğu söylenir ama bu yargıyı 90’lar için ifade edemeyiz. 90’lar daha hırçın, sert, protest, ve davranışsal yönü ağır basan, konuşkan bir şiire evrilmiştir. Şairin şiirde yegane amacı ‘güzellik’ değil, ‘özgürlük’ tür artık. Şiirde uzun mısraa dayalı destansılığın ve gündelik konuşma dili temel tutum kabul edilerek cesaretli bir söyleyişle yazılan şiirlerin başlangıç yılını 90’lardan başlatabiliriz. Bu başlangıç modern epik kanalıyla 2000’lere kadar süregelmiş, ana akışın dışında yan kollar olarak çoksesli, barbar, deneysel şiirlerle gelişimini bugüne kadar devam ettirmiştir. Kabul edin veya etmeyin, günümüzde artık halkın yanında bir şiir yazılıyor. 2000’lerde şiirin ve şairin bireyselliğini kıran, popülist yaklaşımdır. Halkçı şiirdir. Burada beliren bir tehlikeyi ifade etmekte bir sakınca görmüyoruz: Popülist şiir yaklaşımında teori ile uygulama arasında bir uçurum, bir fark görülürse, söz konusu şiir yaklaşımı ‘soyut’ ve havada kalacaktır. Bir tasarım mıdır Popülist şiir? Seçkinci / Elitist bir yaşamamız varsa, halka inmek, halkın haklarını, eşitsizliğini, yoksulluğunu dile getirmek, kurgusal olmakla malul olacaktır.

 

2000’ler bu anlamda Soylu Yenilikçi Şiir’den Popülist Şiire görülen tablo olarak çok çeşitli şiir anlayışlarının tartışıldığı bir zemin, bir düzlem ve bir dönem olmuştur. Bizi bu yazı kapsamında düşündüren şey, ciddi anlamda ilk şiirlerini 2000’lerde yayınlamaya başlayan Vural Kaya’nın Renga adlı ilk şiir kitabının değişik poetik ölçütlere göre okunabilen bir içerikte olması, yer yer Popülist, anti konformist ve protest bir karakter(ıra) taşımasıdır.

"Adam

Yine döndü halkının yanına

Halkının yanında aşağılıklar tuzağı

Oysa mutlu sanırdı

Halkını "   (s,11)

 

Kastımız 2000’lerde teknolojinin ve küreselleşmenin bireyden topluma her şeyi atomize ederek apolitikleştirdiği bir süreçte ‘başka’ bir şiirin, Vural Kaya’nın şiir duyarlığına odakları çekmek, yolu bu yöne çevirmektir. Vural Kaya popülist bir şiir yazmıyor tabi ki. Tedirgin, gerilimli, harekete dayalı ve muhalif bir şiiri var Kaya’nın. İnsanın canından taşan bir şiir. Yapay ve sentetik değil. Bir hayat canlılığı ve tazeliğinde.

 

Konuşan Özne

 

Vural Kaya şiirinde konuşan özne, ‘kurye’ şiirinde olduğu gibi anlatımcı (narrative) bir tutumla insanın ( burada bir kadın ve bir adamın ) varoluş serüvenini sancılı bir süreç olarak yaşar. Varoluşsal bir yolculuk adeta. Bu anlamda çokça dile getirilen, 80’ler şiirinin plastik dünyasından seslenmiyor şair, oradan konuşmuyor, oradan söz almıyor. Diri bir konuşması var bu öznenin. Modern öğeler taşıyan bir âdemin macerası. Bu varoluşsal macerada konuşan öznenin şehir hayatını doğrudan kavrayışı, ortaya sermesi var:

 

"Adam

Evleri taşıdı durdu daha

Adam parkları tıklım tıklım kaldırımları

Otomobilleri sonra

Bir asfaltı tam da yamasından adam

Tutup adam mazgalları perçeminden"  (s,9)

 

Bireysel bir macera değil yaşanan. Varlığa anlam yüklemenin yanı sıra öznenin bir de varlığı kutsayışı var. Kaya’yı bireysel bir içe-dönüşten, bunaltıdan kurtaran, gözünü dışarıya, yaşadığımız zamana, olaylara, nesnelere çevirişi, Zarifoğlu’da gördüğümüz serüven duygusunun mısralar boyunca işlenişidir.  Aynı zamanda varlıkların şair tarafından aldığı esaslı anlamdır. Bunalan, sıkılan bir özne yoktur Renga’da. Konuşan öznenin yiğitçe bir konuşması vardır:

 

"Meyve yedi

Bir kirazı kutsadı meyvelerden

Kuşlardan benekliği

Çocuklardan ahmed’i" (s,10)

 

Vural Kaya, kötü gördüğü bir şeyi açıklıkla dile getiren bir şair. Kaya’nın bu yönü, onu siyasi şiire yaklaştıran, şiir boyunca konuşmasına gerekçe teşkil eden bir yöndür. Bu tarafı onu muhalif kılan bir taraftır. Nurullah Turan’nın ifadesiyle bir tarafı hoşgörüyse ( kararlılıkla esirgeyen ) bir tarafı da horgörüdür (gerektiğinde sarahatle ortaya koyan ). Yani bu iki yön, bir tavır biçiminde gelişir. Bu tavrın politik bir tavır, politik bir konumlanış olduğunu Nurullah Turan’dan dinleyelim:

 

"Bu konumlanışın kendine seçtiği merkez, muhalif oluşu nedeniyle şairi, dolayısıyla şiiri(ni) rahat bırakmaz. Kuşkusuz şairin benimsediği dünya görüşüyle ilintili olarak, kitap boyunca anti konformist bir tavrın cisimleştiği görünen bir şey"

Vural Kaya, genele rağbet etmeyen yanıyla anti konformist bir şairdir ve bu onun bu kitapta belirginleşen temel ve siyasi bir tavrıdır:

 

"MÜMİN YATTIĞI GECELERDEN

DİNLENİK UYANDI ADAM

DİNLENİK UYANDI ELHAMDÜLİLLAH

DİNLENİK AMA MÜMİN Mİ YİNE ? "  (s,12)

 

Risklerle dolu modern bir hayat yaşadığımız için şairin kuşkusunu önemsiyoruz. En nihayetinde direngen, direniş kasları olan bir şiir yazıyor Vural Kaya. Tedirgin bir özne. Kaya’nın bir de şiirinde kendini yer yer hissettiren, belirginleşen bir özeliğine şahit oluyoruz: Eleştiri. Modern hayat eleştirisi. Tebarüz eden bu yön, mısralar boyunca sayıp dökmecilik (envanterizm) tekniğiyle şiirin geneline yayılmış durumda. Modern hayatın göstergeleri çağın duyarlığıyla tekrar tekrar sıralanmış. Kaya’daki bu çağ ilgisi, delişmence gözü pek bir söyleyişle, sert imgeler ve şiir cümleleri hâlinde ifade imkânı bulmuş:

 

"Zayıflama çayları demlene durdu

Masanın ortasında bir konu

Tam ortada kekler kurabiyeler

Çağına has şeyler

Aldatma hikayeleri, moda dergileri

Mutfaktan gelen buğu

Liste başı bir şarkı bir şarkı daha

Gün bitti"  (s,17)

 

Cesaretin Şiiri

 

Korkunç bir kendine güveni var Kaya’nın. Yenilginin şiirini yazıyor Kaya, zulme uğramışların şiirini. Ama yine de gerilimli söyleyişiyle sömürge sistemi/egemen dizge karşısında ezilmiş, pasif ve edilgen değildir. Tedirgin ve muhalif.

 

"1.BENİM HUYLARIM SİYAHTIR

2.BENİM DİPLOMALARIM

3.TANRIM BİLE

4.GÖĞÜM SİMSİYAH ALABİLDİĞİNE

5.GÖZLERİM DAHA BİR SİYAHTIR AMA

BUNU DA GÖRSELER YA"  (s,20)

 

Kaya’nın konuşması dolu dizgindir. Hem de ‘gökler dolusu’ bir konuşmadır bu. Dünyayı benimsemeyen, rahatsız edici bir konuşma.

 

"Söylüyorum işte gökler dolusu söylüyorum" (s,22)

 

Sömürge sistemi dedik, Vural Kaya her şeyin farkında aslında. Siyasi bağlam örtük de olsa sistemin bekçileri ve faillerinin ‘açların ensesi’nde olduğunu biliyor ve siyasi şiirin unsurlarını anıştıran mısralar kurabiliyor. Biz, Renga’nın en çok bu yönünü beğeniyoruz, sakınımsız söyleyişini yani. ‘Mert’ söyleyişini, cesur değil ( çünkü cesur kelimesinde bir sınırları aşmışlık vardır) cesaretli konuşmasını ( çünkü cesarette bir atılım bir öne atılma vardır). Şarkdemir’in İkinci Yeni şiiri için getirdiği tanımlamayı biz de pekâlâ Vural Kaya şiiri için ifade edebiliriz: Cesaretin şiirini yazıyor Kaya. Dünyanın itizal etmiş düzenine karşıdır bu cesaret.

 

"Boylu poslu adamlar enseli

Boğum boğum enseleri

Kimi tefe işinde

Kimi ensesinde açların renga

Borç mudur boynuna borçtur borç

Yağlı bir ilmek renga

Havanda dövülmüş su meselâ

Havanda hayvan" (s,26)

 

"Hırsla mertleniyor nabzım

Hızla

Fakat işte bütünüyle renga

Hem patronlar valesi patronlar kupası falan"  (s,27)

 

Kaya’nın şiirleri kapitalist düzenin işleyişine yönelik önemli işaretler barındırır. Aşağıdaki mısralar rasyonalist zihniyetin siyasi bağlamdaki şiir cümleleri şeklinde okunabilir:

 

"Paydos zilleri dadandı Pavlov’un seslerine

Koşullanmalar koşmalar renga da renga

Kısa kısa aralıklar kondurmuş köleliğe biri

Kemikle salyanın bu tuhaf benzerliği

Bu çok belli besbelli"  (s,29)

 

Çatır çatır söyleyen, ciğerleri sökülerek yazılan bir şiir bu. Tehlikeli. Tedirgin edici. Sükûnet verici değil ama. Konuşan, konuşturmak isteyen, konuşkan bir şiir. Göze batan bir özellik olarak, mısralar parça parça ilerliyor ki bu da Kaya’nın teknik bir tutum olarak mısracı bir şair olmadığını gösterir. Bu arada yer yer mısralara şiirin kaldıramayacağı yükler de yükleniyor. Bu ise şairi, şiirsel atmosferin uzağına düşürüyor. Şair, pekâlâ sağduyuya dayalı, sükûnet verici, sakin mısralar da düşürebilir. Böylece şiirin kendine özgü havasına, alanına, otonom bölgesine varmak mümkün hâle gelecektir. İfadeye ağırlık vermesi durumunda, anlamın alanı genişleyecek, örtük taraf biraz daha aralanabilecektir. Bunun sonu, açık, seçik ve net bir şiire varmaktır. Renga’da mısralar kesilerek anlam belirsizleşmiş, şiirsel öz gizli kalmıştır. Doğrudan söyleyişle net ifade, Vural Kaya’nın bütün şiirleri için ifade edebileceğimiz temel bir tutum değildir. Şairin şiirsel deyiş olarak sinirleri yatıştığında, şiirin sınırları karşılıklı olarak açılacak, şiirsel gövdeleşme süreklilik kazanacaktır.

 

"Sinirlerimi seviyorum dedim ya işte

Ölüm yok ucunda ölüm her yerde

Yok öyle kaçamak maçamak

Anlamam çünkü anlamam otel motel

Ankara Çiçek Palas Madımak

Yat zıbar şimdi geçer hepsi renga

Ya da ölürsün en fazla renga

ÖL"   (s,35)

 

Sonuç Ya Da Eleştirel Davranış

 

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Kaya’daki eleştirel davranış, şairin ati konformist tavrı dolayısıyladır. Bu, şiir boyunca hissedilebilir bir durumdur. Muhalefeti ciddiye alınabilecek türdendir. Modern dünyaya karşı modern bir şiir yazıyor Vural Kaya. Modern dünya eleştirisi karşısında popüler kültür de ‘liberaller’ de nasibini almıştır.

 

"Koro halinde "aldatmak" okunur bu ülkede

Sevgilim şaşıp kalalım haydi seninle

Banka dekontlarından ayraçlar yapalım

Diktatör resimlerinden tuvalet kâğıtları

Liberalleri yumurta yağmuruna tutalım

LİBERALLER KOLAY ÖLMEMELİ

LİBERALLER KOLAY ÖLMEMELİ"  (s,40)

 

Vural Kaya için şiir, bir davranış biçimi somutluğundadır. "Çarpıcı ironi", bir tavır, bir karakter olma özelliği taşımakla beraber bu tavrı ve karakteri belirleyen, gerilimli bir dil, gerilimli bir söyleyiştir. Şiirdeki epik tonun yükselişi, iniş-çıkışları biraz da bu yüzdendir. Vural Kaya, hemen her zaman eleştirel bir tutum içinde olmuştur. Geneli itibariyle Renga’da, modernitenin belâlarına ( putlaştırma, şeyleşme ) yönelmiş veya maruz kalmış, adına modern  insan denen varlığın, fıtratın dışına taşmış yönleri, bozuluş ve çürüyüş belirtileri, algı ve edimleri dile gelmiştir. Şiirin çalkantılı bir dil ve anlatımla harekete dayalı olması bundandır.

 

2000’ler şiirinde önemli bir yeri olan Vural Kaya, duyarlı bir özne olarak modern dünyanın onursuzca işleyişinden rahatsızlık duymuş bir öfke şairidir. Tepkiseldir ama kuru bir tepkisellik değildir bu. Gürül gürül akan, güm güm vuran, iz bırakan, makes bulan, konuşan, çatlayacak kadar konuşan, egemen dizgeye muhalif, tedirgin bir şairdir. Vural Kaya, şiirinde karakterize olan doğasıyla, huyunda suyunda, mülayim, sinirleri alınmış bir şiir yazmıyor,  tedirginliği bu yüzden. "Sermaye" nin diri yanlarını görmüş, aksak işleyişinin farkındadır, bu sebeple tedirgindir. Öfkesi, modern insanın ‘tanrı’lık taslayışınadır; tedirginliği, insanlığın gidişatınadır, tekdüzeleşmeye ve düşüşe dairdir. Kişisel bir bunalım şairi değildir bu yüzden. O bir tespitler, işaretler şairi. Tespitleri şurada: Modern dünyada olup biten her şeyden, modern zihnin hayatı algılayışına kadar son derece rahat bir dille klişeye düşmeden modern şiirin de imkânlarını kullanarak problematik durumlar, dökümler sergilemiştir. İşaret ettikleri: modern insanın yaşayışı, algılayış biçimi, alışkanlıkları, ikiyüzlülüğü ve konformizmi.

 

"Sekreteryası Bozuk Bir Dünya" da şaire selam.

 

Vural Kaya, Renga, Ebabil yay., Nisan 2007, Ank.

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : vural,kaya

18 YAŞ / MUSTAFA CELEP


8/1/2010 · Kategori: Mustafa Celep Mevzuu

18 yaş… Şiire hararetle sarıldığım yıllar. Kadıköy’de Kadıköylü bir şair vardır: Nurullah Can. Eski dergilerin sergilendiği, satıldığı bir reyonu vardı bu şairin. Kendi kitaplarıyla birlikte 60’lardan 70’lerden kalan, şimdiki değerine paha biçilmez dergiler satardı. Şehrengiz’li yıllar. Sombahar sanırım son sayılarını çıkarıyordu. Hevesimin doruk noktalarını yaşadığım bir dönemdi 18 yaş. Bilinçsiz okumalarım oldu o dönemde. Önüme gelen her dergiyi her şiir kitabını okuduğum zamanlardı. Şimdi düşünüyorum o zamanlarda şiire olan aşırı tutku karşısında hayat ihmal ediliyordu, bu açık. Şiirden şiire giden bir edebiyat anlayışım vardı, kendimce. Şiirden hayata akan kanallar kapalıydı, ben bile isteye böyle tercih ediyordum. Kasti bir tutumum vardı, sanki tersini düşündüğümde daha iyi bir şiir yazamayacakmışım gibi bir hal. Şiirin bana yüklediği bu şair halini kaldıramıyordum. Şimdi 18 yaşında olsaydım Salacak’ın, Doğancılar Yokuşunun şiirini yazardım mesela. Rimbaud’yu, Bodleri, Nervali o taze idrakimle okumazdım. 18 yaş, övüngen tabiatlı biri değilim ama şiire olan temayülüm yanında, ekmeğin kopması için olmazsa olmaz dediğimiz mayanın, şiirsel özün oluştuğu, daha çok ruhta kopan tufanın, hareketin sarstığı, sağlam kulp arayışındaki bir kişinin özveri yılıydı. Ödenecek olan bedelin başlangıç yılları…

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : mustafa,celep

Deli Dumrul Şiiri / MUSTAFA CELEP


3/1/2010 · Kategori: Siirlerim

DELİ DUMRUL ŞİİRİ

 

Beri gel beri gel yine heyheylendim bu sabah

Yine heyheylendim bu zuhr-u âhirde

Bu öğle arası bana ekmek arası tost ısmarlamayın

Hamburgeri sevmem yiyenleri sevmem kinim onlaradır

Beni geniş sev bir tasartı gibi bir medeniyet tasavvuru gibi beni

   geniş sev

2000’ler bu şiirde pek yapay duruyor gökdelenler gibi sev

 

Biz bir ekmeği bölerek yeriz bir halkın şiiri böyle bir şeydir

Bir halkın şiirine evet Deli Dumrul gerektir inancım tamdır

Bir şiir acısına bir halk gerektir hakçası budur

Beri gel beri gel hepimiz Deli Dumruluz devlere karşı

Zulümlere karşı zalimlere karşı tiranlara karşı hepimiz

  turgut uyar gibi severiz bir halkı

 

Bir halkı sevenleri severiz genişletilmiş parklar olarak

Doğancılar yokuşu mesela böyle bir parktır

Bir gençlik akar oradan bir çağın aralığından akar gibi

Hepimiz Doğancılar yokuşuyuz toplaşırız savaşırız bir kalp gibi

Bize dünyadan bahsetmeyiniz Doğancılar yokuşundan bahsediniz

 

Korkulacak çok şey var hayat kötü dünya kötü şiir kötü

Metropollere girip çıkarız trenlere bineriz çağı tanımak denir buna

Bizim Deli Dumrul damarımız hayata ne çok benziyor

Muhafaza ederiz savunuruz en temiz yönümüzü bir halk gibi sıradan

Geniş çarpar bir yanımız Doğancılar gibi ergen çarpar

  pasaklı bir şeydir ama güzel bir şeydir

 

Bahçeler rehabilitasyon merkezidir burada

Benim bir de Bir diyen yanım var Tekbir diyen kulluk eden

   fokurdayan

Bahçelere girip çıkan taşralı konuşan bir yanım bağıran öfkelenen

  çatırdayan

Biz bir halkı överiz müeddep bir yanımızdır övmek

Biz borsadan kaçan bir halkı severiz

 

Biz kalbi Kitaptan yana çarpan bir halkı

Biz yemin eden sadakatten yana

Biz mütevazı hırslı ve savurgan

Biz firari topyekün camilere doluşan

Biz kalemden ve kelimelerden yana kalelerden yana bir halkı

Biz kendi işinde gücünde kışın ısınan bahara özlemli

Biz mürekkep yalamış okumaktan deliren bir halkı

Biz susayan koşuşturan o caddeden o sokağa

Parklardan parklara koşuşturan bir halkı

En çok da Doğancılar Parkını en çok da sahici

  bir damar gibi çarpan Doğancılar üç kere

  üç kere Doğancılar Parkını Deli Dumrul gibi seven

Savaşan saldıran yoğunlaşan bir halkı severiz sonsuz kere severiz

Doğancılar yokuşu

Doğancılar yokuşu

Doğancılar yokuşu

 

Deli Dumrul yeni bir söz buldu taş binalar apartmanlar arasında

Sonra durup bahçelere indi bir kalbin arasında

Bir çağ ile kirazlar arasında

Bir çağ ile vişneler üzümler arasında

Bir çağ ile Beyazıt, meydanlar arasında

Birinci Cihan Harbi ile İkinci Cihan Harbi arasında

Bir Pakistan ile bir Irak arasında

Bir çağ ile deltalar, tüneller arasında

Çok dallı bir ağaç arasında

Bir İstanbul ile bir Ankara arasında

İnsan tükenmez her şeyiyle inandı

 

Bir Yahudi ile bir Filistin arasında

İnsan tükenmez! Bütünüyle inandı!

 

Koşmakta olana solumakta olana

Gelmekte olana yürümekte olana

Yaşamakta olana kibirsiz inandı

 

Derleyip toparlayıcı olana minnet duygularıyla

Bir kapı bir çağa açılıyorsa inandı

Bir adam bir kadına koşuyorsa inandı

 

Bir çocuk hesapsız namaz kılıyorsa inandı

Bir genç kız hesapsız seviyorsa inandı

 

Parçalanmış bedenler taşınıyorsa savaşta

İnandı Deli Dumrul yaslı ve üzgün inandı

 

Üzgünüz ama pasif değiliz Deli Dumrul inandı

Bir de Deli Dumrul’un Doğancılara inanışı var ya

Ekmeğiyle inandı kadınıyla inandı sonsuzuyla inandı

 

Beri gel Deli Dumrul

Tandırlı zamanlar yok artık

Metaller çağındayız köksüz imajlar görüntüler

  çağında

Çeyiz Sandıkları da yok Para Kasaları var

Üzgünüz ama yılgın değiliz konuşacak çok şey var

Konuşulacak çok şey Karşılaşma adına

Bu şiir gibi mesela Hesaplaşma adına

Deli Dumrul buna

Yaşamayla inandı

Yaşamayla inandı

Yaşamayla inandı.

Mustafa Celep

 

(İkindi Yağmuru dergisi, Ekim 2009, sayı:22)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : deli,dumrul,şiir

HAYRİYE ÜNAL ŞİİRİ


27/12/2009 · Kategori: sorusturma

9o’larda ilk şiirlerini yayınlayan Hayriye Ünal’ın şiir ve yazılarıyla ilk defa Atlılar’da ve bende iz bıraktığı haliyle yine aynı dergide Turgut Uyar üzerine yazdığı geniş oylumlu yazısıyla karşılaştım. Sonra buradan, bu yazılar dallanıp budaklanarak Bahtin’in roman kuramından hareketle oluşturduğu Çoksesli şiire ve dil konusunda derinlikli ve kuşatıcı yazılara varıldı.

 

Günümüzün kendi içine kapanan ve meselesiz şiirini düşündüğümüzde, Hayriye Ünal’ın şiiri,  kavradığımız kadarıyla şiirde etkinlik halinde olan öznenin çok yönlü tecrübesine-ses ve içerik olarak- dayanan, son derece hırçın ve sert, öne atılma anlamında cesarete dayalı, epik yönelimli ve konuşkan bir şiirdir.  Şiir türlerinin-lirik tarz, epik duyarlık, dramatik etki- iç içe geçtiği çok sesli bir yapı öneren Çoksesli şiir ve Ünal’ın önerdiği poetik tavır ve kuşatıcılık takdirle karşılansa gerektir.

 

Hayriye Ünal, 90 kuşağı içinde göz ardı edemeyeceğimiz bir şairdir. ‘‘Her şairin bir poetikası olmalıdır’’ tezini doğrulayan bir şairdir aynı zamanda.

 

Türk edebiyatına poetik birikimleriyle katkı sağlamış bu şairin düzyazı kitabını beklediğimizi de buradan belirmiş olalım.

 

Mustafa Celep


Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : hayriye,ünal,şiir

DÜNYABİZİM, TAŞÇIOĞLU, HABER


26/12/2009 · Kategori: Iktibas

ŞİİR YAZSIN!
Taşçıoğlu’nu şiire çağırıyoruz!
Kayıtlar şairi Yılmaz Taşçıoğlu’na şiire dönmesi için not düştük
20 Aralık 2009 Pazar 16:00

Yılmaz Taşçıoğlu’nun akademisyen olduğunu, Sakarya Üniversitesi'nde yeni edebiyatçılar, şair adayları yetiştirdiğini biliyoruz. Ama şiir yazdığını bilenimiz çok azdır. Kendi imkânlarıyla çıkardığı bir şiir kitabı var Taşçıoğlu’nun: Mihrace.

Kayıtlar’ın 3.yılını tamamladığı 36.sayısıyla karşılaştım Taşçıoğlu’nun şiiriyle, dergiler arasında gezerken. Ekim, 1993. Şiirin adı şu: Ölümle Aşk Arasında Titreşen Çocuklara Tarih Notu.

 

Hayrettin Orhanoğlu
Hayrettin Orhanoğlu

Hem şair hem akademisyen

Yılmaz Taşçıoğlu’nun eve dönmesi gerekiyor artık. Rahmetli Esat Eroğlu, bendeniz üniversitede öğrenciyken ‘akademisyenlik şairliği öldürür’ derdi, inanmak istemezdim. Çünkü kapı gibi Hayrettin Orhanoğlu vardı, okuduğum okulda, hem şair, hem akademisyen. Deneme de yazardı, Orhanoğlu, eleştiri yazıları da yazardı. Sağlam bir şairdir Orhanoğlu, hâlâ da öyledir, şiiri yaşayan biridir, çalışkandır, üslup sahibidir. Felsefi altyapısı olan ender akademisyenlerdendir.

Yılmaz Taşçıoğlu, Kayıtlar Yılmaz Taşçıoğlu, Kayıtlar

Yılmaz Taşçıoğlu, MihraceBenim derdim başka!

Bu cümleleri yine bir akademisyen olan Yılmaz Taşçıoğlu için de kurmak istiyorum. Necatigil üzerine bir kitabı olduğunu biliyorum. Benim derdim başka! Taşçıoğlu’nun şiir yazmasıdır derdim, temel kaygım budur, bu yitik şairin tekrardan kalemini ateşlemesidir!

 

Kalemini ateşle!

Taşçıoğlu’nun şiire döndüğüne dair belirtiler görülse de tutkulu bir adayışla sürekli kendini şiire vermesi, Şair Yılmaz Taşçıoğlu’nu zihinlerimize kazıyacaktır, eminim. Öyle şiir yazsın ki Taşçıoğlu, ‘akademisyenlik şairliği öldürmez, aksine gövertir’ desin.

Yılmaz Taşçıoğlu, nasıl, çocuklara tarih notu düşüyorsa, biz de şiire geri çağırmak adına, Taşçıoğlu’na not düşelim:

Sizi ‘Şair’ olarak görmek istiyoruz Bay Taşçıoğlu!

 

Mustafa Celep, şiire geri çağırdı.

mncelep(at)hotmail.com

<_script /> var tmp; tmp = document.getElementById("news_content").getElementsByTagName("a"); for(i=0; i

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : dünyabizim,haber

ABDULKADİR AKDEMİR YAZDI/MUSTAFA CELEP'İN ÇIKARTMASI


18/11/2009 · Kategori: Mustafa Celep Mevzuu

Mustafa Celep'in çıkartması
Ateş Bandosu isimli ilk kitabındaki ilk şiiri “Çıkartma” üzerinden Mustafa Celep şiirine genel bir bakışta bulunuyor.
18 Kasım 2009 Çarşamba 10:00
 

“Bu inadına direnişim beni güçlü kıl Tanrım

Güvendiğim bir şey değildir aklım” 

Mustafa Celep şiirini yaşayarak yazıyor. İlk kitabının bu ilk şiirinde bu “benim” diyor adeta. Bir çarpık düzenin, yalpalayan gidişatına sağlam bir karşı  çıkışın seslerini ulaştırıyor bize şair. Sırtını yasladığı  makamlar üstü kudretten ilham alarak doğru ve haklı davayı üstleniyor. Kendisinin fazlaca sahiplendiği bir sözle ifade etmeye çalışırsak; hayatın tam ortasında kendisiyle “cebelleşen” eşrefi mahlûkat ile yüz yüze kalmaktayız bu şiirler toplamında. 

Mustafa Celep, Ateş BandosuDinmeyenlerin dillenişi

Çağdaş zamanların kalemli ve yahut “uçan ayakkabılı” savaşçılarının siluetleri mısra başlarında, sayfa aralarında gözlerimize istikamet çizer gibidir.  Celep “ kendini kaybedip tekrar bulanın” kavgasını vermektedir. “Tanrı”dan istediklerini ne olduysa işte tüm bunlar yüzünden diyerek belgelendirmektedir. Evet, bunu da birçok örneğin yardımıyla yapmaktadır. “Cürmün kıskacından uzak tut, zehrinden zehrinden hayatın” mısrasından sonra “cebelleştiği” onca “dinmeyen yarayı” dillendirecektir. 

 “Beni dünyadan uzak tut, aydınlansın yüzüm bildiğim bir şeydir bu

Bu kan çarşıları, bu kısrak tekmeleyip durur topuklarımı

Bu yaşadıklarım, bu kireç rengi alnım, bu kavgam

Bu ihanetler, bu suçlar, bu cezalar, bu mantık, bu mahkemeler” 

Yer yer tekrarlar var

Şair ölmeden önce ne yapabilirimin derdindedir ve buram buram kazanma hırsı kokmaktadır. Hıncını kelimelerden almaya kalkan bir dünya mahkumu “dünyayı konuşurken” elbette sert olacaktır. 

Fakat şuna da değinelim ki Celep’in şiir dilinde önemli yeri olan tekrarlar aşırıya kaçmıştır. Sözüm ona “bu” yaklaşık 90 kere bir ismi işaret etmiştir. Bu denli örnek, sıkıcılığı doğurabiliyor. Dikkatli ve gerçek bir okurun ise muazzam bir makinede arka plandaki vidaların önemini fark etmesi kaçınılmazdır. Bunu burada keselim. 

Çıkartma

Mustafa Celep’in şiirinin orta yerine oturtabileceğimiz bir şiirdir “Çıkartma”. Hitabet ve etkileyici bulunma sınırlarını zorlayan tabirlerle karşılaşmak her şiiri için kaçınılmazdır. 

 “Bu koca koca şehirler ortasında sıkılganlığım” 

Ve yahut 

 “Ben buradayım dostum sense susuyorsun sarsılıyorum” 
 “Secdelerdir beni serinleten bu solgun odalarda -otel odalarında-“ 

“Ben burada kara ıssız yalnızlığımla değilim

Değil sizin sinemalarınıza gitmek

Değil camekânlarınıza bakmak

Boştur bu dünya, değil inanmak inandıklarınıza” 

Bakınız bu reddediş bize sabrın sivrilmiş, bileylenmiş hali olan “gücü” gösteriyor. Şair içindeki konuşmak isteğiyle gerçeğin savunmasını sunuyor ve çoğunlukla yalnızlıktan bahsediyor. Tabi asıl yalnızlığın “Tanrı” ile birlikte olma manasına geldiğini bilerek yapıyor bunu. “Işık ışık bir adam “şeyler” içinde iken maddeye sırt çevirebilmiştir.”Değil sinemalarınıza gitmek / Değil camekânlarınıza bakmak / Değil inanmak inandıklarınıza” derken sebepler katında gerekçesini ise “Boştur bu dünya” diyerek dillendirebilmiştir. Teşhir çağının ve neon ışıklarıyla yıkanan sokakların, cilalanarak pazarlanan maddenin seli önünde bir bent girişimidir bu seyreylediğimiz. 

MUSTAFA CELEPÖlüm sonrası yas

Şahsi olarak mutluluk diyeceği ne varsa vazgeçmiştir Celep. Gülmeye, sevinmeye dair herhangi bir imgeyle karşılaşmamamızı “ölüm sonrası yas”a benzetiyoruz. Kaybedilen onca güzellik, garipliği İslam’ın, insanlığın vurdumduymazlığı ve bölük pörçük bakışlar. “Edirne’den Kars’a Sinop’tan Hatay’a böyle gelir böyle gitmez Türkiye’de”. 

 Şiiri böylece gümbür gümbür okurken; 

 “Bu kırık cam parçaları, bu çantalar bu burukluğum

Bu yorgunluk, bu bıkkınlık tel örgülerden

Bu çaresiz kalmaklığım kendimin ortasında” 

Mısraları ise okuru korkutacak bir çaresizlik sergilemektedir. Tüm söylenenler buraya kadar mıydı? Sorusuna gelip dayanmış gibi görünürken; 

 “Taşmak üzereyimdir bir taşkınlık çıkarmak ırmağın akışında” 

Mısrasıyla kökleriyle tutunmuş bulunduğu gerçeği daha sıkı tutup kaldırmıştır. 

Ve ellerini açmış, tüm sesini gökyüzüne çevirmiş şekliyle “Bir adam durup / Dolgun damarlarıyla / Dünyayı konuşuyor”. Arkasından da değil hem. Yüzüne yüzüne haykırıyor neyi var neyi yoksa dünyanın. “Bu çağda sözümü sakınmayacağım” diyen şairin sağlam durma çabalarını merak ve takdir ile izlemekteyiz. 

Ezcümle Mustafa Celep’te “Bu konuşmak isteği her daim serazat bir coşku olarak kalsın”. Biz de yeni ve güçlü şiirler bekleyelim savaşarak teslim aldığı kelimelerden. 
 

Mustafa Celep, Ateş Bandosu, Ebabil yay. 1.Baskı 
 

Abdulkadir Akdemir Celep şiirine işaret etti.

<_script /> var tmp; tmp = document.getElementById("news_content").getElementsByTagName("a"); for(i=0; i

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : ateş,bando

OSMAN ÖZBAHÇE'NİN BEĞENİ ÖLÇÜTLERİ


14/11/2009 · Kategori: Elestirilerim


OSMAN ÖZBAHÇE’NİN ŞİİR ELEŞTİRİSİNDE ESAS ALDIĞI BEĞENİ ÖLÇÜTLERİ

 

Türk şiir eleştirisinde yaşanan kavram kargaşasının temel sebebi, teoride ve pratikte, eleştirel ölçütlerin açığa çıkartılamayışıdır. Hüseyin Cöntürk’ten sonra eleştirel ölçütlerin, eleştiri ortamının boğuk sesi, karmaşık anaforu andırışının nedenleri arasında, eleştirel ölçütlerde netliğe ulaşamamayı, ideolojik kör bakışın eleştiriye hakim olmasını, bir nevi bir başka açıdan dogmatizm olarak nitelenebilecek, sert yargılar bütünü dediğimiz bir donukluğu, katılaşmayı görebiliriz. Bu nedenlerin arasında ölçütlerde bir netliğe ulaşma meselesi, bizim bu yazıda üzerinde odaklaşacağımız ana meseledir. Cöntürk’ten sonra, Eser Gürson’u dışta tutarsak, şiir eleştirimiz yarım yüzyıllık bir uykunun eşiğinde kalmıştır. Bu uykunun eşiğinde uyanıp bir adım ötesine geçmek, 90’ların şair-eleştirmenlerinden Osman Özbahçe’ye nasip olmuştur. Bu güne kadar eleştirel ölçütlerde bu kertede netliğe ve açıklığa ve aynı zamanda kuşatıcı bir sağlamlığa ulaşılamamıştır. Özbahçe, hüküm cümlelerinde olsun, yargı ifadelerinde olsun, ustası gördüğü Hüseyin Cöntürk’ün çizgisini takip eder. Özbahçe’ye Cöntürk’ün bir başka versiyonu diyemeyiz. Zira sağlam yargılar noktasında ve özellikle şiir-millet meselesine bakışta Cöntürk’ten bir adım ileridedir. Özbahçe, Cöntürk’le eleştiriyi disipinli bir uğraş edinme, şiiri günü gününe takip etme bakımından benzeşir. Benzeştiği bir diğer nokta da yargı cümlelerindeki kesinliktir. Biz bu kesinliği, şiir ortamının üzerine serpilen ölü toprağını, uyuşukluğu ve konformizmi düşündüğümüzde, ‘elzem’ ve gereklidir diyoruz. Şiir ortamına yayılan kötü şiirin yaygınlığını gördüğümüzde, bu tutum, daha ağır yargıların da olması gerektiğini bize hatırlatıyor. Biz bu yazımızda Osman Özbahçe’nin edebiyat anlayışına, eleştirel ölçütler bütününe, şiir algısına, günümüz şiirine yönelik görüşlerine eğileceğiz. Bu yazımızdaki niyetimiz, yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi, eleştirel ölçütlerin gün yüzüne çıkartılması, belirginleştirilmesidir.

 

Şiire Yaklaşım Biçimi  

 

Hüseyin Cöntürk, eleştiriye geçmezden evvel seçik bir edebiyat anlayışına varmak gerektiğini söyler, Eleştirmeden Önce adlı eserinde. Zamanımızın temel bir özelliğidir bu: Belirsizlik, fluluk, kopukluk. Özbahçe, daha en baştan eleştiri işinde seçik bir şiir anlayışına sahiptir. Kimse bu güne kadar bu kadar net bir anlayışın temel kriterlerini ortaya koymadı. Cöntürk’ün Çağının Şairi ve Eleştirmeden Önce adlı eserlerini dışta tutacak olursak, bir metni eleştirmeden önce tek tek, tane tane ve madde madde, şiirin şiir olmasını sağlayan şartları sıralayan bir şiir görüşüyle karşılaşılmadı:

 

″Bizim şiir olarak yazılmış bir metne şiir diyebilmemizin asgari şartı dörttür:

 

1.Öz

 

2.Müzik

 

3.Biçim

 

4.Bütünlük ″  (s,3)

 

Bu dört şart, kendi içinde bir yapı arzeder. Ama sıralanışı itibariyle mutlak değildir. Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya yapılabilir. Özbahçe şiirin taşıdığı öz bahsinde Cöntürk gibi bir bütünlüğü gözetir. Onun için önemli olan (öz ve biçim) den birine ağırlık vermek yerine, bu ikisinin işleyişi esastır:

 

 

 

″Şiir bir şey taşır ve şiirin taşıdığı şey şiir değildir. Aynı şekilde, şiir bizatihi bir öz değildir. Bizim şiir diyerek işaret edebileceğimiz bizatihi bir öz yoktur. Şiir bir sistemdir. Bir biçimdir. Bir düzendir. Bir işleyiştir. Dilin, yani ki insanın işleyişlerinden bir işleyiştir. İnsanın işlerinden bir iştir. Bu itibarla şiir bir yüklemdir. Bir harekettir. Biz o şeyin nasıl hareket ettiğine ve nasıl hareket ettirildiğine bakarız. ″ (s,4)

 

Özbahçe, şiirde öz-biçim bütünlüğüne önem verir ve bu iki unsur birbirinden ayrıştırılamaz. ″Hüseyin Cöntürk’ün Şiir Görüşü″ adlı yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, öz ve biçim bahsinde yaşadığımız problem, birinden birine fazla ağırlık vermektir. Son günlerde yeni biçimi şiire artan ilginin bir boyutunu da bu iki unsura verilen ağırlığa yönelik bir dengesizlik oluşturur:

 

″Şairin kafası yekpare bir bütündür. Şairin kafası kompartımanlı değildir. Bundan dolayı şair, şiir meselesinde, bu dört şartı parçalayarak, birbirinden bağımsızlaştırarak değil, içiçe geçirerek, aynı anda işleterek algılar. Bu yekparelikten öz-biçim kaynaşması doğar. Bundan dolayı iyi bir şiirin özü biçiminden, biçimi özünden ayrıştırılamaz. ″  (s,4)

 

Özbahçe , ‘Sağlam Şiir’ adlı eserinin daha ilk yazısında, bu dört şartla bağıntılı olarak günümüz şiirinin ve günümüz şairinin iki temel sorununa işaret eder. Özbahçe’nin işaret ettiği bu iki temel sorun, şar-eleştirmenin şiire yaklaşım biçimini ele verir mahiyettedir. İhtiva ettiği bu sorunlar, hemen her şairin üzerinde derinlikle düşünmesi gereken sorunlardır. Probematiğin can damarı diyebileceğimiz bu sorunlar, Özbahçe eleştirisinin temellerini oluşturur:

 

″Günümüz şiirinin iki temel sorunu vardır. Birincisi, gevşek örgüdür. İkincisi, içi boş olmak, özsüz olmak, hiçbir şeyden bahsetmemektir. Bu iki sorun, günümüz şiirindeki bütün sorunların temelinde yatmaktadır.

 

Günümüz şairinin iki temel sorunu vardır. Birincisi, şiirimiz üzerinde düşünmemektir. İkincisi şiirini tartışmaktan kaçırmaktır. ″

 

Özbahçe’ye göre her şiirin bir ‘ ana fikri’ olması gerekir. Yazar, şiirin mesele taşıyıcı bir güce ulaşmasının, bu ana fikir (ileti/ mesaj) ile imkân dahiline gireceğine inanır. Şiirin bir atmosfere sahip olması, bir istikamet fikrine yönelişi, bu inançla yakından bağıntılıdır. Bir şey söyleyen şiirden yanadır Özbahçe. Hayatımızda yer tutan, bizde bir karşılık bulan bir şiir tavrını benimser. Yazılmakta olan bir şiiri göz önünde bulundurduğumuzda, bu özsüz ve belirsiz şiirlerin, şiirimizdeki sasılığı gidermek bir yana artırdığını söyleyebiliriz. Günümüzde birçok şairin, şiiriyle geriletici bir şiire emek verdiğini düşünmek mümkün. Günümüz şiirindeki gevşek örgünün, şiir işçiliğini önemsememekten kaynaklandığını, çoğunluk itibariyle şiir ortamındaki şairlerin şiir üzerine düşünmeyişlerini buna sebep olarak gösterebiliriz. Özsüz olmak, metni estetik bir nesne olarak görmekten kaynaklanıyor biraz da. Bu ise bize 80 şiirinden miras kalmıştır. Oysa şiiri organik bir varlık olarak görmek gerekiyor. Tersi söz konusu olduğunda , ‘sentetik’ şiirlerin sabuklamalarıyla yetineceğiz demektir. Konuşmasına bir sebep bulamayan şair, içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulmak için yapay bir tutuma örneğin harf simgeciliğine, hurufiliğe kapılanacaktır. Bu, sözü olmayan şairin, çıkmazdan kurtuluşunun çırpınışlarını andıran bir boğulmayı imler. Bu boğulmuşluktan çıkışa çare ise Özbahçe’nin eleştirel ölçütlerinden biri olan şiirin konuşma gerekçesine sahip oluş kriteridir.

 

Konuşma Gerekçesi

 

Özbahçe , ‘Sağlam Şiir’de, geneli itibariyle şiirine bir sebep bulan, bir konuşma gerekçesine sahip olan şairlerin eserlerine olumlu bir yaklaşım içinde bulunur. Özbahçe, bir şeyden, bir özden hareketle yazılan şiire dikkat kesilir daha çok. Düşünülmesi gereken bir konudur bu. Özbahçe, milletin dinamizmine inanmış bir şair-eleştirmendir her şeyden önce. İsmet Özel gibi yazılan her şiirin, milletin anlam dünyasında bir karşılığının olması gerektiğini düşünür. Bu ise şiirde bir konuşma gerekçesine sahip olmakla mümkündür. Şiirimizdeki köksüzlüğü ve belirsizliği aşmanın temel şartıdır bu gerekçe:

 

″Şair bir gerekçeyle konuşur. Günümüz şiirinin bir konuşma gerekçesi yoktur. Bu, belirsizlik ve köksüzlüktür. Günümüz şiirinin en vahim sorunlarından birisi olan belirsizlik sorununun temelinde iki sebep yatmaktadır. Birincisi, şiir yazanın yazmasına yetecek bir sebepten yoksun oluşudur. İkincisi abartılı romantizmdir. ″ (s,4)

Özbahçe , ‘Sağlam Şiir’ de tek tek şiirleri eleştirirken bu eleştirel ölçütü devreye sokar.

 

″Bu şiir içimizde yer ediyor. Bizde bir karşılık buluyor.″ (s,44)

 

″…’ın ″…″ ve ″…″ adlı şiirleri, hazır kalıplara yaslanan edilgen tavırlarıyla …’ın, bundan sonraki şiirlerinde, içi boş bir duygusallığın izini süreceğinin işaretlerini taşımaktadır.″ (s,44-45)

 

″…’ın… Adlı şiiri, hazır kalıplarla örülü romantik bir şiir. ″…’ın şiirlerindeki özsüzlük bu şiirde de var.″ (s,45)

 

Özbahçe’nin titiz bir eleştirmen olduğunu söylemek durumundayız. Özbahçe’nin şiir eleştirisindeki derdi, soyut ve zihinde okunabilen bir şiir yerine, somut ifadeyi önceleyen, hayatımızda nesnel karşılığının olduğu bir şiirdir. İsmet Özel’in tabiriyle beşeri karşılığı olan bir şiirdir. Başka bir deyimle çiçekli böcekli şiirler yerine kanlı canlı bir hayatın/hayatiyetin olduğu, sözü dolaylamayan bir şiirdir:

 

″Şiirde geçen bir mısranın bir yere bağlanamamasının sebebiyse, doğrudan konuşmak yerine, dolaylı ifadeleri tercih etmektir. Dolaylama, şairi, sözünden uzaklaştırmaktadır.″ (s,47)

 

″…’ın… Adlı şiiri temiz Türkçe ve doğrudan ifadeyi öncelemesiyle dikkat çekmektedir.″ (s,47)

 

Özbahçe, şiirde net söyleyişten, berrak bir ifadeden yanadır. Yayınlanan şiir yıllıklarından da anlaşılacağı üzere, hemen her şair şiiriyle kendi sızısını, kendi çıkmazlarını, kendi iç bunaltısını dile getiren bir görünüm arz eder. Her şair, bir şeylerden sürekli rahatsızdır ve şiiriyle bizi büyük bir şeye yöneltmez, büyük bir şeye işaret etmez. Oysa geçmişte Akif’in şiirleri gibi modern epiğin imkânlarını kullanan büyük şairler, milletin nabız vuruşlarını hissettirmişler, milletin mukadderatı ile kendi yazgıları arasında esaslı bir bağ kurmuşlardır. Sade söyleyiş ve realist bir tutum, bu şiirlerin ana karakterini oluşturur. Modern Türk Şiirinde Fikret-Akif-Nazım çizgisi, doğrudan söyleyişi temel alan bir şiir çizgisidir.

 

Doğrudan Konuşmak

 

Şiirde doğrudan konuşmak deyince somut ifadeyi önceleyen bir tavrı benimsemek anlaşılmalıdır. Şiirde doğrudan konuşmayı esas almayan şairlerin şiirleri, dikkat, mantık, bütünlük gibi sorunları olan şiirlerdir.

 

″…’ın… Adlı şiiri, net ve doğrudan ifadeyi önceleyen başarılı bir şiir. ″ (s,63)

 

Özbahçe , ″Hayal Kurma, Şiir Yaz! ″ adlı yazısının başlangıcında, modern şiirin en belirgin vasfının konuşmak olduğunu söyler. Konuşmayı, doğrudan konuşmak şeklinde tanımlar. Bu yazı tam bir manifesto yazısıdır aslında. Günümüzde yazılmakta olan şiire baktığımızda, bu şiirde baskın olanın ‘hayal’  unsuru olduğunu ama sorunlu bir unsur olduğunu söylemek mümkündür. Özbahçe’ye göre şair, pasif bir şiir yazıcısı değildir. Harekete dayalı gerilimli bir şiirin yazılması gerekir. Özbahçe, şiir yazımında şairin aktif/etkin bir tavrı benimsemesi gerektiğine inanır:

 

″Günümüz şiiri, konuşmak yerine, hayal kurmayı tercih etmiş durumdadır.  ″ (s,8)

 

″Şiir, hayale teslim olmamaktır. Romantik bir ortam yaratmak ve bunda pastel duygularla kibar kibar devinmek son dönem şiirimizin en çok öne çıkan özelliğidir. Devinmek dedim; ama hayale teslim olan şiirin en belirgin sonuçlarından biri de şiirden hareketin dışlanmasıdır. ″ (s,8)

 

″…’ın bence üç hususta temkinli ve tedbirli olması gerekir: Birincisi, romantizm meselesidir. ″…″ şiirindeki romantizmi geriletmelidir. Bunun uzantısı olarak şiiri sıkıntıdan, efkârdan yazmak havasından da kurtarmalıdır. İkincisi, mantık hatalarına karşı uyanık durmalıdır. ″…″ üçüncüsü, anlamını aziz milletimizin anlam dünyasında aramalıdır. Böyle bir hassasiyet geliştirmediği takdirde yaşamayacak bir şiire emek vereceğini aklından çıkarmamalıdır. ″ (s,180)

 

Abartılı Romantizm

 

Şiirde abartılı romantizm meselesi de doğrudan ifadeyle bağıntılıdır. Şiirde romantik tutumun işletilmesi, konuşma gerekçesinden yoksun oluşun bir sonucudur. Bu durumun söylenecek sözün bulunmayışı ve hayalcilik ile zincirleme bir ilişkisi vardır:

 

″Bugün itibariyle şiirde romantizm unsuru hayal kurmaya geçiş olarak işletilmektedir. İlk kez ortaya çıktığı dönemlerde yaşanan hayata etkili bir eleştiri getirmek niteliği taşıyan romantizmin içi boşalmıştır. Romantizmin Batı’da ortaya çıktığı dönemlerdeki işlevini hem Necip Fazıl (1905-1983) şiirinde, hem de İkinci Yenide gözlemek mümkündür. Sonradan olan şey, romantizmin, şairanelik ve sair etkilerle içinin doldurulması, dondurulması ve şairi yaşanan hayat ve yaşayan insandan koparmak sonucuyla sınırlamasıdır. Bu dönüşüm hayalcilik üzerinden gerçekleşmesidir. Sonuç itibariyle bugün, hayalcilikle içiçe geçen romantizm, kurulu düzenin, egemen dizgenin ekmeğine yağ sürmekte, haksızlığı çoğaltmaktadır.″ (s,9)

 

Sünni şairi, hakkın safında olarak düşünürsek, romantik tutumdan mümkün olduğu kadar uzak durmak gerekmektedir. Günümüzde yazılmakta olan şiir söz konusu olduğunda, daha çok lirik şiir için geçerli olabilecek bir olgudur. Epik şair, daha aktiftir liriğe nazaran. Lirik şiir, hayalciliğe daha yakın bir şiirdir. Ve hayatın pasif tarafında daha çok. Epik şiir, öyle değil de böyle diyen bir şiir. Epik şairin meramını yüksek sesle dile getirmesi, egemen dizgenin rahatsız olduğu bir dile getiriştir. Epik şiir, konuşkan bir şiirdir ve diri bir özü esas alır. Epik şairin hayalci bir şair olmadığını söyleyebiliriz. Epiğin tavrı cesarete dayalıdır ve dünyasında hayale yer yoktur. Daha aktif daha etkendir şiir bahsinde. Epiğin dünyası, iç’ten dış’a doğru şekillenir. Epik şair sözü doğrudan söyler ve dünyanın gidişatından rahatsızlık duyduğu için söyleyecek sözü hemen her zaman vardır. İletişimsizlik, lirik şiir için söz konusudur.

 

Yaşayan İnsan, Yaşanan Hayat

 

Şiire hayatiyet katan, canlılık kazandıran; o şiirin temel bir tavır olarak insanı ve hayatı esas almasıdır diyebiliriz. Sezai Karakoç’un ‘insansız şiir tez ölür’ sözü, şiirin kalıcı olmasını sağlayan önemli bir ölçüt, üzerinde durulması gereken bir tezdir. Şiirde realizmin ölçütüdür bu aynı zamanda. Sade bir söyleyiş, imgeye boğulmayan bir anlatım tarzı, gerçekçi oluş gibi ilkeler, yazılan şiire can katan nitelik veren ilkelerdir. Şiirde çağdaş zihniyeti, çağdaş gerçekliği esas almak da yaşayan insan ve yaşanan hayatla mümkündür. Şairin çağına olan duyarlığı, şiirini kof ve verimsiz olmaktan kurtaran, şiirine nesnel karşılık veren, şiirinin bir şahsiyet kazanmasını sağlayan, şiire somutluk ve iletişim gücü veren, şiirin mesele taşıyıcı bir güce ulaşmasını sağlayan olmazsa olmaz kriterlerdir. Şiirin eleştirel bir vasfı taşıması, çağ-insan-hayat problemlerini dile getirişiyledir daha çok. Şiirin kritik bir sanat oluşu bundandır. Zira şiir, kritik zamanların ürünüdür ve bir ölüm-kalım meselesidir. Bu aynı zamanda tehlikenin içinden sesletilen bir şiirin ciddi ve siyasi oluşunu imler. Yaşayan şiire yaşarlığını katan, o şiirin insan ve hayatla bağ kuruşudur diyebiliriz. Bu bağ, şiir meselesinde en esaslı bir bağdır. Konuşmak isteyen bir şiirin mutlak ölçüde insan ve hayatla bir derdi, bir problemi vardır:

 

″Şiir meselesinde işe karakterini veren çağdır. Bu işin sırrı budur. Bu çerçevede, yaşasın diye ortaya salınacak şiirin temel şartlarından biri, etrafımızda akıp giden hayata ve insana dikkat kesilmektir. Şiir, hayatla ve insanla bağını arayarak, kurarak yaşamaya başlar. Şiirde, neredeyse bütün mesele budur. İmgeye abanarak abartılan soyutlama şiiri hayatsız ve insansız bırakır. ″ (s,260)

 

″…’ın, ″… ″ adlı uzun şiiri, nispeten başarılı bir şiirdir. Bu şiirde, şiiri hayattan süzmek isteyen bir tavır var. Bu tavır, bu şiire bir dirilik katmaktadır.″ (s,115)

 

″…’nın, ″…″ adlı şiiri, hayal kurmayı temel tavır olarak benimseyen başarısız bir şiir. Hayal kurmak temel tavır olarak benimsenirse doğrudan konuşmaya yaklaşılamaz. Bu durum belirsizliğe, bütünlük fikrinin dağılmasına, abartılı romantizme, edilgenliğe ve buna mukabil eleştirel bir özden yoksunluğa yol açar. ″ (s,105)

 

Burada da görüleceği üzere, şiirinde insan ve hayatı ıskalayan öncelemeyen şairler, hayal kurmayı tercih edeceklerdir. Özbahçe, şiirindeki cesareti eleştiriye de uygulamış bir şair. Ve Özbahçe eleştirisinin de ruhu da, şiirde yaşayan insanı, yaşanan hayatı, bir tazelik fikrini, tavır olarak cesareti esas almaktır. 90’lar şiirinin de belirgin özelliklerinden biridir bu: Cesarete dayalı, konuşkan bir eda. Net fikirler bakımından bunu eleştiriye de uygulayan tek şair-eleştirmen özelliği taşıyor. 90’lar şiiri, siyasi bir şiirdir ve sözünü sakınmadan söyler. Ağzında eveleyip gevelemeyen, net ifadeye öncelik verir. Atılgan bir öne atılış, bir atılım gücü vardır bu şiirde. Cesaretin şiiridir 90’lar şiiri, edilgen romantizme kapılanmaz. Israrla konuşmak isteyen bir adamın şiiridir adeta. Soyut zihinsel spekülasyonlara yer yoktur ve bir davranış biçimi somutluğundadır.

 

Konuşma Dilini Esas Almak

 

Şiirde konuşma dilinin esas alınışında beliren en büyük tehlike, şiire özgü farkın ortadan kalkmasıdır. Şairin, şiirinde, sadece konuşmayla yetinmesinin doğal bir sonucu: Düz ifade. Konuşmanın şiire özgü prizmadan geçirilmesidir esas olan. Şairin yalnızca konuşma yetinmesi ortaya bir takım ilginç sözler çıkarır. Ve çoğunluk itibariyle bizler de buna ‘imge’ adını veririz. İmgenin eleştirel süzgeçten geçirilmesi durumu da güme gider bu arada. İlginç sözler, imge olur. Şiirde somutluk, doğrudan ifadeyle sağlanır ancak. Şairin kuruntularını şiir adı altında okumak istemiyoruz.

 

"Yaşayan insanı, yaşanan hayatın şiirde tebarüz şartlarından biri, konuşma dilidir. Günümüz şiirinin temel meselelerinden biri, konuşma diliyle ilişkisinde yatmaktadır." (s,260)

 

"Günümüz şiirinin en vahim sorunlarından birisi, konuşmanın iptal edilmesidir. Bu durum günümüz şiirindeki özsüzlüğün sebebidir. Konuşma ve buna bağlantılı olarak somut ifadenin öncelenmesi şairini konuşma gerekçesi üzerinde düşünmeye zorlayacaktır." (s,155)

 

80’ler şiirinin vahim tablosu düşünüldüğünde, yine de bu gün konuşma diline olarak yazılan şiiri ciddiye alabiliriz. Konuşma dili, en nihayetinde yaşayan insan ve yaşanan hayatla irtibata geçirilmiş olarak metne yansıyacaktır. Bu da metne organik bir nitelik katar. Sentetik şiirin tuzağına, yapay şiir diline düşmemiş oluruz böylece. Yapay şiir dilinde sahicilik aramak boşuna bir çabadır. Bu yapaylıkta sahte bir dünya, sahte bir insan, sahte bir şiir algısı vardır. Bu da bir kısır döngüdür sonuçta, karşılıksız kalmaktır. Beşeri bir sestir şiir. Beşeriyetimizden taşan şiir, okunası, tecrübe edilesi bir şiirdir. Beşeri tecrübeden doğan şiir, insan ve hayatla konuşmaya yönelik bir ilgi kurmuştur. Bu ilgi dirilten bir ilgidir. Ve hayatı ırgalar. Hayat doludur.

 

"…’ın , "…" adlı şiiri, konuşan özneyi öne çıkaran bir şiirdir; oysa öbür şiirleri hem konuşan özneyi, hem de şair özneyi silikleştiren, kişilik özelliklerini törpüleyen, soyut bir şeylerin bir anlatıcı tarafından aktarımına dayalı şiirlerdir." (s,184)

 

"…’ın bugün itibariyle iki temel sorunu vardır. Birincisi, teknik meselesinde her şeyi sıfatların üzerine kurmaktan vazgeçmek. Buradan giderek konuşmayı öncelemek ve buna mukabil romantizmin yol açtığı abartılı soyutlamalardan, hayaller, hayaller, hayallerden sıyrılmak. İkincisi, öz meselesi. Bir şey iletmek meselesi! " (s,179)

 

Diri bir öze sahip şairler, şiirlerinde konuşma dilini öncelerler. Öncelenen bu dil, şairi insan ve hayata daha bir yakınlaştırır. Konuşmak harekete bitişik bir eylemdir. Ve şairi canlı tutar. Şaire can verir, yüzümüze kan gelmesi gibidir şiirde konuşmak. Şairin hayallere kapılıp gitmesini engeller ve bu anlamda mücadeleci bir öz taşır. Mücadeleci şiir somut ve diri özlerle yazılan, dirimsel bir şiirdir. Dirim yüklüdür ve etkin bir durumu, etkin bir konumu benimser. Konuşmaya dayalı bir şiir, bunalan ve sıkılan efkârlı bir öznenin şiiri değildir. Her hal ve şartta müdahil bir tavrın şiiridir. Ve bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey de bu özellikleri taşıyan şiirin, milletle olan akrabalığıdır.

 

Şiir - Millet Meselesi

 

Kaderini başka yerde aramayan bir şairin şiirinin konusu, Türkiye’dir. Türkiye’yi, Türk insanını ilgilendiren bir şiirin peşindedir o. Yazılan her şiir bizce, Türk insanının anlam dünyasında bir karşılığının olması halinde önemlidir. Epik şiir türü, millet meselesiyle yakından ilgilenen bir şiir oluşuyla Türkiye’nin şiiridir. Memleket meselesi, bu şairin özel ilgi alanıdır, epik şairin derdi Türkiye’dir, Türk insanıdır. Epik şiir, siyasi bir şiirdir ve bu anlamda epiğin hareket alanı, tebarüz edeceği nokta, milletin nabzının attığı yerdir. Epik, kavganın göbeğinden sesletilir. Böylece epiğin kavgacı bir şiir olduğunu, epik şairin kavgacı bir kişiliğinin olduğunu söyleyebiliriz. Şairin alınyazısı, milletinin alınyazısıdır adeta. Milletle yakından alakalı bir şiir, Sezai Karakoç’un ifadesiyle milletine kafasıyla, gönlüyle ve ruhuyla yapışıktır. Milletin mukadderatıyla şairin kendi yazgısı arasında bir özdeşlik bir koşutluk vardır. Şiir-millet meselesinde en manidar sözü İsmet Özel’den duyarız: "Türk şiirinin aradığı şey, Türkiye’de yaşayan insanın dünyasına ne derece tekabül ettiğidir."

 

"Günümüz şiirinde çare bulunamayan hususlardan birisi de yaşadığımız hayat, yaşayan insan meselesidir. Günümüz şiiri hayalden doğan bir şiirdir. Günümüz şairi milletiyle, yaşanan hayat ve yaşayan insanla bir bağ kurmak zorunluluğu duymamaktadır. Muhatap sorunu hissetmemek günümüz şiirinin vahim sorunlarındandır. Bunun altında yatan sebep şairin özgüven eksikliğidir. Özgüven eksikliğinin sebebi üzerinde düşünmek bizi aidiyet sorununa götürür. Milletiyle bağ kuramayan şair hayatsız kalmaya mecburdur. "Alınyazısını milletin alınyazısında arayan şair (Karakoç) yaşadığı zamanı, insanı, hayatı derinlemesine kavramak imkânını ele geçirmiş demektir." (s,141)

 

Osman Özbahçe, geneli itibariyle sorumluluk taşıyan bir şiirden yanadır. Sorumluluk sahibi bir şair, milletin kaderiyle yakından ilgili bir şairdir. Şair, evvela millete karşı, milletin anlam değerlerine karşı sorumludur. Özbahçe , "Kural Dışı" adlı kitabının daha ilk yazısında bu sorumluluğa dair önemli tespitlerde bulunur. Özbahçe’ye göre şair için en büyük tehlike, onu uyumsuzluğa, aykırılığa yönelten marjinalliğin şiir piyasasında el üstünde tutulması, bize göre de övgüler düzülmesi, şiirlerinin ciddiye alınmasıdır. Burada, bu marjinal oluşta göz ardı edilen, şairin (marjinal şairin) millet meselelerine olan duyarsızlığı, aymazlığıdır.

 

"Şair, sorumluluk sahibidir. Uçuk kaçık bir tip değildir. Keyif peşinde koşmaz. Bencilliğinden, menfaatinden bir put yontup ona tapmaz. " (s,3)

 

Özbahçe, millet bahsinde de net oluştan yana bir tavır sergiler. Özbahçe için her şey nettir ve bu anlamda doğrudan hükümleri dile getirişiyle vazgeçilemezdir. Özbahçe, şiiri, ustası olarak gördüğü İsmet Özel gibi, bir ölüm-dirim meselesi olarak görüyor, bu gerçek. Bu gerçeğe bir gerçek daha eklemek gerekirse, onun şiirinin ve eleştirisinin ana sorunsalı, Türkiye’dir, Büyük Türk Şiiridir, millet bilincidir.

 

"Şair, millet olarak kişiliğimizi, varlığımızı borçlu olduğumuz kaynağa karşı birinci dereceden sorumludur. Milletinin gelmişine geçmişine, ekmeğine aşına, dinine imanına karşı sorumludur. Buralarda olup biten her şey onun birinci meselesidir.(…) Bizim için varlığımızı korumak ve peşi sıra yeniden doğuş hâlâ bir hayat-memat meselesidir. Varlığımızı borçlu olduğumuz kaynak hâlâ tehdit altındadır. Bu durumda şiirimiz bu kaynağın tahribi ve buna karşılık mukavemetine dikkat kesilmelidir. Kendini bu meseleden bağımsız hissetmek kalleşliktir. Düşman safına geçmektir. Millet olarak direnişten dirilişe, hücuma ve zafere geçmemizin başka bir yolu yoktur." (s,3)

 

Özbahçe’ye göre şair, milleti adına konuşan adamdır. Sezai Karakoç’un tabiriyle atan nabzı, çarpan yüreğidir. Mukadderatını mensubu olduğu milletin mukadderatıyla bir ve aynı gören şair, sözü, milleti adına alır, milleti adına konuşur. Milletle hayati derecede esaslı bir bağı vardır. Şaire ve yapıp etmelerine anlam veren bu bağdır aslında.

 

"Şiir, insan için, kendi kaderinden konuşmak olduğu kadar, hatta daha fazla, milletin kaderinden konuşmaktır. Şair için milletinin kaderi kendi kaderidir. Burada parçalanamaz, birbirinden ayrıştırılamaz bir ilişki vardır. Şair oraya yerleşir ve kendini ve her şeyi oradan konuşur. " (s,5)

 

"Bize lazım olan, sorumluluğumuzu idrak etmektir. Milletimizle bağımızı aramaktır. Israrla, büyük bir şeyin inşasına emek vermektir. Hevâ ve heves, sadece hevâ ve hevestir. Burası, bu memleket bizimdir. Ona göre davranmamız lazımdır. Düşmanın gücü, gücümüz karşısında her hareketimizle erimelidir. Öyleyse güçlü bir şiir hepimizin boynunun borcudur. Bu bizim milletimize borcumuzdur.

 

Sonuç Yerine ya da Hep Hayat! Hep Hayat!

 

Özbahçe eleştirisinde, başından sonuna, şiire yaklaşım biçiminden şiir-millet meselesine gelinceye kadar, düşündüğümüzde, Özbahçe şiirini de buna katarak, ana meselenin bir ‘bilinç’ meselesi olduğunu görürüz. Bu bilinç, daha çok milletimizin kaderiyle şekillenmiş, hayat ve insanı temel alan bir bilinçtir.

 

Özbahçe’yi yüksek sesli konuşturan da, şiirimizin genelinde gördüğü, şairlerde şahit olunan topyekun bir uyuşukluk, bir idraksizlik, bir körleşme ve edilgenlik durumlarıdır. ‘Ucunda ölüm olmayan şeyi ciddiye almak zorunda değiliz’ der, İsmet Özel. Bütün büyük şairlerin ana karakterini oluşturur bu: Millet bilinci ve millete olan duyarlılık. Şiir geçmişimiz, bu duyarlılıklar ve tanıklıklarla doludur. Şairi geleceğe taşıyan bu hassasiyettir biraz da. Mehmet Akif’i şairlerin piri kılan budur, Namık Kemal’i vatan şairi kılan budur, Fikret biraz da "Sis" şiiriyle Fikret’tir, Nazım, ‘İnsan Manzaraları’yla Nazım’dır, Turgut Uyar, "Terziler Geldiler", Sezai Karakoç, "Köpük" ve "Hızırla Kırk Saat" şiirleriyle millete mal olmuş, millet tarafından sahiplenilmiş şairler olagelmişlerdir. İsmet Özel, milletle derdi olmasaydı İsmet Özel olamazdı belki de. Bu şairler, milletimiz varoldukça yaşayacaklardır. Bu şairlere yaşarlığını sağlayan şey, milletin dinamizmine olan inançlarıdır. Millet vurguları, millete yönelik duyarlıkları, anlamlarını milletin anlam dünyasında aramalarındandır. Milleti bu güne dek yaşatan değerlere olan hassasiyetleridir. Taşıdıkları bilinçtir, öfkedir, tepki ve arayıştır. Milletten güç almaları, millete güç vermeleridir. Bu şairlerin büyük çoğunluğu, konuşma biçimlerini içinde yer aldıkları milletten almışlardır, halkın konuşmasını halktan alarak karşılığında halka hayat vermişlerdir. Can katmışlardır. Sözcümüz olmuşlardır.

 

Osman Özbahçe’yi, millet bilinciyle yazılan bir şiirin temel ölçütlerini algılamamıza, belirginleştirmemize katkı sağladığı için üstün emek gücüyle önemsenmesi gereken bir şair-eleştirmen olarak görebiliriz.

 

Kaynakça

 

Osman Özbahçe, Sağlam Şiir, Ebabil yay. 2006, Ank.

Osman Özbahçe, Kural Dışı, Ebabil yay. 2007, Ank.

İsmet Özel, Çenebazlık, Şûle yay. 2006, İst.

Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları 1, Diriliş yay.,1982, İst.

Hüseyin Cöntürk, Çağının Eleştirisi-Birinci Kitap- YKY, 2006, İst.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : eleştiri,şiir

ŞAİR ENFLASYONU


10/11/2009 ·

AŞKAR DERGİSİ, 11.SAYI: ŞAİR ENFLASYONU

 

Aşkar dergisinin 11. sayısında Tuba Deniz’in şair-eleştirmen Mehmet Can Doğan’la gerçekleştirdiği söyleşi, Türkiye’de edebiyat-şiir dergiciliği açısından öğretici ve dikkate değerdi.

 

Türk edebiyatında sözün değerinin düşüşüyle yaşanan şair enflasyonu arasında paralellikler aramak gerekir. Sözün düşüşüyle insanın değer bakımından yaşadığı, uğradığı yozlaşma da bu kapsamda düşünülebilir. Kitle iletişim araçlarının yaralayıcı etkisini de buna katabiliriz. Her alanda yaşanan değer yitimi şiir alanına da sirayet etmiştir. Toprakla bağını koparan modernlik anlayışı, fethedilemeyen tek kale olarak şiiri gözümüzde daha bir önemsel kılıyor. Şiir güç kaynağımız. Birey olarak da millet olarak da bu böyle. Tanzimat’tan günümüze içinde yer aldığı milletle bağını koparmayan şairler, millet tarafından benimsenmiş, millete mal olmuş şairlerdir. Şairlerin çoğulluğuna olumlu bakabiliriz ama bir şartla: milletin değerleriyle irtibat kurmuş her şairin başımızın üstünde yeri var. Şairin millete olan sadakati karşısında saygı duyuyoruz.

 

Şiir dergiciliğini de bu bağlamda düşünebiliriz. Görünen gerçek şu: Şiir ortamında edebiyat dergileri de patlama yaptı, dergiler de fazlalaştı, yaygınlık kazandı, dolaşıma girdi. Biz en iyimser görüşle bunu da olumlu karşılıyoruz. Klasik eleştirmen tavrıyla söylersek, zaman en büyük yargıç.  ‘Kara, kirli metinler’ de zaman içinde zamanın eleğinden geçeceklerdir.

 

‘Şair Enflasyonu’nun Nedenleri

 

Sosyolojik veri olarak, bilgilenme açısından,  yaşanan şair enflasyonunun nedenlerini bu alanda kafa yormuş Mehmet Can Doğan’dan dinleyebiliriz:

 

"Bu gün için sebepleri nelerdir bu artışın? Her alanda olduğu gibi, şiir ve edebiyatta da bir ‘değer kaybı’ yaşanmaktadır. Başka bir deyişle ölçüler kaybolmakta, dolayısıyla neyin değerli, neyin değersiz olduğu belirsizleşmektedir. Bir başka sebep ‘sözün değeri’ nin düşmesidir. Şiir, bilindiği gibi, dilin en ince, en işlenmiş, en yoğun halidir. Söz şimdilerde, bireyden çıkmamaktadır sanki."

 

‘Onlar ki kelâma can verirler’

 

2000’ler yazan genç bir şair için , ‘sözün teknolojileştiği’ görselleştiği bu günlerde Şeyh Gâlib’in bu mısraı hangi anlam ifade ediyor? Genç şair, şiirin teknolojikleşmesi karşısında sorgulayıcı bir tavır mı takınacak, yoksa makine dilinin çoğaltımı peşinden mi koşacak? Bu hayati derecede önemli bir soru. Şair enflasyonunun sonucu olarak gördüğümüz ‘kayıt dışı-kirli şiirlerin’ varlığı da bu mesafeye göre şekillenecektir. 

 

Kaç şiir dergisi var?

 

Cemal Süreya, az gelişmiş ülkelerde şiirin daha çok serpildiğini, sahiplenildiğini söyler. Günümüzde şiiri dergilerine ve teknolojik dünyaya, internet âlemine baktığımızda şiire olan rağbetin yoğunlaştığını söyleyebiliriz. Hem nicelik hem de nitelik olarak bu yoğunluğu hayra yorabiliriz. Şiirin fazlalığı karşısında hiç de tedirgin olmayalım. Basit düşünelim bu konuda. Uğraş alanlarının çeşitliliği ve kofluğu ve verimsizliği göz önüne alındığında insanların şiir gibi bir etkinlik alanıyla ilgilenmeleri gocundurmasın bizi. Zaman içinde şiirin gerekleri öğrenilerek nitelik olarak da yüzümüzü güldürecek sonuçlar alacağız. Peki, 1909’dan bu güne Türk edebiyatında kaç şiir dergisi yayınlanmış:

 

"Türkiye’de 1909-2008 arasında, tespit edebildiğim kadarıyla, 1909-1930 arasında 3, 1940’larda 4, 1950’lerde 3, 1960’larda 6, 1970’lerde 5, 1980’lerde 19, 1990’larda 35, 2000’lerde 42 olmak üzere 117 şiir dergisi çıkmıştır."

 

Bu rakamların bize öğrettiği, şiire olan ilginin ve şiir dergiciliği yayıncılığının her geçen yıl katlanarak arttığı ve biraz da şiirin yoğunluk kazandığıdır. Boşuna karamsar olmayalım. Bir şairin tek bir şiiri veya yazısı için dergi satın alan okurlar var Türkiye’de. Ve varsa böyle bir şey, şiir tutkusu körelenlerin çekiver kuyruğunu gitsin.

 

Aşkar edebiyat dergisine yeni yayın döneminde yenilik ve atılımlarla dolu bir yıl diliyorum.

 

Mustafa Celep

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

BİR KONUŞMANIN İZİNDE


3/10/2009 · Kategori: Denemelerim

BİR KONUŞMANIN İZİNDE: İSTANBUL BİR NOKTA DERGİSİ ÜZERİNE

 

 

Edebiyattan ‘hoş bir seda’ bırakmayı değil de ‘kavga’ ve çıngar çıkarmayı anlıyorsak İstanbul Bir Nokta dergisinin kıyısından bile geçemeyiz. Dergiciliği, şairliği yarış pisti olarak düşünseniz bile durum değişmeyecektir."Bu toprakların ruhuna sadakatten" bir an olsun ödün vermeden, ayrılmadan 91 sayı çıkmak, her yiğidin harcı değildir. Dile kolay, 91 sayı.91 ay.

 

Aykırıyız da ondan!

 

‘Niçin edebiyatla uğraşıyoruz’ ve ‘niçin dergi çıkarıyoruz’ sorularına Mürsel Sönmez’in verdiği cevap karşısında içten içe göneniyor ve tanıdık biriyle karşılaşmış gibi seviniyoruz: cevap aslında düşündürücü: "Aykırıyız da ondan." diyor,  Mürsel Sönmez. "Tersiz! Piyasaya tersiz, banknotlara tersiz, revaç bulan popüler değerlere tersiz, otomobil gürültülerine ters sürüyoruz, ters bakıyoruz, insanın gönlündeki çılgın çocuğa zincir vurmaya kalkan bütün dizgelere karşıyız, onun için edebiyatla haylazlığımızı tatmin ediyoruz. Onun için edebiyat dergisi çıkartıyoruz, iyi de ediyoruz."

 

Dergi çıkartmak tiryakilik gibi bir şey

 

Dergi çıkartmayı tiryakilik veya hastalık olarak da düşünsek her şairin zihninde bir dergi ‘imajı’ belirir kimi zaman. Dergi çıkarmayı insanlar arası muhabbet tesis edici bir etkinlik olarak düşünürsek daha soylu bir anlam çıkar bundan. Mürsel Sönmez’in Altuni zade’deki konuşmasının dergideki metninde Bir Nokta’nın çıkış gerekçesinin yanında dergiciliğe dair birçok ilke öğreniyoruz aynı zamanda:

 

"Dergi çıkartmak tiryakilik gibi bir şey oluyor. Bir kere bulaştınız mı bir daha bırakamıyorsunuz. Birileriyle, görünmeyen birileriyle sohbet ediyorsunuz. Bizim medeniyetimiz sohbet medeniyetidir, muhabbet medeniyetidir."

 

Kendine özgü bir gönül ritmi

 

Bir nokta’nın çıkış gerekçesi ve Mürsel Sönmez’in edebiyat ve hayata bakışı-şimdilerde birçok edebiyat dedikodusunun cangılında, asliyetini ve samimiyetini yitirmiş- genç şairler için temel prensipler diyebileceğimiz anlamlarla yüklü. Bu anlam yükü üzerinden şiir genci şiir ve edebiyata daha sağlıklı bakabilir. Bu mümkündür. Peki, Bir Nokta neyin imkânını sağlıyor bize ve Bir Nokta’nın gayreti nerelerde odaklanıyor:

 

"Bizim edebiyata ve hayata bakışımız teklik ve birlik zaviyesindendir. Biz mutlak birin, mutlak varın bütün varoluşu var ettiği ve bunu da halkiyyet tarzında değil zuhur tarzında gerçekleştirdiğine kaniyiz. Şimdi bu bizi sesin görüntünün duygunun ve düşüncenin hepsinin membaının, menşeinin, mebdeinin, kaynağının, kökünün, özünün, cevherinin bir’den kaynaklandığına bizi inandıran bir gerçekti. Bunun açılım noktasında da Bir Nokta, dille yapılabileceğinin son noktasını yapmaya çalıştı. Fakat gevezelik değil, sükût mutlak hakikati kavramada yetkin bir yöntem ise de söyleye söyleye susmaya varmak peşinde bir gayretti Bir Nokta gayreti. Biz bunun peşinde olmaya çalıştık. Bütün bunları yaparken kendimizi hiç kimseye göre hizalamadan, övenin övgüsüne ya da yerenin yergisine asla aldırmadan kendi gönlümüzün ritmince yapmaya çalıştık, çabalıyoruz."

 

Yerli düşünce, yerli duyuş

 

 Hiçbir özentiye ve kiralanmış bir zihne kapılanmadan bu toprakların değerlerine uygun ve uyumlu bir edebiyat mümkün müdür sorusunun en tatminkâr cevabı Bir Nokta olsa gerek. Gıdası ve beslenme kaynakları bize ait bir sesle biçimlenmiş, komplekssiz ve yalın ve sade ve isyanı olan kaç dergi sayabiliriz, bu edebiyat dünyasında?

 

"Kardelen, Düşçınarı ve bunun devamında Bir Nokta, varoluşu teknik açıdan izah eden dünya görüşünün, sanat, estetik anlamda bir dışavurumudur. Yerli düşüncenin, yerli duyuşun türküsünü söyler."

 

"Sosyokültürel bir faaliyettir bu dergi, bu dergi bu toprağın ruhuna sadakatten besinini almaktadır."

 

Yeni bir aydın ahlâkı

 

Kendi öz değerlerimizle beslenmeyi temin eden edebiyat, yeni bir şahsiyet oluşumunda yapı taşı işlevi görebilir. Türkiye özelinde düşündüğümüzde bu kararlılıkta olan dergilerimiz bir elin parmaklarını geçmiyor. Peki, ne oluyor? Dergilerde yer almak deyince bu sadece şımarmamıza vesile oluyor, tekebbür etmemize ve tükenmemize vesaire vesaire.

 

Kirli zamanlarda yaşıyoruz. Ruhumuzla buluşmaya gidiyoruz…

 

Bir Nokta dergisinin işlevini şurada arayabiliriz sanırım:

 

"Bir Nokta’nın inadı, yeni bir aydın ahlakını da tebellür ettirmek."

 

Sıkışan ve daralan dünyamızı genişletmek: 90.sayı

 

Bu yeni zamanlarda düşünen bir kalbe ihtiyacımız var. Kısaca Bir Nokta özelinde Mürsel Sönmez, edebiyat ve hayat açımızı genişleten bir etkinliğin içinde bulunuyor, hem birey olarak hem de ekip olarak. Sözün ve insanın değerine inanmış bir şairdir Mürsel Sönmez.

 

"Çok gülen, çok iyimser, çok tatlı, çok düzgün, çok hoş insanların olduğu bu kadar steril kirli bir zamanda biz çatlak bir sesle bozuk bir ritimle arızalı işler yapmak istiyoruz. Bir Nokta’da bunu yapmaya çalışıyoruz. İnşallah da böyle devam edecek."

 

Bıktım rol görmekten

 

Günümüzde eksikliğini duyduğumuz bizce en önemli tavır, maskesiz konuşmaktır. Sahici konuşmak, harbi konuşmaktır. Yapıları ve yaşları gereği şiir gençlerini hoş görebiliriz ama nedir ortada kibir ve küçümseme varsa orada işler yolunda gitmiyor demektir.

 

Mürsel Sönmez, edebiyatla beraber insanı yalın ve içtenlikli yanında kavrayan bir şair. Bir Nokta da bu tür dergilerden. Gel gelelim şiir ortamı söz konusu olduğunda iş biraz karmaşıklaşıyor gibi. Bu tarihi konuşmanın sonunda Sönmez, tamamen bize ait, bize has bir yerden bir sahicilikten konuşur ve sözü nihayete erdirir:

 

"Ama bıktık tekebbür etmekten, bıktım rol yapmaktan, rol görmekten. Ben insanları rol yapmadan da sevmek istiyorum, edebiyat da bize bu sahiciliği öğretmeye çalışıyor. Bir Nokta’da bunu yapmaya çalışıyoruz. Bu kadar."

 

Altunizade’de yapılan bu konuşmanın Bir Nokta’da yayınlanan metnini okumadıysanız mutlaka okuyun derim. Düşündüren, işlevsel ve öğretici. Edebiyatı ve dergiciliği bu açıdan da kavrayabiliriz, dedirten bir yazı. Eyleme, bilince ve ilahi iradeye çağrı.

 

Şiir cemiyetinde böylesi ‘güzel adamlar’ da var, diyesi geliyor insanın.

 

Dile ve insanın doğasına saygı gösteren…

 

Mustafa Celep

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

ISRARLA KONUŞMAK İSTEYEN ŞİİR:ADEM TURAN'IN ŞİİRİ ÜZERİNE


16/9/2009 · Kategori: Elestirilerim

ISRARLA KONUŞMAK İSTEYEN ŞİİR: ADEM TURAN’IN ŞİİRİ ÜZERİNE 

Giriş 

Ünlemlerle ilerleyen şiirin ulaşmak istediği noktayı, okuyucuyu şiirsel deneyime çağırmak, coşumcu, gür sesli ve konuşkan bir şiirin imkânlarını Türk şiir hazinesine katmak şeklinde ifade edebiliriz. Her şiirsel deneyim, hangi dönem ve evrede yazılırsa yazılsın, Türk şiiri adına bir çeşni, bir zenginlik olsa gerek. Şiirin ciddiye alınmasını gerektiren, edinilen şiirsel deneyimin beşeri bir karşılığının olmasıdır. Hemen her zaman şairin çığlığı da suskunluğu da öğretici ve vazgeçilemezdir. Sözel bir yapı arz eden şiirin hayatla dolu olmasının sebebi, şairin söze ruh kazandırmasıdır biraz da. Zira hayat denen çetrefil bilmece, kördüğüm, çıkmaz sokak ne tür adla adlandırılırsa adlandırılsın, sözün cana yakın sıcaklığını ve ılıklığını barındırdığı için tahammül edilmeye değerdir. Şiir sözle hayata çeşni ve renk katar. Sözün hayatın içinde varlığı bile cesaretimize cesaret katıyor. Sözün içinden seslenen bir şair olan Adem Turan’ın ‘Ateşte Yıkanmış Atlar’ kitabı vesilesiyle, ses, eda ve içerik olarak şiir haznemize boca ettiği gür sesli ve ünlemlerle dolu şiir konuşmasına komşu olalım dedik. Şiirine dair tematik okumalar yaptığım Turan’ın; konuşkan ve döneminin şairleri düşünüldüğünde(80’ler) oldukça diri bir söyleyişe sahip olduğunu görürüz. 

Ünlemlerle Kutsala Tanıklık 

Adem Turan’ın şiirlerinde ilk gözümüze çarpan, ünlemlerin bolluğudur. Ünlemlerle kutsala tanıklık, öznenin ileriye doğru bir atılım gücüne sahip olmaya çalışması, reel olanın aşılmasına dönük çaba, bir diğer özellikler. Bu kutsala tanıklık, ‘konuşmak’ veya ‘söz’ ya da ‘eylem’ üzerinden şiirsel deneyimle ifadesini bulur. Turan’ın şiiri, ilk aşamada, bu şiirsel toplam dolayımında, ısrarla konuşmak isteyen bir şiirdir. Şiirde konuşan özne, kutsalı onaylayan bir durum üzeredir. Yine öznenin en nihayetinde tavrı, ‘and içip giden’ bir tavırla bir ve özdeştir: 

‘‘Zeytinle konuşuyorum Zeytindağında, simsiyah!

Bir ayindeymiş gibi diz çöküp kalıyorum

Bir ağaç ve kelebek resmi çiziyorum

Tuzlu sular basıyorum çatlamış dudaklarıma.’’(s,9) 

‘‘Sonra, and içip gidelim…’’(s,10) 

Turan’ın şiirinde bu kutsala tanıklık, mücadeleci bir ruh taşır aynı zamanda. Devinim bu şiirin en temel özelliğidir. Harekete yönelik vurgular, kutsalı çağrıştıran simgelerle yüklüdür. Şairin içinde devinip duran ruhun, saf ve berrak bir kanaldan aktığını söylemek gerekiyor. Zira sanılanın aksine modern şiir kötülüğün şiiri değil, kendiliğinden ve otantik bir söyleyişe sahip arınmanın şiiridir: 

‘‘Biz şimdi zeytine bakalım, öpelim onu çatlamış dudaklarımızla

Bir avuç toprak olup vuralım kendimizi yerden yere, vuralım!

Bir tarih düşelim simsiyah kanımızla vurulup düşelim!

Bir de incire yer açalım, tûr-i sînâya ve emin beldeye’’(s,10) 

Söz’ün Ruh’a Dönüşmüş  Şekli 

Adem Turan’ın şiirinde ‘söz’ ün ‘ruh’ a dönüşmüş şeklini görürüz. Söz’ün ruh’a dönüşme süreci, Turan’ın şiirine çok çeşitli ve zengin bir şiir evreni sunar. Bu sunumda, Turan, şiirsel duyarlığı da yedeğine alarak, bambaşka bir söz düzeni/düzeneği ve sözel yapıya kavuşur. ‘Aynalıçarşı Meseli’ şiiri, sözel kültürün içinden, adeta ruhundan seslenir okuyucuya. Turan’ın şiiri, söze dayalı bir şiirdir, aynı zamanda söze ruh katan bir şiirdir de diyebiliriz: 

‘‘Aynalıçarşı içinde vurdular beni

Bu yüzden hüzünlenir halk

Geçince çarşıdan

Ve aynalardan’’(s,11) 

‘‘Sözün bittiği yerde

Aynalıçarşı başlar’’(s,11) 

Söze ruh katan şiir, bize bu yolla yeni bir şey söylemek, bizi yeni bir gerçeğin kapısına vardırmak zorundadır. Şiir yoluyla edindiğimiz bilgiden, hikmete dayalı vurgular elde edebiliriz. Böylece düşünen şiirin şiirsel boyutlarına ulaşmak için yedeğimizde işaretler, zihnimizde bir bilgi-hikmet-düşünce tadı bulabilelim. Turan’ın şiirinde düşünen şiirin emareleri, çok belirgin olmasa da, duyumsamalarla yer yer ışıldar, bir parıltı kazanır. Bu şiirsel toplamda yer alan ‘Zerdüşt Meseli’ şiiriyle Turan’ın şiir sözünün hikmete, hikmetâmiz şiire evrildiğine tanık oluruz. Yine de Turan’ın şiirinde ‘düşünce şimşekleri’ diyebileceğimiz, düşünen şiirin çok boyutlu evreniyle karşılaşmayız. Turan’ın bize ‘gerçek budur’, ‘bunu gör’ demek yerine dolaylı yönden gerçeğin sezilebilir yanını yansıtır, gerçeği dolaylama yaparak sezdirir: 

‘‘Ve dedi: şarap olsaydı biraz, yenerdim bu korkuları!

Ve dedi: ışık olsaydı bir parça, yırtardım karanlığı!’’ (s,13) 

Şiiri Hayattan Süzmek İsteyen Tavır 

Şiirle hayatı belli bir bütünsellikte kavrayan bir şairin en belirgin niteliklerinden biri de, şiiri hayattan süzmek isteyen bir tavra sahip oluşudur. Adem Turan’ın ‘Kirlenmek Meseli’ şiirindeki öznede bu tavrın mısralar boyunca belirginleştiğini görürüz. Yaşadığımız çağın çok önemli, temel bir özelliğine vurgu yapan özne, aynı zamanda ‘başkalaşım’ ya da ‘dönüşüm’ dediğimiz bir sürece de atıfta bulunur: 

‘‘Bir de hepimiz kirleniyoruz, bu çok kesin!

‘‘şu baldıran tası dünyada’’ ’’(s,23) 

‘‘Şöyle: aşk insanı çıldırdır ve çıldırtırmış

Labirentlerden geçer gibi geçerken ateşlerden’’(S,24) 

‘Taşınma Meseli’  şiiri,fanilik duygusuyla yazılmış bir şiir.Şiir boyunca mısralar,insanoğlunun yeryüzü macerasına tanıklıkla ilerler.Bu şiirin ilk bölümü,trajik simgelerle dekore edilmiş gibidir; ‘azgın sular’, ‘uçurumlar’.Ama geneli itibariyle bu şiirin ironik bir dille yazıldığını söyleyebiliriz.Bu ironi,tüm Adem Turan şiirinde konuşan öznenin varoluş serüvenini özetler gibidir: 

‘‘Hayatla ölüm arasında

Savrulurum ben’’(S,26) 

‘Kozadaki Trajedi’ 

Kitap boyunca ilerleyen şiirlerde Adem Turan’ı, hayatın özündeki trajiği kavramış bir tutum içinde görürüz. İroniyle harmanlanmış bir trajik tutumdur bu. Turan’ın trajiğe yönlenişi ya da trajik kavrayışı, başka şairlerde benzerine rastlanmaz. Diğer şairlerde trajik, hayattan yalıtılmış ve koyultulmuş bir biçim ve görünüme sahiptir. Turan’da ise trajediyle beraber hayat, bütün doluluğuyla beraber öznenin yanından akıp gitmektedir: 

‘‘Bildin mi hayat denen kozayı?

Kozadaki trajediyi?

Üstelik tam da köprüden geçiyorken…’’(s,27) 

Turan’ın şiirinde öznenin şiirselliğe yönelik tavrı, daha doğrusu şiiri kavrayış biçimi, bedene, bedensel olana bitişik bir durum arz eder. ‘Kaburga’, ‘alın’ ,‘kol’, ‘ses’, ‘soluk’, ‘ten’, ‘kemik’ gibi sözcükler adeta bedenin şiirinin yazıldığı imajını bırakır okura. Yine de Turan’ın şiiri, bedensel olanın soyut bir dışavurumu değildir, bedende takılıp kalmaz şair. Şöyle de diyebiliriz: Adem Turan’a göre şiir bedenle sarılıp sarmalanan bir şeydir. Turan, şiire, bedenle birlikte duyusal bir kavrayış/bakış katar. Turan, şiiri, bedenle birlikte düşünür ama bu, şiirinde bedensel tasvirlerin olduğu anlamına gelmez. Kısaca somut ile soyut bir aradadır bu şiirde: 

‘‘Çatlasın kaburgalarımda gümleyen sesiyle şiirim’’(s,29) 

‘‘Şiirim diyorum, sarıp sarmalasın dört koldan beni

Yerden yere vursun giyinerek deli gömleğini, vursun ha!

Sesim de çıkmasın, soluğum da! Sadece

Bir ah! Diyebileyim. Derinden ama! Bir ah!

Sarsılsın ten ve tinim, kırılsın kemiklerim!’’(s,29) 

İnsani Olana Dönük Algı 

‘Bağçe Meseli’ şiiri, acziyetin kavranışına örneklik teşkil eden bir şiirdir. Geleneğe bakan tarafıyla birlikte, bu şiirde mütevekkil eda ile konuşan bir şairle karşılaşırız. ‘Gölge’ den de ‘cisim’ den de geçen şair özne, büyük bir alçakgönüllülükle şu sonuca ulaşır: ‘bilen var mı şimdi beni’.Bilinmek, anlaşılmak, açıklanmak isteyen özne, yitirilişlerle birlikte insana komşu olma isteğiyle kendini belirginleştirmek ister. Buna yalnızlıktan kurtulma isteğini de katabiliriz. Özne acziyetin farkındadır. Bu farkındalık, yazgısal bir boyut da taşır. Bir birlikte olma, bir sığınma isteği: 

‘‘Şu benim kırlangıç kanadı çizgilerim, yani ki kaderim

Kalsın eşiklerde sabrile, kalsın bağçenizde her akşam…’’(s,32) 

‘Yitik Düşler’ şiiri, yalnızlık-hayat-ölüm üçgeninde yazılmış düşündürücü bir şiir. Bu şiire niteliğini kazandıran, hayatta bir karşılığının olmasıdır. Her okur bu şiirden kendine olan payı alır. Serüven duygusuyla yazılmış intibaı veren bu şiirin en belirgin özelliği, bizde epik bir macera tadı bırakmasıdır. Bu şiirin temellerinde, insani olana yönelik bir algı mevcudiyetini hissettirir: 

‘‘Ey kargılar ve kıvılcımlar arasında

Yitip giden insan yanımız’’(s,40) 

‘Akdenizden Yukarıya Doğru’ şiiri, serüven duygusuyla yazılmış bir şiir. Aynı zamanda şiirdeki öznenin varoluş macerası, tüm insanın varoluş macerası olarak da okunabilir: 

‘‘Kim anlatır şimdi beni

Durup durup bir ateş  topu iki kaşım arasından..kim anlatır

Renk renk ırmaklar,pervaneler,aynalar..kim anlatır

Bu milyarlarca insan, milyarlarca hayat, savrulan köpükler gibi

Seyrine doyum olmayan aylı  geceler, köpüren kanlarımız

Ben mi yoldayım, yol mu bende? Kim anlatır

Gidiyorum Akdenizden yukarıya doğru, bir kardeş olarak

İçimdeki gemilerle

o büyük ateşle…’’(s,43) 

Çağ  İlgisi 

Adem Turan’ın ‘Bağdata Duâ’ şiiri, duyargaları gelişmiş bir şairin, yaşadığı çağa yönelik ilgisini gösteren bir niteliğe sahiptir. Bu şiir, çağının duyarlığını taşıyor oluşuyla üzerinde durulması gereken bir şiirdir. Adem Turan şiirinde, bu şiirsel toplam düşünüldüğünde, yeni bir dönem başlar: Çağdaş gerçekliği esas almak. Her şairin şiiriyle kendi içine kapandığı bir zamanda, Turan’da bu çağ ilgisi dikkate değerdir. Savaşa, kana, katliama, kıyıma, yıkıma karşı olan şairin, bu çağ dikkati önemsel bir durum arz eder: 

‘‘Eğil bak: bu coğrafya bizim!

Dinle türküsünü çölün: ruhunu doyur!’’(s,48) 

‘‘Eğil bak: bu çocuklar bizim

Dinle çığlığını  anaların:

Sesini yıldızlara duyur!’’(s,49) 

Adem Turan’ın şiirinde yer yer epik öğeler de yer bulur. Şairin dış dünyaya dönük ilgi ve dikkati lirikten kopamayan epik bir şiir ortaya çıkarır: Ağzımda Kekik ve Kan. Bu şiir lirizmin merkezde olduğu epik bir duyarlıkla kalem alınmış intibaı verir okura ilkin. Şiirde çağdaş gerçekliğe vurgunun da içerildiği bu şiirin temel ve ayırt edici niteliği, ‘şaşırtı’ya dayalı mısralarla birlikte, hareketin, kalkınmanın, şiiri bir davranış biçimi olarak görmenin de dışavurumudur: 

‘‘Ağzımda kekik

Ağzımda ıslık ve kardelen

Öyle birdenbire gelen

Savaşla gelen

Kan!’’(s,50) 

‘Panik’ şiirinde, alttan alta savaşın yaydığı vahşet ve karanlık sözler kendini sezdirir ve en nihayetinde söylenecek söz direkt ve doğrudan ifadesini bulur: 

‘‘Tanklarınsa canı cehenneme!’’(s,52) 

‘Ateşte Yıkanmış Atlar’  şiiri, ortaya bir irade, sağlam burçlarla berkitilmiş bir tavır koymanın ön hazırlığını verir. Ancak yine de içindeki kördüğümü çözememiş bir şairin ‘epik öncesi’ bir şiir/şair profilidir gördüğümüz. Tam anlamıyla donanmamış, hazırlığını tamamlayamamış bir şair öznedir şiirde yer alan: 

‘‘Dedim ki ben artık

Bu atlarsız yaşayamam

Damarlarım çekildi bütün

Kemiklerim eridi

İçimdeyse bir türlü  çözemediğim

Acımasız bir kördüğüm’’(s,54) 

‘Kızarmış Nâr Aşkına’  şiiriyle Adem Turan’ı yine epiğin alanında buluruz. Dünyanın bütün acılarını yüklenen epik özne, eylemine kutsallık aşılamak için, iç dünyasında şahit olduğu büyümenin idrakine varan bir adamın ilk elden ihtiyaç duyduğu bir şeyin varlığını kavramaya başlar ve şiirin sesi gerilimli bir hat boyunca ilerler. Yine de bu şiirde epik, lirizmin motifleriyle bezelidir: 

‘‘Kılıcımı verin bana, hırsından çatlayacak

Son bir vuruş için, kılıcımı’’(s,62) 

‘‘Dörtnala taylar düşün, toz duman olmuş bir vadide’’(s,64) 

Betimlemeler Şiiri  

Adem Turan’ın şiirinin belirgin özelliklerinden biri de, dış dünyaya dönük betimlemelerin ağırlıklı yer alışıdır. Turan, şiirde çoğaltmacılık tekniğini iyi kullanıyor. Sayıp döktüğü duygular, olaylar, olgular, nesneler, beşeri tecrübeden doğmuş ve şairin imgeleminde yoğunlaştırılmış biçim ve özler halinde dışa vurulur. Turan için şiir, bir yolculuktur; bu yolculuk özünde yaşamsal öğeler de taşır. Şiirlerinin çoğunluğu hayatta karşılığı olan şiirleridir. Bu durum onun, şiirde, yaşayan insanı ve yaşanan hayatı esas aldığını gösterir. Hayatilik vasfı taşıyan şiirlerdir bunlar: 

‘‘Geçerken gördünüz işte; durduğum yer hep buraydı kalbiydi

                şehrin

Hiç bıkıp usanmadan yıllarca dinlediği halkın, kalbimin sesiydi

Şiirse şiir! dediydim öfkelenmeden, imgeyse imge

Çayı ve geçen günleri yudumlarken sessizce, Çınaraltında teselli’’(s,67) 

Geneli itibariyle bu şiirsel toplamın temelinde ‘serüven duygusu’ barınır; insanın beşeri tanıklıklarla ilerleyen varoluş serüveni…

80’ler şiirinin hemen hiçbirinde hem biçim hem içerik olarak Adem Turan’ın şiirinde belirginleşen izleklere benzer tematik tutumu; bu hayat dolu enerjiyi, bu doğrudan ifadeyi göremeyiz. Bu da Adem Turan’ın önemli ve nitelikli bir şair olduğunu gösterir.2000’lerde yazılan şiiri düşündüğümüzde, Türk şiirinin damarlarında gezinen Adem Turan şiirinin önemselliği bir kez daha kendini belli eder. 

                                                                              Mustafa Celep 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

KİTAP YATAĞI DERGİLER/YUSUF TURAN GÜNAYDIN YAZDI...


21/8/2009 · Kategori: Iktibas

Ayan-Beyan Ayane Dergisi
Kitap yatağı dergilerimizden bu sefer Ayane'ye mercek tuttuk.
20 Ağustos 2009 Perşembe 19:00

Ocak 1988’de çıkmaya başlayan Ayane dergisi, Aralık 1990’da yayınlanan son sayısıyla önceden planlayarak ve o sayıda bir indeksini de sayfalarının sonuna ekleyerek kapanmıştı. Dergicilik dünyamızın en derli-toplu dergilerinden biri olan Ayane, toplam 36 sayı çıkmıştır. 

 

AyaneEdebiyat Dergisi’ni Andırırdı

Şair-eleştirmen Mehmet Erdoğan’ın yönettiği bu dergi, Edebiyat Dergisi’ni ve biraz da ilk dönem Aylık Dergi’yi hatırlatan mizanpajıyla sayfalarına ileride kitaplaşacak ve kitaplaşmaya aday birçok şiir ve yazı sığdırmıştır. 

Dergide en çok şiiri yayınlanan şairlerden İbrahim Eryiğit ve Arif Dülger’in ilk şiir kitapları, ağırlıklı olarak Ayane’de yayınlanan şiirlerden oluşmuştu: Eryiğit’in Kayıtsız Sevdalar’ı ve Dülger’in Şiir Nöbetleri’nin Mehmet Erdoğan marifetiyle şiir okuyucusuna ulaştırıldığına bizzat şahidim. Belirtmeden geçemeyeceğim bir ayrıntı da Eryiğit’in 25, 27, 29. sayılarda üç bölümü yayınlanan “Ebu Zer Destanı” başlıklı uzun soluklu mesnevîsinin yarım kalışıdır. Şair, bu destanı sürdürmeliydi bana kalırsa; sürdürmeli ve kitaplaştırmalıydı. 

 

İlk Şiirler Hep Ayane’de

Mehmet Erdoğan’ın ilk şiir kitabı Örtüye Bürünmüş Sözler’i oluşturan şiirler ağırlıklı olarak Ayane’de yayınlanmıştır. Erdoğan’ın eleştirilerini topladığı Sübjektif Yazılar’ı da hakeza Ayane’nin bir meyvesidir. 

Ayane’de Erdoğan, Eryiğit ve Dülger’in dışında en çok Süleyman Çelik, Hicabi Kırlangıç, Nazir Akalın, A.. İhsan Kolcu, Mustafa Muharrem, Hayrettin Orhanoğlu gibi isimler şiir yayınladı. Ömer Ceylan, İsmail Kasap, Mahmut Kaplan, Mehmet Önal, N. Nihal Özer, Osman Selvi ve M. Ali Garip ise bu dergide yazıp da şiirlerinin kitaplaştığına şahit olmadığımız şahsiyetlerdir. Özellikle Ömer Ceylan’ın sadece Ayane’de yayınlanan şiirleri dahi bir kitap teşkil edebilir sanırım. Klasik tarzda bir gazel şairi olarak Serdar Adem’i de Ayane sayesinde tanımıştık ama uzun bir zamandır şiir piyasasında rastlayamıyoruz ona. Gazellerini kitaplaştırdığını da sanmıyorum. 

Ayane

Türk Öykücülüğüne İki Armağan

AyaneÖykü türüne özel bir önem verdiği gözleniyordu Ayane’nin. Bu meyanda dergide öne çıkan iki isim İsmail Hocaoğlu ve Kâmil Yeşil’dir. Hocaoğlu öyküyü sürdürmedi. Yeşil ise o tarihten sonra birçok dergide yayınladığı öykülerini kitaplaştırmış usta bir öykücüdür artık. Sanırım Ayane’de yayınlanan ürünlerini kitaplarına almıştır. 

 

Bu Kitabı İstiyoruz

Söyleşileriyle de dikkat çeken Ayane’de on bir bölümlük “Sanatçılarımızla Konuşmalar” başlıklı bir söyleşi dizisi yer almıştır. Bu dizi-söyleşilerde ağırlıklı olarak şairler göze çarpar. Söz konusu şairlerin poetikaları üzerinde ileride çalışacak olan araştırmacılar için arayıp da bulunamayacak ipuçları burada meknuzdur. Aslında sadece bu on iki bölüm müstakil bir kitap teşkil edebilir. Fakat dergide yer alan ve ülkemizin sanat ve düşünce erbabıyla gerçekleştirilmiş diğer konuşmalar da çok dikkat çekicidir. Bunlardan Arif Dülger’in İsmet Özel’le yaptığı söyleşi, Özbahçe’nin hazırladığı üç ciltlik İsmet Özel röportajları kitabına girmiştir. Orhan Okay, Arif Ay, Ebubekir Eroğlu, D. Mehmet Doğan, Ahmet Telli, Nihat Genç, Ali Haydar Haksal, Ümit Meriç Yazan ve Yahya Tezel ile söyleşiler ise araştırmacıların gözünden kaçmıştır büyük ihtimalle. Bunların hepsi “Ayane Söyleşileri” gibisinden bir başlıkla bir kitapta toplansa fena mı olur? 

Ayane

Eleştiri ve Deneme Bahsi

Deneme, inceleme ve eleştiri alanında Mehmet Erdoğan isminin öne çıktığını  ve burada yer alan yazılarının kitaplaştığını vurgulamıştık. Yine Nurullah Çetin’in roman çözümlemesi üzerine yazdığı üç yazının 2003’ten beri altı baskı yaptığına şahit olduğumuz Roman Çözümleme Yöntemi adlı eserinin nüvesini teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Ayane’de bu iki isimden sonra deneme-eleştiri alanına en çok çapa vuran isim sanırız Ali İhsan Kolcu’dur. Kolcu’nun dergide yayınladığı “millî romantizm” konulu yazıları, daha sonra kitap çapına ulaştırdığı Millî Romantizm Açısından Cengiz Aytmatov adlı eserine götürür bizi. Kolcu Ağırlıklı olarak Ayane’de ve diğer bazı dergilerde yayınladığı şiirlerini ise Aşkın Rengi Kırmızıdır adlı kitabında toplamıştır. Yine şiir kitaplarının dışında hiçbir nesir kitabı yayınlanmamış bulunan İbrahim Eryiğit de İbrahim Kurşunlu müsteârıyla yazdıkları da dâhil olmak üzere Ayane’de ve diğer dergilerde yazdığı deneme ve eleştiri yazılarını kitaplaştırabilir. 

Ayane

Görüldüğü  üzere her dergi bir yazarlar kadrosunu besliyor ve yazdıklarını  kitap çapına ulaştırmada birikim oluşturuyor. Ayane de şiirimizin, nesrimizin bugüne gelişinde kendine düşen rolü oynadı. Şimdi artık bu mütevazı toplamdan birkaç kitabın daha neş’et etmesinin zamanıdır.

 

Yusuf Turan Günaydın

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

DEĞİRMEN DERGİSİ/FETA MEDENİYETİ


20/8/2009 · Kategori: Iktibas


DEĞİRMEN DERGİSİ 'OYUN' ADLI DOSYA KONUSU HAKKINDA...

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1718

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

RAMAZAN KİTAPLIĞI


20/8/2009 · Kategori: Iktibas

Ramazan kitaplığı
Samanyolunda Ziyafet, Sezai Karakoç, Diriliş Yayınları, 2004

Ramazan Kitabı, kolektif, Haz: Özlem Olgun, Kitabevi Yayınları, 2000

Bir Ramazan Binbir İstanbul, Süheyl Ünver, Kitabevi Yayınları, 1997

Bir Bayramdır Ramazan, Abdullah Arıdoru, Nesil Yayınları, 2004

İstanbul'da Bir Ramazan, Cenap Şehabettin, Haz: Abdullah Uçman, İletişim Yayınları

Kulluk Eksenli Hayatta Ramazan ve Kur'an, Mehmet Pamak, Ekin Yayınevi, 2004

Onbir Ayın Sultanı Ramazan, kolektif, Yakamoz Yayınevi, 2005

Peygamberimiz'in Ramazanı ve Oruçları, Mehmet Paksu, Nesil Yayınları, 2005

Ramazan Karşılaması, Sohbetler, Ahmet Rasim, Arba Yayınları, 1990

Ramazan Manileri, Mehmet Tahir Sakman, Karatay Belediyesi Yayınları, 2000

Ramazan Mektupları, Nurefşan Çağlaroğlu, Muştu Yayınları, 2004

Ramazan Ufku, Ahmet Kurucan, Işık Yayınları, 2000

Ramazan ve Oruç Konularına Göre Kırk Hadis, Said Köşk, Anahtar Yayıncılık, 1995

Ramazanname, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Timaş Yayınları, 2002

Tarihte Ramazan, kolektif, Haz: Ertuğrul Tarık Kara, Yitik Hazine Yayınları, 2006

ALLAH (c.c.) Dostlarının Ramazan Hatıraları, Abdülkadir Süphandağı, Timaş Yayınları, 2006

Ramazan, kolektif, Editör: Ali Budak-Ömer Çetinkaya, Rehber Yayınları, 2006

Böyleydi Osmanlı'nın Ramazan'ı, Tolga Uslubaş, Yağmur Yayınları, 2006

Çocuk ve Ramazan (Çocuklar için), Burhan Eren, Timaş Yayınları, 2001

Oruç Kitabı (Çocuklar için), MelekÇe, Uğurböceği Yayınları, 2004

Bizim Evde Ramazan (Çocuklar için), Nurdan Damla, Nesil Yayınları, 2003

Çocuğun Ramazanı (Çocuklar için), Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Yayınları, 2003

Ramazan Yazıları, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık, 2007

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

YUSUF TURAN GÜNAYDIN YAZDI!


13/8/2009 · Kategori: _kif__in sesi

Akif’i oğlundan dinleyiniz
Yusuf Turan Günaydın kitap yatağı dergileri paylaşmaya devam ediyor. Millet dergisinde Mehmet Akif’in oğlu Emin’in hatıralarını hatırlatıyor bizlere.
13 Ağustos 2009 Perşembe 08:45

Millet’i, süreli yayıncılığın bugün ulaştığı yere bakarak bir dergi olarak niteleyebiliriz. Oysa başlığının altında “Perşembe Günleri Çıkar Haftalık Siyasî Gazete” yazar. Tabloid boy denilen ve yakın bir zamana kadar çoğunlukla mahallî gazetelerin tercih ettiği bu ebatta yayınlanmış bir mevkuteye ‘gazete’ demek garip gelebilir yeni nesle. Günümüzde bu ebadı daha çok bazı haftalık dergiler tercih ediyor. Bu gibi sebeplerle biz de bu ‘gazete’den ‘dergi’ diye söz edelim.

Millet Dergisi 10 Mart 1949

Cemal Kutay’ın dergisi

1940’lı yılların ikinci yarısında yayınlanmaya başlayan Millet’in ‘sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden’ zât Cemal Kutay (1909-2006)’dır. Tarihçi olarak tanınan Kutay, bu dergiye tam anlamıyla mührünü vurmuş bir ‘idareci’dir. Koleksiyonları bütünüyle incelendiğinde içinde Kutay’ın yayınlanmış bir kısım eserlerini barındırdığı görülebilir. Fakat ilgi çekicidir ki, bu dergide kalmış ve kitaplaşmamış daha birçok çalışması vardır Kutay’ın.

Burada derginin bütününü inceleyerek kitap yatağı bir dergi olduğunu göstermeyeceğiz Millet’in. Fakat içinde yer alan bir hatırat tefrikasından müstakil olarak söz etmeye değer görüyoruz.

Emin ErsoyMehmet Âkif’in oğlu Emin Âkif’i, Âkif’le ilgilenen hemen herkes ismen de olsa tanır. İşte Âkif’in mektuplarında sık sık müştekî olduğu ve özellikle Fuad Şemsi’ye yazdığı mektuplardan kendisini çok sıkıntıya soktuğunu anladığımız oğlu merhum Emin Âkif’in babasıyla ilgili hatıraları Millet gazetesinde tefrika edilmiştir. “Safahat Şairini Oğlundan Dinleyiniz…” üst başlıklı bu hatırat tefrikası 15 bölüm sürmüştür.

 

15 bölümü yayınlanmış

Emin Âkif, hatıralarına Millî Mücadele yıllarında İstanbul’dan Ankara’ya Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey eşliğinde nasıl yola çıktıklarını anlatarak başlar. Hayatının Ankara safhası, Ali Şükrü’nün bir suikaste kurban giderek ortadan kayboluşu, Büyük Taarruz günleri ve Âkif’in Edirne günleri tefrikası yarım kalmış bu hatıratta ayrıntılı bir biçimde yer alır. Hatıratın yarım kaldığını 15. bölümün bitimindeki “Birinci Kısmın Sonu” şeklindeki ifadeden anlıyoruz. Ne yazık ki Millet’te bu tefrikanın ardı gelmemiştir. Kim bilir belki Cemal Kutay arşivinde bir yerlerde duruyordur.

Cemal Kutay
Cemal Kutay

Emin Âkif’in hatıralarının Âkif’in mektuplarında geçen birçok noktayı da aydınlığa kavuşturabileceğini ekleyelim. Dolayısıyla bu hatırat tefrikası Âkif’in hayatıyla ilgili birçok ayrıntıyı da okuyucunun önüne seriyor.

 

Kutay arşivi incelenmeli!

İmdi, on beş bölümlük bu ufak hatıratın, yine ufak bir kitaba dönüşüp dönüşmeyeceği üzerinde birazcık kafa yoralım. Kanaatimizce dönüşmelidir. Bu hâliyle varlığından birçok Âkif ilgilisinin bile haberdar olmadığı tefrika başka türlü okuyucuya nasıl ulaşabilir ki… Yalnız -vefatından sonra dağılmadıysa- Kutay Arşivi elden geçirilip yarım kalmış tefrikanın devamı bulunabilirse aliyyülâlâ olacaktır elbette. İşte üzerinde çalışmaya değer bir konu.

Böylece Millet’in yataklık ettiği kitaplardan biri olan bu tefrika gün ışığına çıkmış olacaktır. Ve tabii Âkif araştırmaları ivme kazanacaktır.

 

Yusuf Turan Günaydın hatırlattı

<_script /><_script />

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

TÜRKİYE'NİN TEMELLERİ


10/8/2009 ·

Sami Efendi'den kim ne kapar?
Musa Efendi Mahmut Sami Efendi'nin sohbetlerinde bulunanlar neler kaparlar, güzel güzel saymışlar. Beslenmesini bilsek keşke hikmet sahiplerinden.
10 Ağustos 2009 Pazartesi 17:20

Hayatınızın hangi alanında yaşarsanız yaşayın, yaşınızın hangi evresinde bulunursanız bulunun, hakiki manada gerçek bir Allah dostunun rahle-i tedrisinde diz kırmak, sohbetlerine tanık olmak, içinde bulunmak; küçültülmüş global köylerde, daracık odalarda yaşayan, hınca hınç dolu caddelerde yürüyen, parçalı bilince sahip, kargaşa, kaos ve hengamenin bir parçası olmuş biz ademoğulları ve ademkızları için eşine az rastlanır bir imkândır. Aynı zamanda kaçırılmaması gereken bir fırsat, açık,seçik ve net düşünmemiz için en uygun bir zemin, tükenmeyen bir zenginliktir.

Mahmut Sami Efendi

Çocuk yaşımdan bu güne bende oluşmuş, korunmuş bir düşünce kırıntısı var, hâlâ da aynı düşüncedeyim. Peki nedir? İçinde yer aldığımız yaşlı dünya ve yaşadığımız ülke, bugün tüm itizal etmiş unsurlarına rağmen ayakta sapasağlam duruyorsa, bu biraz da kendini ve tüm varlığını Allah’a (c.c.) adamış büyük velilerin duasıyla, yüzü suyu hürmetine duruyor ve deveranını devam ettiriyor.  

Bîhaber olmayalım!

Ben onlara ‘Türkiye’nin Temelleri’ diyorum. Hayır, iddia etmiyorum, aksine temellerin/yapının sağlamlığınadır vurgum.

Vurgulanması  gereken bir diğer nokta, yeni neslin, genç jenerasyonun bu kısım zenginliklerden bihaber yaşıyor olmamız, bu topraklarda süregelen kadim değerlerden nasipsiz ve savruk bir yaşamı baş tacı etmemizdir.

Sadık Dânâ (Musa Topbaş) hazretleri, Türkiye’nin temellerinde sağlam bir yeri olduğunu düşündüğümMahmut Sami Ramazanoğlu Efendi hazretlerinin hayatını ve güzide vasıflarını anlattığı Erkam Yayınları'ndan çıkan kitabın daha ilk sayfalarında bu zatın sohbetlerinde ve meclislerinde bulunmuş, tanık olmuş kişilerde görülen içe doğru ilerlemenin/gelişmenin niteliklerini şöyle sıralar: 

Musa Efendi"Sohbetlerinde, meclislerinde bulunan kişilerde; 

Kibrin yerini tevazu ve vakar,

İmansızlığın yerini derin Allah sevgisi, Peygamber sevgisi,

Batılın yerini Hak,

Hasetliğin yerini merhamet,

Cimriliğin yerini sahavet,

Anlayışsızlığın yerini fetanet ,

Tembelliğin yerini dirayet, gayret,

Korkaklığın yerini cesaret,

Kötü görüşün yerini müsamahalı görüş,

Kabalığın yerini nezaket,

Dağınıklığın yerini tertiplilik ve nezafet ,

Bilgisizliğin yerini edep, irfan,

Aceleciliğin yerini itidal ve teenni,

İddiacılığın yerini yerinde uysallık,

Mahlûkat düşmanlığının yerini herkesi hallerine göre sevme, alırdı. 

Bizler! Zehir saçanlar!

Bal yapan arı değiliz, zehir saçan modernleriz biz. Şairin dediği gibi, oysa "kimsenin vakti yok bazı ince şeyleri anlamaya"..  ‘Hız ve Politika’ çağında yaşadığımız haller, yara aldığımız modern çağın birörnek halleridir artık. Vizyonda olana imreniyoruz, görsel olana, göze hitap eden naylondan şeylere..Şeyleşme.. Hal bu ki yukarıda sıraladığımız ‘güzel eylem’ lere, edinmemizde iyilik olan, hayır olan hasletlere sahip olduğumuzda yavaşlığın ve ayrıntının hayatını yaşayacağız. Rasim Özdenören bu bahiste duvara asmamız gereken çok veciz ve ince ve altın değerinde bir düşünce, bir ilke teklif eder zihnimize: "Hayatın anlamı ayrıntılarda gizlidir."

Çağa has bir değişim yerini manevi (içsel) olana ayarlı bir dönüşüme bıraktığında, çalkantılarla dolu karmakarışık pek modern hayatlarımız içinde, Allah’ın veli kullarına da hatırı sayılır bir yer açma gereğini duyacağız.  

Münakaşalardan uzak..

Allah’a yakın.. 
 

Mustafa Celep önerdi

<_script /><_script />

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

ÜZÜNTÜ VE KEDER...


10/8/2009 ·

***Allahım üzüntüden ve kederden sana sığınırım...***

*** Resulullah (sav) bir gün Mescide girdi.
Orada Ensar'dan Ebu Ümame (ra) denen kimse ile karşılaştı. Ona:

--"Ey Ebu Ümame, niçin seni namaz vakti dışında Mescid'de oturmuş görüyorum?" diye sordu.

--"Peşimi brakmayan bir sıkıntı ve borçlar sebebiyle ey Allah'ın Resulü" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav):

--"Sana bazı kelimeler öğreteyim mi? Bunları okursan, Allah, senden sıkıntını giderir ve borcunu öder"

-- "Evet, ey Allah'ın Resulü, öğret!" dedi.

-- "Öyleyse" dedi, "akşama çıktın mı sabaha erdin mi şu duayı oku:

-- "Allahım üzüntüden ve kederden sana sığınırım. Aczden ve tembellikten sana sığınırım, korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım. Borcun galebe çalmasından ve insanların kahrından sana sığınırım."

--(Ebu Ümame) der ki: "Ben bu duayı yaptım, Allah benden gamımı giderdi, borcumu ödedi."

Allah'a emanet olun...

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

ZEYNEP ARKAN'IN ŞİİRİ-SORUŞTURMA


16/7/2009 · Kategori: Elestirilerim

Topyekün Zeynep Arkan şiiri, insanın dünyadaki konumuna dair bir temel kaygının dile gelişidir. Arkan şiiri fanilik duygusuyla yazıyor. Şiirin derin anlamı bize bunu söylüyor. Önceleri Arkan’ın şiirine yönelik olumsuz düşüncelerim vardı. Şiirin telkin ettiği ‘derin anlam’ ı yüzeysel bir bakışla ele alan bir tutumdan kaynaklanan talihsiz bir yazıydı. Şimdilerde Arkan’ın şiiri hakkında daha olgun düşünebiliyorum. Arkan’ın şiiri zekice yazmasının, oluşturmasının yanı sıra şehir içerisinde yaşayan, tanık olan bireyin öfkesi, tutunma arayışı, kırgınlığı ve konuşma isteği, bu şiirin benim görebildiğim kadarıyla en belirgin özelliği. Zeynep Arkan şiirinin ironisini sevdik, kısaca böyle söyleyeyim.

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1502

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

BU DÜNYA RENKLİ BİR GÖLGE GİBİDİR..


25/6/2009 ·

KUTADGU BİLİG'den Güzel Sözler


·  Akıl senin için iyi ve yeminli bir dosttur. Bilgi senin için çok merhametli bir kardeştir.
·  Allâh'a sığın, onun emrine itaatsizlik etme!
·  Akıl süsü dil, dil süsü sözdür. İnsanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür. İnsan sözünü dil dili ile söyler; sözü iyi olursa, yüzü parlar.
·  Allah'tan ne gelirse ona râzı ol!
·  Anlayış ve bilgi çok iyi şeydir; eğer bulursan, onları kullan ve uçup göğe çık.
·  Bir insan bütün dünyaya tamamen sahip olsa bile, sonunda dünya kalır; onun kısmetine ancak iki top bez düşer.
·  Bu dünya renkli bir gölge gibidir, onun peşine düşersen kaçar; sen kaçarsan o seni kovalar..
·  Bu dünyanın kusuru bin, meziyeti ise birdir. İnsan bunu nasıl geçirirse, o öyle geçer.
·  Bütün halka içten gelen merhamet göster.
·  Bütün iyilikler bilginin faydasıdır. Bilgi ile göğe dahi yol bulunur.
·  Büyüklük taslayan, kibirli ve küstah adam, tatsız ve sevimsiz olur; kibirli insanın itibari günden güne azalır.
·  Eğer kendine candan bağlı birisini arıyorsan, sözün kısası, kendinden daha candan birini bulamazsın.
·  Dâima iyilik yap ki, kendin de iyilik bul.
·  Dünya ve âhireti her ikisini birden elde etmek istersen, şu birkaç işi bırakma; muktedirsen bunları mutlaka yerine getir!
·  Elini uzatarak gökteki yıldızları tutsan ve başın göğe değse bile, sonunda sen yine yerdesin.
·  Ey asil insan! insanlığı elinden bırakma; insanlığa karşı daima insanlıkla muamele et.
·  İşi adaletle yap, buna gayret et; hiç bir zaman zulüm etme; Allah'a kulluk et ve O'nun kapısına yüz sür.
·  Hangi iş olursa olsun, sen onu tatlı dille karşıla; her işte tatlı dil kullanırsan saadet sana bağlanır.
·  Hiç bir işte acele etme, sabırlı ol, kendini tut; sabırlı insanlar arzularına erişirler.
·  Diline ve gözüne sahip ol, boğazına dikkat et; az ye, fakat helal ye.
·  Hangi işe girersen, önce sonunu düşün; sonu düşünülmeyen işler, insana zarar getirir.
·  Başkasının zararını isteme, kendin de zarar verme; hep iyilik yap, kendi heva ve heveslerine hakim ol.
·  Bak, doğan ölür; ondan, eser olarak, söz kalır; sözünü iyi söyle! ölümsüz olursun.
·  İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir; mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebali altında kalır.
·  Ey nimet sahibi olan kimse, şükret. Şükredene Tanrı nimetini artırır.
·  İnsan nadir değil, insanlık nadirdir. İnsan az değil, doğruluk azdır.
·  İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir. Mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebalı altında kalır.
·  Çok mal aç gözlüyü doyurmaz. Ecel gelince pişman olur, fakat artık işini yoluna koyamaz.
·  Akıl bir meşaledir. Kör için göz, ölü vücut için can, dilsiz için sözdür.
·  Kötülük edersen, kötülüğün karşılığı pişmanlıktır. Elinden gelirse, kötülüğün inadına iyilik yap.
·  Çok dinle fakat az konuş. Sözü akıl ile söyle ve bilgi ile süsle.
·  Fenalık cahillikten doğar, hastalıklar kötülükler hep aynı noksanlıktan ileri gelir. Fakat tedavi ile hastalara şifa verilebilir; terbiye ile kötüler iyi edilebilir; okumak yoluyla da bilgisizlere bilgi verilmiş olur.
·  Gönlünü ve dilini doğru tut!
·  Gurur faydasızdır, o insanları kendinden soğutur. Alçak gönüllülük ise insanı yükseltir.
·  Halka faydalı ol, onlara zarar verme!
·  Her mahlûk kendi nasibini alır. Yürüyenler yiyeceklerini ve uçanlar da yemlerini bulurlar.
·  Her sözü söz diye ağzından çıkarma. Lüzumlu olan sözü düşünerek ve ihtiyatla söyle.
·  Her bakımdan tam zengin olmak istersen, kanaatkâr ol. Böylece kendi nasibini elde etmiş olursun.
·  Huzur istersen zahmet ile birlikte gelir. Sevinç istersen kaygı ile birlikte bulunur.
·  İşe acele ile girme, sabır ve teenni ile hareket et. Acele yapılmış olan işler yarın pişmanlık getirir.
·  İnen yükselir, yükselen iner, parlayan söner ve yükselen durur.
·  İnsan süsü, yüz; yüzün süsü, göz; aklın süsü, dil; dilin süsü, sözdür.
·  İnsan, binlerce yaşasa, arzu ettiği şeylere kavuşsa bile, yine dileği bitmez.
·  İnsana insanlığı nisbetinde mukabelede bulun. Böyle mukabelede bulunduğu için, insana insan adı verilmiştir.
·  İnsanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saadet bulur. İnsanı dil kıymetten düşürür ve insanın dili yüzünden başı gider.
·  İnsanların seçkini insanlığa faydalı olan insandır. Halk nazarında muteber kimse, merhametli olan insandır.
·  İyi hareket et, kötülerin zararlarını ortadan kaldır!"
·  Kara toprak altındaki altın, taştan farksızdır. Oradan çıkınca, beylerin başında tuğ tokası olur.
·  Kimin sana biraz emeği geçerse, sen ona karşılık daha fazlasını yapmalısın.
·  Kötülük değersiz bir şey olduğu için, onu yapan da değersizdir.
·  Menfaat sandalyeye benzer; başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan seni yükseltir.
·  Öfke ve gazapla işe yaklaşma; eğer yaklaşırsan, ömrü heder edersin.
·  Söz ağızda iken sahibinin esiridir, ağızdan çıktıktan sonra sahibi onun esirdir.

 

http://img36.imageshack.us/img36/2572/sgrosline2.gif


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

İKİNCİ YENİ ŞİİRİN MAHİYETİ


23/6/2009 · Kategori: Elestirilerim

İKİNCİ YENİ ŞİİRİN MAHİYETİ

 

Bugün Modern Türk şiirinin ne’liği tartışma konusudur. Şiir akademisyenlerinden sivil şairlere, modern şiirin şairleştirdiği okur’lara kadar Modern Türk şiirinin başlangıcını ve mahiyetini tartışan, sorgulayan, araştıran ve kavramaya çalışan birçok görüş, şiir ortamının karmaşıklığı ve alaborası içinde ifade imkânı buldu. Bunlar arasında Modern Türk şiirinin başlangıcını Tanzimat şiiriyle başlatanlar kadar Garip’le ve İkinci Yeni’yle başlatanlar da oldu. Hatta yakın geçmişte 80’ler şiirini Yeni Türk Şiiri olarak görenlerin varlığına tanık olduk. Çıkışsızlıktan çıkış arayan manifestolar bağlamında 90’ları milat olarak alanlar da var tabi. Bizi bu yazı bağlamında asıl ilgilendiren, 1950’lerde çıkış yapan ve dönemin eleştirmeni Muzaffer Erdost tarafından İkinci Yeni olarak adlandırılan, kapsayıcı ifadesiyle Modern Türk şiiri denen özgün oluşumun mahiyeti, ne’liği ve bugünün gözüyle taşıdığı anlamdır.

 

Modern Türk şiirini bu gün de hâlâ vazgeçilemez kılan özellikleri nelerdir? İkinci Yeni’nin öne çıkan vasıflarını tartışmadan önce yazısal bütünlük açısından öncesiyle yani Garip’le birlikte ele almak kanaatimizce hakkaniyete daha uygun bir yaklaşım biçimidir.

 

Garip’in Durumu 

 

"Mısracı zihniyet" in tıkandığı bir evrede doğmuştur Garip. Biz bu hareketin öncüsü olarak Orhan Veli’yi gördüğümüz için Hüseyin Cöntürk gibi Orhan Veli tipi şiir diyeceğiz, bu tarz şiire. Orhan Veli tipi şiirin çıkış’ını zorunlu kılan, beylik imge düzeni, beylik şiir söyleyişleri sunan Hece vezninin alışılmış ve kağşamış mısra yapısıyla ortalığı kaplayan egemenliğidir. Garip, Türk şiirinde bir itirazdır. Bu itiraz, kitlesel karşılığını bulmasına rağmen yapılandırılmamış ve bize içeriğiyle yeni bir öz, yeni bir dünya getirmeyen, bizi bir şeye büyük bir şeye sevk etmeyen; geniş, genişletilmiş eski şiir kadar devasa bir yapı sunmayan, cılız, enez, tıkanmaya teşne, vulgarize olmuş, köksüz ve yapay bir itirazdır. Öz ve biçim açısından eski şiirin alternatifi olamamıştır. Ama hakkını teslim etmek gerekiyor: Garip, getirdikleriyle, yenilikçi oluşuyla şiirimizde ilk sivil atılımdır. Şiirimizde modern insanın belirgin hatlarıyla ortaya çıkışına dair ilk işaretleri sunmuştur. Osman Özbahçe’ nin Orhan Veli’nin İşlevi adlı yazısında ifade ettiği gibi Orhan Veli tipi şiirin derdi, Hece özelinde Necip Fazıl’dır aslında. Necip Fazıl’ın şiir ortamındaki yaygınlığı ve hakimiyeti, bir çok şairi, Dıranas’ı, Tarancı’yı, Saba’yı etkisi altına almış, bu durum karşısında Garip, ürün düzleminde Necip Fazıl’ın "şairane"sine karşı bir hücum şeklini almıştır. Müreffeh sınıfların zevkine hitap eden egemen şiir söylemi, Garip bildirisinde de söylendiği üzere, "artık yeni şiirin istinat edeceği zevk" olmaktan çıkarak basit insanın küçük kaygılarının dile getirildiği, bilinçaltının ruhi otomatizm tekniğiyle dökümünün yapıldığı, halkın anlayabileceği, "hususiyeti edasında olan", "manadan ibaret" bir yalın şiir olmak zorundadır. Küçük adamın şiiri haliyle yüzeysel bir dünya sunacaktır okura. Yüzeysel dünya! Evet, burada durmalı. Özbahçe’nin tespitine katılalım: Orhan Veli tipi şiir, meselesi olmayan bir şiirdir. Meselesiz şiir, kalıp sözle, basitlikle, mizahla, bir an’ın sunumuyla tabiidir ki hudutları belli ve dar bir alanda devinecektir. Ancak modern insanın bütün özellikleriyle belirdiği bir şiir olan İkinci Yeni, özgürleştirici bir şiir olduğu için, Garip’in tıkandığı bu yerden şiiri alıp özgün ve vurucu bir niteliğe büründürerek insanlık durumlarının çağıldadığı, dünyanın ve insanın kavranışı bakımından geniş zenginlikler sunan bir yaşantı şiirine, ‘kendini kabartan yaşantı’ya, hayatın tüm hallerinin dile geldiği sahici bir şiire sahip olacaktır.  Çıkışsızlıktan çıkış ürettiği için Garip, İkinci Yeni’nin sebebidir, şeklinde yorumlar yapılır.(özbahçe:2008)

 

Garip bildirisinin iddiasına göre, şiirin hudutları genişlemiştir. Ama bu kadar. Bunun ötesine geçilmemiş, Orhan Veli, son yazdıklarıyla tekrar Hece vezninin dairesine dahil olmuştur. Edebiyat, "yeni bir hayata" kavuşamamış, modern hayat dekoru, geniş açılımlarıyla İkinci Yeni tarafından somutluk kazanmıştır. Garip’in durumunu garip kılan, Türk şiirinde salt tepki olarak kalması, gündelik hayatın mıntıkalarında gezinmeye bir başlangıç teşkil etmesi, basit insanın yüzeysel dünyasıyla sınırlı kalmasıdır. Garip, akl’a hitap eden bir şiirdi ve işleviyle mensupları tarafından çoğaltıla çoğatıla bir oyun olarak kalmış, bundan ibaret sayılmış, kısa bir süre sonra da posası çıkmıştır. Garip’in bizi ilgilendiren tarafı, devasa şiir yapısı karşısında gösterdiği sakınımsız cesarettir. Modern Türk şiiri güzergâhında Garip, bir uğrak olarak yer almış, Büyük Türk Şiirinin serüveninde ilk ve önemli bir aşamadır.

 

Bir İnsan Dramının Varlığı

 

Meselesi olmayan şiiri ciddiye almak zorunda değiliz. İkinci Yeni şiiri meselesi olan bir şiirdi her şeyden önce. Kanaatimizce bir şiire ömür katan temel ilke, temel nitelik, o şiirin içyapısında ve muhtevasında gerçek, kanlı-canlı bir varlık olan ‘insan’ı, tüm boyutlarıyla, günahıyla ve sevabıyla, eksileri ve artılarıyla, tüm zaaflarıyla, şiiri şiir eden bütün araçlar işe koşularak şiirin sınırlarından taşan bir tutumu, bir risk ve cesareti de göze alarak belirginleştirmek, açığa çıkarmak ve ortaya sermektir. Görüşlerimizin temelinde tabii ki Sezai Karakoç’un ‘insansız şiir tez ölür’ fikri var. Bu aynı zamanda her hareketin her şiir görüşünün, her poetikanın temellerinde yer alması gereken bir fikir.

 

Günümüz şiirini merkeze alan tartışmalarda, 2000’ler şiirinin ‘insansız’ bir şiir olduğu ifade edilir.  Bu tehlikeli ifadeyi ve tartışma konusunu tekrarlamakta fayda var: 2000’ler şiiri insansız bir şiire doğru seyrediyor.  Bu tartışmanın göz ardı edilen yönünü buradan ifade edelim: Şu an yazılmakta olan şiir baz alındığında, 2000’ler şiirinin yüzeysel insanın yüzeysel dünyasını ele alan bir şiir olduğunu söylemek istiyorum. Nefsi emarenin şiiri yazılıyor şimdilerde. İnsan altına menfezler açan bir şiir anlayışı bu. Kuruntuların ve sızlanmaların şiiri. Heva ü hevesin şiiri yani. Bu tür tartışmaların konumuz itibariyle İkinci Yeni’yle çok yakın bir bağı olduğunu düşünüyorum. 2000’ler şiiri, şiirde insan unsuru bağlamında, İkinci Yeni’nin, özelliklerini ortaya serdiği modern insanın dünyayı algılayış ve hayatı yorumlayış biçimini sığ ve derinliksiz, yüzeysel tarafıyla ele alıyor. Bu ise düzeysiz ve sorumluluktan kaçan bir şiir oluyor en nihayetinde. Turgut Uyar’ın, yıllar öncesinden İkinci Yeni’nin çok belirgin bir niteliğini ifade ettiği, bugünü ilgilendiren tarafıyla ve daha çok İkinci Yeni şairlerinin meselesi şeklinde görülen satırları dikkate değer bir gerçeği dile getirir:"İkinci Yeni denilen şiirin haklılığı, aşırılığı biraz da bu yüzdendir: Küçük de olsa, büyük de olsa, bir ‘insan’ dramının varlığını gözden kaçırmamak. Gözden kaçırmamak değil,  yaşayıp durmak.

 

Bir insan dramının yeni bir dille ifadesidir İkinci Yeni. Bu insan, 1950’lerde sosyo-kültürel ve psikolojik bir değişime uğramıştır. Gelen yeni değerlerle varoluş dünyasına tutunma arayışı içindedir. Tartışmalı da olsa Edip Cansever’de kentsoylu bir insandır bu, Sezai Karakoç’ta manevi olanın aranışı içindedir. Ece Ayhan’da edebiyata ve tarihe ters açıdan bakan, ayrıksı ve marjinal duran, Cemal Süreya’da erotik bir tutum içinde kadına sığınan, İlhan Berk’te deneyen, deşen, kurcalayan, araştıran ve dil fetişizmi içinde yeni gerçekliklere varan, her dem yeni gözlerle bakan bir çocuk safiyetinde; Ülkü Tamer’de çocukluğun imgeleriyle şiire taşınan bir insan anlayışıdır bu. Modern insanı tüm çelişkileriyle ve her bir boyutuyla ele alan bir şiirdir İkinci Yeni.

 

Topyekün İkinci Yeni’nin en belirgin ortak özelliği, çağdaş gerçekliği esas almasıdır. Çağdaş gerçeklik, konuşma diliyle şiirde ifadesini bulur. Konuşma dili, Tanzimat’tan günümüze şiirde yapılan yeniliklerin temel kalkış noktasını oluşturmuştur. Gelen her şair, ilk önce konuşma dilinden bir yenilik arayışına girmiştir. (özbahçe:2008)

İkinci Yeni şiiri, şiirde insan unsuru bağlamında kadın ve kadına sığınışı düzeyli bir şekilde ele almışlar, basitlik ve sıradanlık yerini seviyeli ve olgun bir imge düzeneğine bırakmıştır. Şiirde kadın unsuru en belirgin biçimde Cemal Süreya şiirinde belirir. Zaten Süreya da bunu konuşmalarında dile getirmiştir:"Erotik bir şiirdir benimki. Sanırım en belirgin özelliği budur." 2000’ler şiirini çoğunluk itibariyle yazılan şiirleri temel alırsak ‘çağdaş duyarlığı’ esas alan şiirler olduğunu söyleyemeyiz. Topyekün görüntü, içe kapanık şiirler yazıldığını söylüyor bize. Toptancı olmamak kaydıyla, çağının şairi olan, çağının duyarlılığını dile getiren şiirler yazılmıyor değil. Geneli itibariyle 2000’ler şiiri, lirik bir sızlanışlar şiiridir. Ancak şiiri "anti-lirik" bir tavırla ele alan bir anlayışı dışta tutarsak, birikmiş bir lirik duyarlığın sığ ifade biçimi, çoğunlukta olan. Yine de 2000’lerde somut, sert, doğrudan ifadeyi önceleyen, konuşma gerekçesine sahip (özbahçe:2008) ve açık anlatımlı bir şiir de yazılmıyor değil. Bunu da 2000’lerin artı hanesine yazabiliriz. 90’lardan 2000’lere uzanan çizgide, ‘saf lirik şiir’e karşı çıkışlarla bu güne kadar gelindi ve şiir, somut bir davranış biçimi olarak sözünü sakınmaz bir cesaretle yazılır oldu. Ne ki bu durum, İkinci Yeni’nin ‘özgürlüğün düşmeyen biricik kenti’ oluşu gerçeğini değiştiremedi.

 

Bunalımdan Arayışa Devinimler

 

İkinci Yeni’nin Garip’ten ayrışan yerlerini söylersek, bu şiirin bir önceki şiirden hem biçim hem öz bakımından farklılaştığını görürüz. Garip’in ‘halkın beğeni’ düzeyini esas alması, şiiri muhtevası itibariyle basitleştirmiştir. Sadece o da değil, Garip’in dil tutumu da parodileriyle ve imgeyi şiirden atma çabasıyla ‘kolay şiir’in önünü açmış, derinlikten yoksun ‘yalın şiir’e sebebiyet vermiştir. Ayrıca buna ek olarak Garip’in ardıllarının ve hayranlarının çoğalması, Garip’i ‘şiir böyle yazılır’ a getirdi, diyebiliriz. Ve böylece şiir ortamı müthiş bir çoğaltım tekniğiyle küçük küçük orhan velilerle dolup taştı. Öz olarak Garip’in ‘insan’ı yüzeysel yanıyla ele aldığını söyleyebiliriz. ‘‘Yazık oldu süleyman efendiye’’ lerle  şiirin, insanı, geniş açıyla, bütün boyutlarıyla derinleştireceğini düşünemeyiz tabi. Garip özelinde Orhan Veli, şiiri, düzyazı yöntemiyle hikâye ve olay metoduyla yazılan, insanı en pespaye yanıyla görünür kılmaya çalışan bir uğraş olarak görmüştür. Orhan Veli tipi şiire en özgün tepkiyi Süreya geliştirmiş, en yerinde ve dikkate değer tespiti Süreya dile getirmiştir: " Orhan Veli kuşağı şairleri şiire kasket giydirdiler, portakal yemesini öğrettiler. Şiiri insan içine çıkardılar. Ama işte bu kadar. Orhan Veli kuşağı şairlerinin şiir metotları düzyazı metodu, hikâye metoduydu. Dilin en olağan imkânlarını olay açısından işlediler…Çıkış noktalarındaki "Esbab-ı mucibe" ithal malı olduğu halde, tamamiyle Türk kaldıklarını hesaba katarsak başarıları da vardır. Fakat başarıları sınırlı bir başarıydı. Çünkü şiiri her şeyden önce şiir olarak ele almak öyle değerlendirmek gerekir."

 

Garip’in hükmünü yitirdiği nokta, Dünyanın ve Türkiye’nin sosyo-kültürel açıdan yeni bir evreye, yeni bir döneme girmiş olması, hayatı yorumlayışta, şehri ve şehirli insanı algılayışta yeni ve çok boyutlu bir değişimin kendini bütün alanlarda hissettirmesidir. Bu değişimi/dönüşümü ilk fark eden Turgut Uyar olmuştur: "Bizim kuşak Orhan Veli’nin ‘Garip’iyle şiirin farkına vardı. Sonra-bu konuda epey konuşuldu ve yazıldı ya- bize İkinci Yeni dediler. Demin sözünü ettiğimiz kolaycılık ve toptancılık anlayışı gereğince. Aslında hiçbirimizin birbirimizin ne yaptığından haberi yoktu. ‘Peki, o arada ne değişti de şiir de değişti?’ denebilir. Şiirin kendi özgül organikliği, yaşarlığı yanında. Demokrat Parti’nin yarattığı para patlamasına değinmek gerek. Para patlamasının getirdiği değerler değişmesine, sarsılmasına. Ben kendi adıma, bir subay olarak Terme’den Ankara’ya geldiğimde büyük bir sarsıntı geçirdim, bir hesaplaşmaya girme gereği duydum. Öbür arkadaşlar da aynı sarsıntıyı yaşamış olmalılar ki şiir değişti ve değiştiği ortama yerleşti. Toplumsal olayların şiirin hızlanmasında ve durulmasında büyük etkisi var kuşkusuz."

Turgut Uyar’ın şiiri, yaşanan bu büyük değişimin işaretleriyle doludur. Bu toplumsal değişim, beraberinde ‘insan’ı algılama biçiminde de değişikliklere yok açtı. Belli başlı kırılmalar, algı farklılıkları yaşandı. Şehirleşme ve köyden kente göç, bu değişimin tetikleyicileri oldular. Orhan Veli tipi şiir, böylece ardıllarının da etkisiyle kendi iç yapısında ve aynı zamanda modern insanın dünyayı yorumlayış biçiminde çıkmaza girdi, yetersizlikler ve tıkanmalar baş gösterdi. Modern Türk şairi bu çıkmazdan kurtulmak adına şiirde yeni arayışların peşine düştü. Garip’in tıkandığı yerden yeni ve özgün bir çıkış gerekliydi Türk şiirine. Daha sivil, daha özgün bir şiirin öncüsü olmalıydı İkinci Yeni şairi. İkinci Yeni’nin derdi neydi?

 

İnsani özün peşindeydi İkinci Yeni şairi. Modern insanın hayata tutunma, sağlam bir kulpa dayanma gibi bir temel arayışıydı bu. Daha doğru bir deyimle, insanın dünyada kendine bir yer edinme arayışı…

 

Orhan Veli tipi şiirin gramatik açıdan girdiği çıkmaz da yeni arayışlara, dil deneylerine kapı araladı. Buna dil-içi imkân arayışı da diyebiliriz. Alışılmadık mısra yapıları, alışılmadık bağdaştırmalar, us’la, anlam’la, kelime’yle oynayarak yeni ifade biçimlerine ulaşma, dilde karıştırımlara(duyularla algıların birbirine karıştırılması), değiştirimlere(deformasyonlara) başvurma, imgeye sonuna kadar yer verme şeklinde biçimsel tutumlar şairin şiir gündemine tekrar girdi. Ve modern şiirin bütün araçları kullanıldı Yeni şiirde. Böylece bu şiire daha ilk çıktığı andan itibaren verilen tepkiler haliyle biçim üzerinden oldu. Günümüz şiirinde tartışılan yenilikçi çıkışların köklerinin İkinci Yeni’ye kadar uzandığını söyleyebiliriz. Bu eski-yeni tartışması, İkinci Yeni şiirin ilk döneminde çoğunlukla biçimsel imkânlar konuşularak yapıldı. Eleştirmen Muzaffer Erdost bu konuda çok tartışılsa da dikkate değer çıkarımlarda bulunur: "Bizden önceki kuşağın getirdiği yenilik, bugün "alışılmış"ın kendisidir. Genç kuşak, işte bu alışılmışa karşı duruyor, sanıyorum. Bunun için de, bizdeki kuşak kavgası, salt eski-yeni kavgası olmaktan kurtulamıyor."

 

Yepyeni bir kişilikler toplamıdır İkinci Yeni. Her şair, yeni gerçeklikle evrene yeni bir bakış getirir. Cemal Süreya’ya göre "kişilik yeni şiir için her şeydir. Yeni şiir davranışında ancak şiirlerini kişiliklerine yaslıyabilen şairler seslerini bugünden yarına duyurabilecek, öbürleri bunca gürültüler, kelime yağmaları, mısra talanları arasında toz olup gidecekler."

 

Şiirde çıkmazdan kurtulmanın bizce biricik yolu, Türkiye gerçeğini de unutmadan insanda derinleşip yepyeni bir kişilikle çıkış yapmaktır. Garip, haliyle bu yeni kişiliğin edebi düzlemi olamazdı. Hem biçim hem de öz olarak büyük bütünün başlangıcını İkinci Yeni, şiirin bütün araçlarını devreye sokarak gerçekleştirecektir.

 

Tecrübeye Dayalı Şiir

 

İkinci Yeni özelinde Modern Türk şiiri, beşeri tecrübeye öncelik vermiş bir şiirdir. Modern şair, günlük hayatın gerçekliğini bir veri olarak kullanır. Eleştiri oklarını günlük hayatın bütününe yayar. Bu bağlamda modern şair, muhkem bir gerçek duygusuna sahiptir ve son derece gerçekçidir. Tecrübenin niteliği de ‘beşeri’ oluşudur her şeyden önce. Burada İsmet Özel’in ‘modern şiir’ üzerine ifadelerini anmak gerekir: " Modern şiir bir edebiyat türü olarak değil, bir yaşantı olarak doğmuştur. Varlığı dünyanın aldığı biçimle, insan kavrayışının niteliğiyle doğrudan bağlantılıdır." Şair öncelikle insanı kavramakla yola çıkar. İnsanın kavranışının, dünyanın hali hazırdaki koşullarıyla yakından bir bağı vardır. Modern şair, ilk önce, dünyaya ilk defa gelmiş olmanın hâliyle-şaşkınlık ve hayretle-bir yabancı gibi evreni temaşa eder. Çevresine bakarak Varlığı anlamlandırma arayışıdır bu. İlhan Berk’te bu, bir çocuk safiyeti, hayreti ve tazeliğinde bir bakıştır. Ancak Berk’e göre dünyada her şey, nesnelerden canlıya, şiire malzeme olmak için vardır. Berk’in dünyayı algılayış biçimi, nesnel ve maddecidir. Onun için her şey, şiirin konusu olabilir. İlhan Berk’te ‘tecrübe’ değil, ‘bakış’ önemlidir. Bu bakış, yukarıda zikrettiğimiz gibi, bir çocuğun dünyaya bakarkenki şaşkınlığı içindedir. Şiirin ve dilin imkânlarını sonuna kadar kullanmış bir şairdir İlhan Berk. Şiirde beşeri tecrübeyi, ‘dil’ üzerinden ve dil’le birlikte yaşar. Cemal Süreya’da ‘tecrübe’, ironiyle taçlandırılmış bir bakışla vardır. Sezai Karakoç’ta, ‘çocuk’ ve ‘anne’ temleriyle kuşanılmış, reel ötesi gerçekliği kurcalamaya dönük bir tavrı içerir. Buysa Necip Fazıl’dan tevarüs etmiştir daha çok. ‘Metafizik çekimli şiir’ tutumu şiir cümleleri şeklinde somutluk kazanır.

 

Şiirde tecrübe, tehlikeyi göze almakla başlar, diyebiliriz. Şiir adına risk taşımayan şiir, masa başı bir şiirdir. Etliye sütlüye karışmayan, mülayim, tamamen dil üzerinden kotarılmış, dil oyunlarına dayalı enez bir şiirdir. Yeni bir tecrübeye dayalı bir şiirin, kaçınılmaz bir durum söz konusu olduğunda kendini yazdıracağını, şairini zorlayacağını söylemek mümkün. İkinci Yeni’de tecrübe, şairin dünyayı ve hayatı anlamlandırma arayışı temelinde gelişir. Daha doğru bir ifadeyle, hayata anlam verme, hayatı yorumlama çabasında belirginleşir ve varlık kazanır. Turgut Uyar’da tecrübe, hayatı yorumlama; kadına sığınma ve böylece sakin bir liman arayışına yönelme doğrultusundadır. Edip Cansever’de anlamsızlığı savunma pahasına da olsa şiir kişileri bireysel tecrübelerine hep bir anlam vermek isterler. Saçma bir dünya içinde olduklarını düşünseler bile Cansever’in ‘insan’ı, kimileri için çıkmaz olarak görülen tutumlarının yanında, yaşama değer veren bir anlam arayışı içindedir. Zihinsel bir şiir değil İkinci Yeni. İsmet Özel’in tabiriyle "Şiiri bir deneyim olarak gören, zihnî bir "maraz" olarak ele alan bir tutumdan tamamen uzaktılar. Zira bu şiiri bizim açımızdan önemli kılan temel nitelik, belli bir insanlık durumunun şiirde vurgulanmasıdır." Modern şair, insan ilişkilerinin ve kurumların oluşturduğu örgütlenme biçimlerinin niteliğini, aslı esasını kavramaya çalışır. Bu bakıştan bu gözlemden edindiği izlenimler, algı biçimleri, şiiri için deyim yerindeyse bir veri tabanı oluşturur. Yaşadığı her tecrübe, şiirinin uçlanmasının sebebi olur. Tecrübeden öğrendiği ilke ve kurallar, hiçbir şekilde zihinsel bir hastalık olarak düşünülemez. Bu bağlamda modern şair, kötülüğün şiirini değil sağlıklı bir damarın izini sürer. İsmet Özel’in de çok yerinde tespitleriyle, "Modern Türk şiiri, geleneğin bir uzantısı olarak önemli ve değerli bir yere sahip olmamıştır. Modern Türk şairleri belli bir insanlık durumunun yükünü omuzladıkları için bu işi başarmışlardır."

 

Sahicilik Arayışları

 

Şiirin ‘kritik’ zamanların sanatı oluşu, bir malumu ilân. İnsan değişirse şiir de değişir. İnsanın yaşama koşulları değişirse şiir de değişir. Bu diyalektik ilişki, insanın algılayış biçiminin değişimiyle yakından bir bağa sahiptir. İnsanın sosyolojik ve kültürel koşullarının değişmesi, beraberinde şiirin de değişmesini getirmiş, bu nedensel bağ, şairin, buna bağlı olarak sahicilik arayışını da gündemine taşımış, ‘sahici şiir’, ‘organik şiir’, ‘sentetik şiir’ gibi tartışmalar hep bu sebep-sonuç ilişkisi bağlamında çağımıza yönelik vurgularla konuşulur olmuştur. Biz sentetik şiir tartışmalarını çağımızdan bağımsız olarak düşünmüyoruz. Şiirde sahicilik tartışmalarını da insanın bir bağ arayışıyla ilgili görüyoruz. İnsan kendi varoluşunu, kendi varoluşunun taşıdığı anlamı ve dünyada tuttuğu yeri bir kaygı konusu yaptığı zaman şiirin risk taşıyan alanına biraz daha yakınlaşıyoruz demektir. İnsanın değerden düştüğü noktada sahicilik arayışları kaçınılmaz hale gelir.

 

İkinci Yeni şiiri, insanın ‘insani’ yönünü öne çıkaran bir şiirdir. Bu alan serüven duygusuyla daha bir genişler. Her şeyin ‘naylon’dan olduğu bir çağ, ‘denge’si bozulan insan, şiirde zihniyet değişiminin habercisi gibidir. Orhan Veli tipi şiir, bu zihniyet değişiminin ilk işaretlerini verir. Osman Özbahçe’nin ifadesiyle Orhan Veli Akımı, ilk büyük zihniyet değişimi olarak görülen İkinci Yeni’nin hazırlayıcısı, zemini olmuştur. Şiir serüven duygusuyla geniş bir hat boyunca modern hayatı tarassut eder. Sanayileşmenin getirdiği sosyolojik değişimi bütün açmazlarıyla yaşayan modern insan, izlenimler ve algı kırılmalarıyla şiire taşınır. Safiyet özlemi değil belki ama sahicilik arayışları, teknolojik imkânların ve kitle iletişim araçlarının yaygınlığı oranında ve içerdiği karmaşayla, şairin temel kalkış noktası olmuştur. Modernleşmenin getirdiği yabancılaşma, bırakılmışlık, anlamsızlık, tutunamama, çıkmaz, nostalji ve umutsuzluk gibi durumların en çok konuşulduğu zemin İkinci Yeni olmuştur.(altıyaprak:2009) Haliyle buradan, bu çıkışsızlıktan çare arayan İkinci Yeni şairi, ‘Çıkmazın Güzelliği’nin farkında oluşuyla insana şiirin geniş ufkunda çok boyutlu bir imkân sağlamıştır. Turgut Uyar özelinde yabancılaşmaya karşı sahicilik, en sağlam tutamak noktası olmuştur.

 

Sahicilik, insanın kendi dilini bulmakla özdeş bir anlama sahiptir. İsmet Özel’in tabiriyle, "İnsanoğlu kendi dilini kullanmadan yaşayamayacağını anlarsa, böylesine ‘critique’ bir durumda sayarsa kendini, şiirle bağ kurar." Şiirle kurulabilecek en sahici bağ da budur zaten. İkinci Yeni şairleri, dünyayla yaralanmış şairlerdir. Dünyayla yaralanmış bir şair için şiir, insana ve dünyaya yeni bakış getiren, yeni bir dünya kuran bir etkinliktir. Hüseyin Cöntürk, Turgut Uyar şiirinin getirdiği dünyayı iyi-kötü bütün yönleriyle ele alan yazısında, "Şairin iyi bir şair olması için bir "dünya görüşü" olması şart değildir. Ama "özel bir dünyası" ya da "dünyaya özel bir bakışı" olması şarttır." der.

 

Turgut Uyar’ın getirdiği ‘özel dünya’, bu şiirin ‘hakikat’le bir derdi olduğunu duyurur bize. Çünkü biz biliyoruz ki, "insan kendi doğrularını dış dünyanın somutluğu içinde bulursa şiire yüz vermez." Şiirin insana yüz vermesi, insanın hakikate olan atılımıyla konuşulabilir bir vasıf kazanır. Çünkü öyle bir dünyada yaşıyoruz ki insan onursuzca insana bağımlıdır ve bu bağ insanı yozlaştıran bir bağ hadi zatında. Çıkar ilişkileriyle kurulan bir bağ bu. Toplumsal kurumlardan devlet biçimlerine insanı insanlıktan çıkaran bir ilişkiler zinciri hakim dünyaya. Bu bağın Büyük Varlıkla olan illiyeti göz ardı edilmiş, insanın hakikate bakan yüzü törpülenmiştir. Ama bizim gözümüzde şiir, burada İkinci Yeni şiiri, insan için, insanı sahicilik arayışına yönelten tarafıyla büyük bir imkândır hâlâ. İkinci Yeni’nin getirdiği şiirsel dünya, çok çeşitli veçheleriyle insana geniş bir anlam alanı açmıştır. Geniş ve serbest bir alan. " Şiir insan için serbest bir alan olmakla da kalmaz, bu dünyanın karanlık güçleriyle işbirliği yapmaksızın, bu pis zorbalara yaltaklanan insanlar arasında anlaşmaya dayanan, sevgiyi ve ruhça dayanışmayı mümkün kılan bir ilişkiler zincirinin de başlatıcısı olabilir. Çünkü şiir bu dünyada dahi insanın kendini tanıyabilmesini mümkün kılan bir imkândır."(özel:1991)

 

Bu durumda şiirin bittiğinden bahsedemeyiz artık. Şiir böylesi bir imkânı özünde taşıdığı müddetçe ‘şiir bitti’ gibi çıkışlar temelsiz ve gereksiz olmaktan kurtulamayacaktır. Genelde İkinci Yeni, özelde Turgut Uyar şiiri, insanı mesele edinmesiyle sahici ve sorumluluk taşıyan bir şiirdir. Bu anlamda bu insana sahici bir dil kazandırmaya yönelik çabalar, aranışlar, yoklayışlar, yakıştırmalar, insan var olduğu müddetçe tartışılmaya, konuşulmaya devam edecektir.

                                                                                                   (sürecektir)

 

 

 

Mustafa Celep

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

EN BÜYÜK KİŞİSEL GELİŞİM KİTABI


23/6/2009 ·

En Büyük Kişisel Gelişim Kitabı



Bakın Kuran-ı Kerim'de bizi yaradan Rabbimiz bize nasıl öğütler veriyor.

Bizi bizden daha iyi bilen olmaz deriz ya.

Yanılıyoruzdur aslında.

Bizi bizden daha iyi bilen biri var.

Bizi bizden daha iyi bilen Rabbimiz, yüce kitabında gören gözler için apaçık bir kişisel gelişim dersi veriyor.

Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.

Saff 2: Yalandan uzak dur.

Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.

İsra 37: Kibirli olma, alçak gönüllü davran.

Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.

Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını kabul et.

Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster.

Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.

En''am 50: Ön yargılarla hayatı kendine zehir etme.

En''am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.

Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.

Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.

Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.

Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma.

Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.

Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.

Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.

Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.

Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.

Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine öfkenin dinmesini bekle.

İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.

Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.

Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.

Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.

Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.

Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar içi n asla feda etme.

Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan.

Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil.

Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.

Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.

Al-i İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.

Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.

İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.

İsra 23: Anne ve babana ''off'' bile deme.

Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.

Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.

Âl-i İmrân 139: Yaşadığın zorluklar karşısında kendini bırakma ve üzülme; hedefe ulaşmak inancını ve azmini korumayı, duygularına hakim olmayı gerektirir.

Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.

Necm 3: İnanma duygunu diri tut.

Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme.
 
 
YAŞAMAYI SEV, ÖLÜMÜ U NUTMA
 
YARATILANI SEV, YARATANI UNUTMA
 
MALI MÜLKÜ SEV, HESABINI UNUTMA
 
DÜNYA HAYATINI SEV, KABRİ UNUTMA
 
YALNIZ ALLAH'A DUA ET, BİZİ DE DUANA DAHİL ETMEYİ UNUTMA:)
 
ALLAH'A EMANET OLUN

 


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

KÖROĞLU ŞİİRİ


21/6/2009 · Kategori: Siirlerim

 

 

KÖROĞLU ŞİİRİ

 

Sana büyük sözler söylemeye geldim

Bu şiirde haddimi aşacağım gür çıkacak şiirim

Mutlu aşk vardır bunu bağıra bağıra söyleyeceğim

Ben ikinci bir hayata inanıyorum dünya yaşanacak

   bir yer değildir

Beş ekmek beş domates iki biber ve

   dört kitapta yeri olan duru ve yalın gerçeğin yanı başında

Geçilen sokakların, Salacak’ın Doğancılar yokuşunun yanı başında

Tutulan bakışların uzun ve boğuk yanı başında

Durun burada bir dünya var ! Akan kanın yanı başında

Gel sarılalım saçlarının yanı başında

Sobanın, kalemin, içilen çayın yanı başında

Annem ağlıyorsa ağlayışının yanı başında

n’oluyor ya hu diyorsam şaşkınlığımın yanı başında

Bütün hesapların dışında , ayazda, Mola tesislerinin yanı başında

Sesim çarpar şehrin aynalarına, trajedyalarda ve monologlarda

Romanlarda, iletişim kitaplarının, metroların, kişisel gelişimlerin yanı başında

Ben gülüp geçerim dünya gerçeğine, dünya beni ırgalayamaz

Bir ilgi bulurum yine de Berki ile Pamukova arasında

Berki beni ırgalar Haliç ve Mostar ırgalar beni

Sayın Mustafa Celep der geçerim dünyayı bir adım ötemdir

Sana büyük sözler etmek için geldim bu dünyaya

Bu dünyanın yanı başında sözümü söyler geçer giderim

Ben bir büyük macera için geldim bu dünyaya serüven biter

   geçer giderim

Sizin yorgunluklarınız ne umrumda

Sizin yılgınlıklarınız, öfkeniz, kininiz ve kibriniz ne umrumda

Umrumdadır Karakoç mesela Diriliş

   bir büyük maceradır ruhta

Ferhat değilim değilim mecnun ama

   köroğluyum sevgilim

 

Ben bu dünyaya sana büyük sözler söylemek için geldim

Geldimse bu dünyaya

Dünya bir yer değildir sessizliğin kıyısında

Gözlerinde asılı kalan hayata çarpıp durur sözlerim

Korkma sönmez gözlerindeki dünya

Gittiğin şehirlerin kıyısında

İhmal edilmiş çocukların ihmal edilmiş kıyısında

Kuramların, teorilerin, ilaçların kıyısında

Somyanın, sofanın, masaların kıyısında dünya

   bir yer değildir

Umrumda değildir sizin taptığınız makineler taptığınız

   fetişler dolusu dünya

Benim damarlarımda yaşanır yaşanacaksa eğer dünya

Terk eden sevgililer aslına geri dönecek

Çocuklar çocuk olduğunu anlayacaklar burada

Savaşın kıyısında onlar daha bir kavrayacaklar dünyayı

Dünya bir kelimedir

Her şeye yazı olarak bakarım ben

Dünya yazılacak bir yerdir

Şehrin kıyısında bekleme gir içine yoğrul onunla

Susmayan silahların susmayan kıyısında

Bombaların ucu bucağı olmayan kıyısında

Bir imge bence patlayan bir şeydir

Dünya çatlak sesler kıyısında yaşanacak

   bir yer değildir

Benim çatlayan damarımın yanında

Dünya içi boş ve kof bir şeydir

İçi oyuk adamlar dolaşır ortasında

Kelimelerimi geri istiyorum dünya heeeeyyyy!

Sana büyük ve haddimi aşan

Sıkı sözler getirdim

 

Köroğluyum ben dizginlenemez bir duyarlık ustasıyım

Heyheylenirim dayanılmaz bir güzellik karşısında

Dünya yaşanacak bir yer değil bakılacak bir yerdir

Sizin makinelere kulluğunuzu onaylamıyorum

Sizin vitrinlere sizin ekranlara sizin şölenlere sizin eğlencelere

  dayanılır bir kösnülük içinde baktığınızı sizin sızılarınızı

Sizin arabalarınızı sizin konformist tavrınızı sizin görkemli

  bir yer olarak hayatınızı sizin evlerinizi sizin

  kompartımanlarınızı sizin asansörlerinizi sizin

  boşluğunuzu sizin prenslerinizi sizin krallarınızı

  sizin bunalımlarınızı sizin apartmanlarınızı

Bin kez söyledim yine söyleyeceğim putlarınızı putlarınızı

  putlarınızı

Onaylamıyorum haddimi bilmiyorum onaylamıyorum

 

Benim sabrımı zorlamayın siz

Benim öfkemi taşırmayın siz

Benim kelimelerimi benim cümlelerimi

   eğip bükmeyin siz

Sizin görüntülerinizin etkileyiciliği sizin şovlarınızın şaşası

Umrumda değil siz yine de benim karşıma çıkmayınız

Bir köroğlu gelir bir köroğlu gider

Benim sesim kalır üzgünlüğüm kalır

Fırında ekmek pişiyorsa sıcaklığım kalır

Sevgilimin elinden tutuşum kalır dünyada

Dünyada bir adam konuşur sesi kalır şiirleri kalır

Gel sarılalım köroğluyum sevinişim çapkıncadır

Köroğluyum dizginlenemez bir duyarlık ustasıyım ben

Dünya sevişilecek bir yer değil savaşılacak bir yerdir.

 

Köroğlu bu, savaşın tam ortasından seslenir

Uyumsuz, göçebe ve yapayalnız bir köroğludur bu

Hayalperest değil hayatperestir

Yapayanlış olanların muhibbi değildir

Kitap okur, çay içer, öğüt verir ve gezer

Hayat karşısında vakarlı ve sevecen

En sevdiği kelime mahrumiyettir.

 

Âşık olan, kavga eden bir köroğludur bu

Tiranların zulmünü yazmak için kalemini yontuyor

Büyük ahlâka inanır ve güvenir sevdiğinin

    Sevdiklerine, sevdikleri safiyet özlemindedir

Mostar’a ateş açanlara ateş açacak.

 

Benim bir bildiğim var, dünya

   savaşılacak bir yerdir, cedelleşilecek bir yer

Ben bu masadan kalkıp yürümek istiyorum

Bu masadan bu odadan kalkıp caddelere

Bu masadan sokaklara

Bu masadan tehlike odalarına

Bu masadan kölelere ve zulme

Bu masadan Filistin’e ve zenci kanına, zenci kanından

   yükselen medeniyete

Bu masadan metrolara ve gökdelenlere

Bu masadan Mesnevi’ye ve Mescid-i Nebeviye

Bu masadan Kudüs’e, Şam’a ve Bağdat’a

Bu masadan dünyanın merkezine

Bu masadan Saraybosna’ya ve Mostar köprüsü’ne

Bu masadan yakılan el yazmalarına ve kütüphanelere

Bu masadan millete, nabız vuruşlarının

   kalp atışlarının duyulduğu yere

Köroğlu bu, savaşın kalbinden sesleniyor

Köroğlu bu, Türkçenin kalbinden konuşuyor.

 

Köroğlu tiranların zulmünü anlatmaya devam ediyor

Herkeste bir ömer öfkesi dolaşır durur bu dünyada

Tek bir tekbir sesi dolaşır durur bu dünyada

Benim devrime inanışım dolaşır durur bu dünyada

Benim haklılığın sesi oluşum dolaşır

   durur bu dünyada

Ece Ayhan’ın haklılık inadı, Karakoç’un dirilişi, Âkif’in sesi

   dolaşır durur bu dünyada

Fikret’in sızısı, Nazım’ın çığrışı ve büyükbabamın mütevazılığı

Ve dedemin Kur’an okunurkenki titreyişi ve ağlayışı

   dolaşır durur bu dünyada

Ve kaybettiğim yitirilen dostlarımın üzüntüsü dolaşır

   durur bu dünyada

Ve Nerval’in intiharı ve sokak lambası ve

   hüzünlü bir ayışığı dolaşır durur bu dünyada

 

Ve sesi ve sesi ve sesi

    en çok sesi kalır ölen ağabeylerimin

Mütedeyyin duruşları kalır bu dünyada

Köroğlu bunu bilir bunu söyler buna inanır

Köroğluya göre dünya, darası alınmamış bir öfke

Devrime inanmış bir intikamdır.

 

 

Mustafa Celep

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

ALIŞILMADIK VE YENİ


21/6/2009 · Kategori: Denemelerim

                                       ALIŞILMADIK VE YENİ

 

Şiir Dilinde İmkan Arayışları

 

   Şiir hemen daima bir çatışma üzerine kuruludur. Şair de sanatının nesnesini edinmek için dil ile çatışmak, bu yolla kişiliğini kazanmak zorundadır. Paul Valery’den öğrendiğimize göre, şair kaba bir malzeme olan dil ile çatışmasının sonucunda, "yapay" ve "ideal" bir düzen yaratır. Şiirde deformasyon arayışlarını, bu çatışmaya, bu şiirsel sürecin sonucuna bağlayabiliriz. Kelimelerin ayrımına veya bölünmesine bağlı olarak o kelimelerden deneysel bir çalışmaya girerek yeni kelimeler, yeni biçimler, yeni anlamlar üretme, mısraların kuruluşuna müdahale ederek alışılmadık mısra yapılarına ulaşma, şiir cümlelerini eğip bükerek değişik biçimler, değişik görüntüler elde etme v.s tüm bunlar temelde bir dil çatışmasını, dil ile olan cedelleşmeyi içerir. Şair bu yüzden ve bu yolla yepyeni bir kişiliğe bir şair kişiliğine ulaşır. Dil ile yoğrularak yeniden varolur şair. Modern şiirin doğasında  biraz da bu yol bir çatışma barınır. Modern şair, her gün adım attığımız yoldan gitmeyerek kendine yeni bir yol, yeni dil olanakları arayacaktır. İkinci Yeni bu anlamda, dilde yeni arayışların şiirsel verimlerini sunacaktır okura. İkinci Yeni şairi , Orhan Veli akımına tepki olarak alışılmış şiir dilinin, kağşamış söz dizimlerinin karşısına, yeni ve modern bir şiir dili ile çıkar ve o güne kadar görmediğimiz kelimelere yeni bir kimlik yeni bir şahsiyet kazandırır. Bunu da kelimelerin sabit anlamlarını yerinden uğratarak yapar.

   

   İkinci Yeni şairi, şiirinde kelimenin yerini daha bir belirginleştirerek yeni bir gerçekliğe varır. Yeni bir gerçek yeni bir evren demektir. Şiirin her gün yaşadığımız, tanık olduğumuz veyahut müdahale ettiğimiz dünyadan ayrı bir tarafı vardır artık. Şair kök veya çıkış noktası olarak gerçekliği esas alsa da kaba ve ham bir vasıta veya işlenmemiş bir malzemeler yığını olan (herkesin kullanımına açık) dili, işleyerek-yoğurarak, oradan, hiç farkına varamadığımız gerçeğin (ama bu ‘gerçek’ ten daha gerçektir) yeni yüzünü, yeni bir gerçekliği, Valery’nin ifade ettiği anlamda "özüne herkesin ulaşamayacağı" bir nesneler düzenini, bir ilişkiler dizgesini oluşturur. Bize bu yolla yeni bir dünya, herkesin içinde ‘yurt’ kuracağı yeni bir evren sunar. Bu anlamda şiir, dilin dolaylı bir dışavurumudur diyebiliriz. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi alışılagelen nesneler ve ilişkiler dünyası, henüz şiir katına yükselmeden orada öylece durur. Şiir sanatı, bu temaşa ettiğimiz karmakarışık dünyaya ‘düzen’ getirmek için var biraz da. Kaotik bir dünyaya yeni bir düzen getirme edimi:Şiir.

 

   Şiirden edindiğimiz tecrübe , benzersiz ve heyecan verici bir tecrübedir. Bir anlık bir zihinsel durumun ışıması gibidir. Dil ile oluşan şiirin işaret ettiği dünya (şiir evreni/şiirsel dünya) , bizim her gün müşahede ettiğimiz, yapıp etmelerimizin dünyası,ilişkilerimizin ve tanıklık ettiğimizin dünyası ile bir ve özdeş değildir. Kısaca içinde yer aldığımız dünya ile tekabuliyetten uzak, alışılmadık ve yeni, özgün ve çarpıcı, çalkantılı bir dünyadır. Şiir ile esaslı bir bağ kurmuş her şair veya şiir okuru , bu özgül dünyayı idrak eder,  hisseder , tecrübe eder ve yaşar.

 

   Şiirin dil aracılığıyla bize yaşattığı coşku , heyecan ve keder gibi duygu durumları, ruhumuzun en dip köşesinde, biz daha şiirle irtibat kurmadan, açığa çıkmayı, dile gelmeyi beklediğini varsayabiliriz. Bu varsayım karşısında yine de temkinli olmak gerekir. Bu şiirsel duygu durumlarının , metne yansımadan önce  pişirilip olgunlaştırılması, zihnimizde belli bir kıvama erdirilmesi gerekir. Burada yapılması gereken, bu duygu durumlarının çağdaş bir eleştirel güçle denetime tabi tutulmasıdır. Bunun akabinde şiire özgü prizmadan geçirilmesi ve aynı zamanda istikamet tayin edici ilkelerden hareket edilmesi… bu hem oluşum hem de yazım aşamasında bir gerekliliktir.

 

En Sahici Dil

 

   Konuşma diline dayalı bir şiir, önemsenmesi gereken bir şiir tutumudur. Ayrıca bu tutum, şiirin gerekçeli bir şiir oluşunu sağlar. Zira modern şiirin en belirgin vasfı konuşmaktır. Ne için konuşmak ve kime karşı? Şairin şirinde konuşmayı merkez alması, dilin de gelişmesine, varsıllaşmasına sebebiyet verir, vermelidir de. Türkiye’de yazılan şiir bağlamında ifade edecek olursak, Tanzimat’tan bu güne yazılan şiire yönelik yapılan yeniliklerin temelinde, ‘konuşma dili’ yatar. Her ne yapılmışsa konuşma dili geliştirilerek yapılmıştır. Eliot  da Denemelerinde , "şiirde her yenilik, kimileyin bildirisinde açıklandığı gibi, günlük konuşmaya bir dönüş olmak eğilimdedir." , der. Zamanın konuşma biçimleri yer almalı şiirde. Ama bu yirmi yıl önceki üslupla olmamalı. (E.Pound) Eğer yirmi yıl önceki üslupla günümüzde hâlâ daha şiir yazılıyorsa (ki 80lerin şiir üslubunu bugün sürdüren bir çok şair var) bu durumda alışkanlıklarımızın ve klişelerin ağındayız demektir. Eliot bu konuda daha dikkate değer bir fikir öne sürer: "Kuşkusuz hiçbir şiir ozanın konuştuğu ve işittiği konuşmaların tıpkısı değildir. Ama yazıldığı  zamanın konuşmasıyla öyle ilintilidir ki , dinleyenler ya da okurlar "eğer şiir söyleyebilseydim işte böyle söylerdim" diyebilirler. İyi çağdaş şiirlerin, belki daha büyük eski şiirlerden biraz daha coşkulu ve doyurucu gelişi bundandır." Şiir okuru böylece okuduğu şiirlerde daha cana yakın, daha sahici bir dil ile karşılaşacak, çağımıza mahsus yapmacıklığın, yapaylığın, sahteliğin hüküm sürdüğü insan konuşmalarından, şiir içinde sıcaklığını koruyan özgün ve çarpıcı bir dile varacaktır. Bu ne ile mümkün? Bu , şiirin mayasına konuşma dilini katmakla, konuşma dilini şiirin hamuru kılmakla mümkündür.

 

   Şair şiirini oluştururken iç’e ve dış’a yönelik yeni izlenimlere, yeni duygulanımlara ve yeni algı kapılarına ulaşır. Bu süreçte  biz bir şiiri okurken, alışılmadık anlamlar, alışılmadık tatlar buluruz. Zira şiir keşiftir. Şair evvelâ kendini keşfeder. Kendilik bilgisi, bu açılımda devreye girer. Şairin biyoğrafik ve psikolojik ben’inden  getirdiği ve bize ulaştırdığı bilgi, evrensel açılımlara/keşiflere gebedir. ‘Nesnel ben’ de bu keşif hareketinden çıkış yapar. Öznel ben ile nesnel ben arasındaki şiirsel akım, şairin trajedisini ortaya serer. Zira şair dediğimiz ontolojik varlık, tınısını şiirde konuşturabilen trajik bir varlık olmakla anlamını kuşanır. Şiir de şiirin atmosferi de trajiğe akraba bir iklimdir. Şairin dramatik ben’i bu iklimden beslenir. ‘İnsan varsa trajedi vardır’ ya da ‘Allah varsa trajedi yoktur’ söylemi, şiirin geniş evreninde paradoksal bir duruşa sahiptir. Şiirin oluşumu ve bir metne dönüştürülmesi, bu paradoksa çok şey borçludur. Çünkü şairin diğer insanlarla olan diyaloğu, şairde bazı hasara ya da zihinsel ve duygusal çatlaklara sebep olur. Bu yüzden şiir için ve adına çatışma, şiirin olmazsa olmazlarındandır. Bu vazgeçilemez niteliktir ki şiirin doğuşunu muştular. Bu çatışma olmadan şiir yazılamaz demiyorum. Çatışmanın şiiri esasta bir inşa faaliyetidir. Öznel ben’den nesnel ben’e olan ana akım, bu inşa faaliyetinden etkilenir ve herkese benzeyen ve hiçbir kimseye benzemeyen yüzü ile bir varlık çıkar ortaya: Şiir. Birileri de bu sürece ‘yaratma’ veya ‘yaratış’ der, çünkü alışılmadık bir insanlık durumuyla karşı karşıyayızdır. Bu insanlık durumuna ‘niçin’ sorusunu sorduğumuzda şiir tınılar. Bu , öfkenin sesi olduğu gibi (niçin olmasın) neşenin, sevincin de kutlaması olabilir, kederin , yalnızlığın,  iyimserliğin ve karanlığın sesi olduğu gibi. Şair sanılanın aksine aydınlık bir insandır ve son derece yalın ve basit yaşayan biridir. Son derece basit bir yaşayıştan büyük bir şiir ortaya çıkabilir. Paradoksal bir şekilde trajik bir varlığın ve varoluşla teyellenmiş bir bütünlüğün dünyasında bu iki zıt duruş, varlığı aksettirici bir ‘ayna’  görevi görürler. Şair aynada daha doğrusu varlığın aynasında gördüklerini soluk soluğa bize söyler. Yine de şairin bakışı, görmeyi de içine alan, kapsayan bir bakıştır. Hem sonra her sabah kendimizi aynada görmüyor muyuz? Hayır görmüyoruz. Şair aynada ‘öz’ünü görür. Buysa acı vericidir:

 

      "aynada iskeletini

       görmeye kadar varan kaç

       kaç kişi var şunun şurasında " (ismet özel)

 

Şairin sahicilik arayışıdır bu ve ürkünçtür. Kendimizi tanımak kadar heyecan verici. İnsan tekinin aslına atıflarla ilerleyen bu şiir, hayatiyete yönelik göndermeleri de içinde barındırır:

 

      "ne yapsam

       döl saçan her rüzgarın

       vebası bende kalacak"  (ismet özel)

 

Bu mısrada da insan oluşa dair aksayan bir şey var. Rahatsızlık vericidir. Şair canlılıktan ve hayatiyetten güç alır, trajiği ile barışık değildir ama yine de sakinliği, müsekkin olmayı arzular:

 

      "varsın bende biriksin

       durgun suyun sayhası" (ismet özel)

 

Zira bu teskin oluştan güç devşirilecek durumlar vardır. Bu mısranın sonunda şair epiğe geçer ve savaşılacak, kavgası verilecek durumları işaret eder:

 

     "yumuşatmayı bilen ateş

      öğüt sahibi toprak

      nasıl olsa geri verecek

      benim kılıcımı" (ismet özel)

 

İnsanoğlu en içten görünümü, en sağlam duruşuyla, şiir çerçevesinde belirginlik kazanır. Zira şiir, sahici konuşmayı esas alır.

 

Anlam, Pasiflik ve Lirik Şiir

 

    Bir şiiri bütünüyle anlamak, o şiirin tüm boyutlarıyla anlaşılması demek değildir. Biz ne kadar kazı çalışmasıyla şiirin anlam katlarına vakıf olursak olalım, anlaşılmayan bir yer mutlaka kalacaktır. Bu dil denen mucizenin ele avuca sığmaz yapısından kaynaklanan bir şeydir ki bu durumun hafifsenecek bir yönü de yoktur. Eliot’a göre anlamanın ilk şartı, açıklamaktır. Biz bir şiiri ‘seviyor’ olabiliriz ama bu ‘hoşlanıyor’ oluşumuzun temel şartı değildir. Şiirin tadına varmanın ya da şiirden zevk almanın anlamı, bu zevki esinleten nesneye göre değişir. Bu , şiir ve dilin zenginliğine bağlıdır biraz da. Şiirle muhatap olmuş herkes, duyarlık düzeyine göre o şiirden değişik tatlar alabilir. Ama şu bir gerçek ki, hoşlanmadığımız bir şiiri bütün çehresiyle anlamamız da mümkün değildir. Buna kısaca , şiir tat almalar şiire göre değişir, diyebiliriz. Sözün burasında , anlamı öncelediğimiz sonucu çıkmamalı. Zira anlam her şey değildir. Dilin olduğu gibi şiirin de ele avuca gelmez bir oluş süreci vardır. Şiirde anlamı öncelemek, o şiirin avuçlarımız arasından kaybolmasına da sebebiyet verebilir. Buradan, şiirin,  diğer gündelik işlerimiz gibi üzerinde titizlikle durulacak bir uğraş olduğu çıkarsamasında bulunabiliriz.

 

    Şiiri açıklamaya yönelik her çaba , şiirin sınırlarından taşmaya teşnedir. Çünkü şiirde anlam, metnin arkeolojik bir arayışa tabi tutulması karşısında biçimsizleşebilir, anlamın yoğunluğu veya anlamsal işaretler buharlaşabilir. Bu da şiiriyetten uzaklaşmak demektir. Bu bağlamda çok dağınık yapısıyla lirik şiirin , anlamı belirsizleştirdiği söylenebilir. Liriğin epiğe nazaran bulutlu flu bir görünümü vardır. Liriğin imgeci şiire yakınlığını hesaba katarsak okurun bu şiir karşısında anlamı tamamlayıcı bir işlevi olduğunu düşünmek mümkün. Epik daha nettir liriğe göre. Direkt ve doğrudan söyleyişi önceler. Harekete dayalı ve gerilimli bir yapısı vardır epiğin. Lirik şair, yazarken otobiyografik ben’inden hareket eder. Bu hareket esnasında karşılaştığı her durum, olay ve nesneyle bir özdeşim kurar. Özdeşim kurma işlemi her şeyi kapsar ve bu, şaire geniş bir hareket alanı açar. Şair esasında başkasından bahsederken bile kendini ön plana çıkarıyordur. Şairin psikolojik ben’i bir bakıma dilsiz ikizini arıyordur ve bu arayış, herkesle özdeşleşmeyle hal yoluna konulmak için şaire malzeme sunar. Lirik şair , dili fetişleştirmeye kadar varır. Amacına ulaşamadığında ise  çözüme, dil içinde, dilin estetik imkanları içinde ulaşmaya çalışır. Dili ikonlaştırır, bu kutsayış şair için yeni bir merkez arayışıdır. Özdeşleşme imkân dahiline girmediği için lirik şair, dili kendisi için merkez kılarak yaşadığı sorunsalı aşma yoluna girer. Dünyadaki her şey dilin dünyasında anlamlıysa kapsama alanındadır. Dilin dünyasında anlamlı olan ise, duygunun dünyasında anlamlı olmayla bir ve aynıdır. Dil’e dokunan, duyguya dokunanla irtibatlıdır. Bu bağlamda lirik şairin malzemesi duygudur. Aşırı duygusal biridir lirik şair. Zaten başka türlü de özdeşim kurulamaz. Burada , şiirde kullanılan imgenin çağdaş eleştirel süzgeçten usla sınırlanması diye bir durum söz konusu değildir. Şiir öncesi duyarlığın malzemesi, duyguyla ilişkisel olan durum, nesne ve olgulardır.

 

    Lirik şair, hayatın pasif tarafında durur. Duyguyu her daim öncelediği için pasiftir. Bu ise onu aşırı romantik bir tutuma sürükler. Lirik şiir, gerekçesiz bir şiirdir. Şairin şiiri niçin yazdığına dair her hangi bir gerekçesi yoktur. Küçük bir nesneyi bile duygu nesnesi için malzeme haline getiren lirik şairin gerekçesiz bir şiir yazmasının sebebi, etkin bir hayatı yaşamaya cesaret edemeyişidir.

 

   Sanatı büsbütün ‘duygu işi’ olarak göremeyiz. Sanatçı gerektiğinde duygudan kaçan adamdır. Sanatçıya , duygu ile us arasında bir denge arayışı içine giren, ne eserlerinde bütünüyle duyguya yaslanan, ne de aklı (us) eserinin merkezine tamamıyla yerleştiren, bilakis bir denge adamı tavrını belirginleştiren bir aktif insan, bir duyarlı kişi, bir sentezci gözüyle bakabiliriz.

 

İnsani Sanat Biçimi ve Kelimeler

 

   Şiir yazma edimini, bir edebiyat biçimi olarak düşünemeyiz. Bu bağlamda şiir, allı pullu süslü bir ifade tarzı değil. Şiirin dil’e değinerek dille yazıldığını düşündüğümüzde insana bağlı, insan ile alakalı bir irtibatının olduğunu görürüz. Şiir insanı çok yakından ilgilendiren bir sanat. İnsani olan ne varsa şiiri ilgilendirir, diyebiliriz. İnsanlık durumuyla insanlığın kaderine dair tasavvurlarımız, şiirin içinde vurgulanır, şiirin içinde pekişir, şiirin içinde açıklığa kavuşur. Şiir, bir konuşma biçimidir. İnsanın en yanına, bozulmamış boyutlarına hitap eder. Bu yüzden Oktavio Paz, şiir için, "üstün biçimde konuşma sanatı: ilkel dil", diyecektir. Şiir insanın bozulmamış fıtratına dair göndermelerde bulunur. Bu anlamda saflığı, insani olanı arar şair. Sosyal ilişkilerin yozlaşmaya uğradığı zaman dilimlerinde şairin bu vurgusu, bu dikkati daha bir pekişmiş görünüm elde eder. Burada temel vurgu, esas dikkat, ‘insan gerçeği’ dir. İnsanın olduğu her yerde şiir vardır. Bu yüzden en insani sanat biçimidir şiir. İnsanın ne olduğu , giderek kim olduğu hususu, şiirin alanında ve şiirle birlikte belirginlik kazanır.

 

   Şiirin kelimelerden meydana geldiği olgusu, Malerme’den günümüze bir çok şair, bir çok kuşak tarafından ifade edilir. Şiir kelimelerden oluşmakla birlikte kelimelerin meydana getirdiği bütünden fazla da olabilir ve hatta şiiri aşan bir şeye dönüşebilir. Şiirden fazla. Kelimelerin vücuda getirdiği anlamdan fazla. Bu fazlalık, bu sınırları aşmışlık, yine de kelimelerle şiirde ifade bulur. Bu şekilde sınırları ihlâl durumunu tasvip edemeyiz. Şiirin hissettirdiği her ne ise onu yine şiirin sınırları içinde aramalıyız. Şiirin kendine özgü doğasını, şiir hakkında bir şekilde edindiğimiz ön-yargılardan  arınarak kavrayabiliriz.

 

    Şiirin malzemesi olan kelimeler, şairin zihninde bir dönüşüme uğrar. Bu değişim-dönüşüm sürecinde, her gün gündelik hayatta kullandığımız kelime öbekleri, şairin müdahalesiyle şiir katına yükselir. Bu yükselmeyle birlikte  şiirin malzemesi olan kelime veya kelime öbekleri anlam genişliğine uğrayıp bir bütün oluşturmasıyla eserin dünyasında yerini alır. Bu bir özgürlük edimidir. Zira malzeme (kelime) özgürlüğüne kavuşmuş, ilk ve özgün yerine geri dönmüştür.

 

   Düzyazıda kullanılan kelime, kısıtlı bir anlamı belirginliğe kavuşturmak üzere vardır. Düzyazı yazarı, kelimenin tek bir anlamını kullanmak için yazar ve bu ifade biçimi şiirde  olduğunun tersine kelimeyi ve onun anlam evrenini kısıtlayan bir ifade biçimidir. Oktavio Paz’ın da dediği gibi "şair maddesine özgürlük verir, düzyazı yazarı ise onu mahkum eder. "

 

   Şair kelimelere özgürlük verir, bu doğru. Bu doğruya bir doğru daha eklemek gerekiyor: Şair kelimelere haysiyet kazandırır. Burada da kelimelere karşı (şiiri estetik bir nesne olarak görenlerin tersine) kazanılmış bir zafer söz konusu değildir. Aksine şiir ediminde kelimelere serbestilik kazandırılır. Bu özgürlük ortamında kelimeler Paz’ın ifade ettiği üzere "bir başka şeye" dönüşürler. Burada kelime ‘kendisi’ olur ve özgün doğasına kavuşur.

 

   Şiir bir dil hadisesi olmakla birlikte dili aşan bir şeydir."Şiir, dilin sınırlarını aşar." Şiir dilin sınırlarını yine kullandığı kelimelerle aşar, kelimeleri kullanarak. Şiir edimi, kelimeyi şiirsel döngü içerisinde imgeye dönüştürür. Burada da kelime, imge hüviyetine dönüşmekle birlikte haysiyet kazanmış, ‘kendi’ si olmuştur. İmge sayısız zıt anlamları içinde barındırır ve şiir edimi sayesinde bu zıt unsurlar şiirin çatısı altına girerek bir bütünü oluşturur: Yapıt. Edebi eser, esasında kelimelerin özüne, tabiatına dönüş hareketidir. Bu hareket zihne ilişkindir ama tamamen zihinsel bir olgu değildir. Duygu ve davranışa dayalı irtibat noktaları vardır. Bu yüzden şiir, somut olarak dışavurumda kendini belli eder. Biz şiiri somut bir davranış biçimi olarak düşünme eğilimindeyiz. Zekaya dayalı ama tamamen zekadan müteşekkil değil. Şair aynı zamanda kelimelere hayatiyet kazandırır. Kelimelerin hayatilik vasfı, yaşadıklarımıza müteallik bir irtibatı ilgilendirir. Yaşadıklarımızı da davranışlarla somutlandırırız. Ama yine de zekadan bağımsız değil. Bu bağlamda şiir, son  derece somut bir şeydir. Genel geçer kanaatin aksine, zihne dayalı bir spekülasyon değildir şiir. Yaşadıklarımıza karşılık gelir ve bu yüzden beşeri bir edimdir o.

     Şiiri her gün karşılaştığımız davranışlarla bir ve aynı göremeyiz. Alışılmadık bir iletişim biçimidir şiir. Kelimeyi kendi doğallığına bırakır ve bu bırakışta biz, birçok anlam boyutlarına kulaç atarız. Şiir insanı sarsar. Şiir sayesinde bilincimiz tetikte durur ve medeniyetin belâlarına duçar olan şuurumuzun dinç ve diri kalmasını ve hatta her günü yeniden bir tazelenişle karşılamamızı, her gün yeniden doğmamızı sağlar. Şiir insanı sağlar. Bir başka bağlamda şiirin açtığı yolda millete giden dinamik işaretler bulunur. Diğer taraftan şiir, bireysel, kendine özgü bir uğraştır.

 

Dilin Kalbinden Konuşmak

 

    Hareketlerimizin belirsiz hale gelmesinin sebebi, kelimelerin ağırlığının yitirilmesi, anlamlarının belirsiz oluşudur. İnsan ve kelime, insan ve dil, birbirine kopmaz bağlarla bağlıdır. İnsanı kavramanın en temel yolu, kelimelere yüklenen anlamdır aslında. Varoluşumuzu dil ve ifade araçlarıyla kavrar, açıklığa kavuştururuz. Paz’ın dediği gibi, " insan kelimelerden, kelimeler de insandan oluşur." Kelime olmadan insanı kavramamız mümkün değildir. Kelimeler de ölümlü varlıklardır, insanlar gibi doğar , büyür ve ölürler. Kelimelerin insan varlığını açığa çıkartıcı işlevleri vardır. Bu yüzden Cemal Süreya, "şiir geldi kelimeye dayandı" diyecektir. İkinci Yeni şiirinde, insan dünya üzerindeki yerini kelimeyle betimleyecektir artık. "Varlık endişesi"ni kelimelerle dillendirecektir. Kelimenin şiir içinde önemi ve değeri, aslında insanın kendi önemi ve değeridir. Paz’ın düşüncesi, kelimeye verdiği önem ve yaptığı vurgu, yukarıdaki ifadelerimizi destekler mahiyettedir: "Sözcük insanın kendisidir. Sözcüklerden oluşuruz bizler. Sözcükler bizim tek gerçekliğimizdir, en azından gerçekliğimizin tek kanıtı." Kelimelerin bu şekilde önemi, dil olmadan da bir anlam ifade etmez. Gerçekliğimizi açıklamak için dil’e başvururuz. Eğer dil’e bağlı kalmak, anlamımızı ifadeye kavuşturmak istiyorsak dil’i kullanmak zorundayız. "Dilden kaçamayız " der, Paz. Sessizliğin bile ifade ettiği bir şey vardır. Kelimelerin kalbinden konuşan şairin sessizliğine bir anlam vermek istiyorsak dil’in kapısına gelmek gerekiyor. Şair, kelimeleri de yedeğine alarak dil içinde, dil’in kalbinden konuşur. Varoluşumuzu açıklamanın temel koşulu dil’dir. Varlığımıza sahih bir anlam katmak istiyorsak dil’in imkânlarından faydalanmamız kaçınılmazdır.

 

    Şair, dile, hayati olan özü yükler. Bu dil’in, bu dil’in malzemesi ile inşa edilen şiirin, bizim için vazgeçilemez oluşu, yaşamamızın olmazsa olmazlarından oluşu, yüklenen bu şiirsel öz dolayısıyladır. Yine de dil’i fetişleştiren bir tutumdan uzak durmalıyız derim ben. Alışılmadık ve yeni şiir dilinin dolaylarında  hayata bakan bir taraf hemen her zaman olacaktır. Bu da çağdaş bir konuşma biçimi olan şiir için hususiyetli bir konudur. Yeni bir şiir dili, konuşmaya dayalı bir şiirdir. Paz’a göre "konuşma şiirin özü ve yaşam kaynağıdır fakat şiirin kendisi değildir." Şiirin genelini kapsayan ritmik düzenleniş itibariyle konuşma , kaynağını halktan alır. Halktan kaynaklanan bir konuşma biçimidir şiir, ama bütünüyle halkın konuşmasından ibaret değildir. Şiirde her yenilik konuşmayla, konuşma diliyle başlar. T.S.Eliot bu konuda manidar bir fikir öne sürer: "Şair hayatiyetini halktan alır ve karşılığında halka hayat verir." Cemal Süreya da "Konuşma dili şiirin mayasıdır.", der. Yeni şiir, yeniliğini, çıkışını, gerekçesini, istikametini buralarda aramalı, buradan bir yenilik arayışına girmelidir.

 

    Kısaca özetleyecek olursak, alışılmadık ve yeni bir şiir dilinin inşası; ancak dil’i,dildeki lirizmi, epik sesi, anlamı, etkinliği, anlamın insanca dışavurumunu, bu toprakların ruhuna eğilerek, bu toprakları ‘bu topraklar’ yapan değerleri sahiplenerek, yeni bir bütünlüğe kavuşturmak, şiiri insan ve hayatla irtibatlı kılmak, süreçsel yeni yapılandırmalarla mümkün hale gelecektir. Anlamsal bağ, insan ve hayatla önem kazanır. Bu ise ciddi bir millet meselesidir.

 

 

    

 

   

 

    

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

MUTLULUK, MÜMKÜN


18/6/2009 ·

Konu: Kur'an-ı Kerim'e Göre Mutluluğun Kırk Formulü

Kur'an-ı Kerim'e Göre Mutluluğun Kırk Formulü

İsra 37: Kibirli olma, alçakgönüllü davran.

Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.

Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.

Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.

Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.

Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma.

Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.

Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster.

Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.

Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.

Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine. Öfkenin dinmesini bekle.

İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.

Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.

Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.

Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.

Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.

Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.

Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.

Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.

Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar için asla feda etme.

Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.

Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan.

Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil.

Saff 2: Yalandan uzak dur.

Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.

Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.

Al-I İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.

En'am 50: Önyargılarla hayatı kendine zehir etme.

En'am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.

Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.

Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.

İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.

İsra 23: Anne ve babana 'off' bile deme.

Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.

Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını Kabul et.

Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.

Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.

Necm 3: İnanma duygunu diri tut.

Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme

--------------------

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

CAHİT ZARİFOĞLU HAKKINDA/MUSTAFA CELEP


7/6/2009 · Kategori: Mustafa Celep Mevzuu

Mustafa Celep:

Cahit Zarifoğlu, alışılmadık ve yeni bir şiir yazmıştır her zaman. Zarifoğlu şiirinin okura alışılmadık ve ters görünmesinin temel sebebi, geleneksel şiir algısıyla kolaycılığa alışmış şiir okurunun 'başka' bir şiirle karşılaşmasından doğan şaşkınlık biraz da. Hazır poetikaya uyumlu ve güdümlü okur, bu şiiri fazla soyut ve kapalı bulmuştur. Edip Cansever, 'kapalı şiir yoktur, şiire kapalı okurlar vardır sadece' der. Ben de ilk okumamda yadırgadım bu şiiri. Tanpınar'ın ifade ettiği anlamda eserin 'hava'sına girmekte epey zorlandım. Modern şiirin bir vasfı da budur: muhatabından sabır, hazırlık ve emek ister. Zarifoğlu'nun  'Yunus Emre gibi yazmak istiyorum' sözü çok manidar ve düşündürücü aynı zamanda. Zamanımızı düşündüğümüzde Milenyum Kuşağı şairleri giderek daha kanlı-canlı, daha somut, ne söylediğine odaklanan bir şiir anlayışına vardılar bu günlerde. Zarifoğlu'nun isteği, yalın ve kolay anlaşılır bir şiir tutumunu vurguluyor. Bu, önemsenmesi gereken bir söz bizce. Yaşadığımız dünyada karşılaştığımız olaylar, açık anlatımlı bir şiiri zorunlu kılıyor. Bu, içsel bir zorunluluk haddi zatında. Daha gerçekçi, kemik gibi sert şiirler. Zarifoğlu şiirinin toplamı, zaten bu şiiri bünyesinde barındırıyor. Soyuttan somuta, iç'ten dış'a doğru bir şiirin açılımına ihtiyaç hissediyoruz.

Ama hepsinden önemlisi, 'önce ahlak ve maneviyat'. 

(dunyabizim.com)


http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1265

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : Edebiyat

KERTENKELE EDEBİYAT/16. SAYI


7/6/2009 · Kategori: Elestirilerim

Sözlü kültürden geldiğimiz için yazıya ve özellikle eleştiriye tahammülümüz yoktur. Yazıya yönelik mesafeli bir duruşumuz var. Batı çıkışlı olduğu için yapılan eleştiri karşısında da  biraz tedirginlik duyarız. Türk şiirinde eleştiri, eseri tamamlayan önemli bir sacayağıdır. Kaçınılmazdır. Olmazsa olmazdır. Bir imkândır, özellikle şiir genci için. Bütünleyicidir. Boşlukları doldurur. 

Cöntürk gibi söylersek şiirde bağımsızlıktan yanaysak eleştiride bağımlılıktan yanayız: Edebiyat yapıtına bağımlılık.

5257

Eserin inşa sürecinde şiir gencinin eleştiriye ihtiyacı var. Eleştiri öncelikle şiir gencinin kendi yapıtına dışarıdan nesnel bir gözle bakmasını sağlar. Böylece iyi şiir ve kötü şiirin deneyimle farkına varacaktır genç şair. Bu farkındalık haliyle şairin  şiir tekniğini geliştiren bir sürece tanıklık etmesini sağlayacaktır.

Eleştiriyi, nesnel ve öznel eleştiri sınıflaması bir yana eleştirmenin tutumu itibariyle olumlu ve olumsuz eleştiri şeklinde kategorize edebiliriz.

İbrahim TenekeciOlumsuz eleştiri tümüyle bir saldırı değildir. Olumlu eleştiriyi de ahbap-çavuş ilişkileriyle yürüyen bir etkinlik olarak düşünemeyiz.

İşte Kertenkele Edebiyat  bu noktalarda varlığını belirginleştiren sıkı sağlam dergiler arasında yer alıyor.

Kertenkele günümüz şiirinin nabız vuruşlarını her sayısıyla duyurmaya devam ediyor.

Eleştiri sanatıyla eserin doğasını kavrayabilmek için Kertenkele edebiyat dergisinde yayınlanan ürünler bizce büyük bir imkânı içinde barındırıyor. C.Ali Ahmet’in ‘Bugünün Türk Şiiri Üzerine Konuşmalar-3’ ve ‘Şiir İşleri-4 (Dergilerdeki şiirleri okurken)’ başlıklı yazıları, eserin doğasını kavrayan özgün tespitlerin yer aldığı nitelikli cümlelerden oluşuyor.

Ahmet MuratRahmetli Levent Sunal ağabeyimizin Mevsim Birdenbire ve Hayriye Ünal’in Saçları Vardır Aşkın adlı eserleri Ahmet tarafından imrenilesi bir incelikle ele alınıyor. C.Ali Ahmet’in kitap boyutuna kavuşturmayı arzuladığı bu yazılar, şairlerin ilk kitaplarını irdeleyen bir tutumla yazılmış. Bu güne kadar hiç yapılmamış bir şeydir bu. Özgün bir çaba, özgün bir çalışma.

Yine Şiir İşleri başlıklı yazılarda da tek tek şiirler titiz bir çözümlemeye tabi tutulmuş. Arif Ay, İbrahim Tenekeci, Ahmet Murat, Müberra Güney, şiirleri çözümlenen şairlerden.

Hayriye ÜnalAhmet’in yazılarının genelinde göze çarpan belirgin özellik, eserin olumlu-olumsuz tüm yönleriyle dengeli bir tutumla ele alınması, değerlendirilmesi ve eleştirilmesidir. ‘Eleştiri saldırı değildir’ hükmü böylece doğrulanmış oluyor bu yazılarla.

Kertenkele dergisinin 16. sayısı bu ciddiyetle okunduğunda, bu edebiyat cangılında sarf ettiğimiz kötü sözlerin, yaptığımız kavgaların, içine girdiğimiz koşuşturmacanın,  gösterdiğimiz kibrin, köşe kapmacanın, çete kurmanın, yalanın, iftiranın ve gururun, adam asmacanın ve iki yüzlülüğün , dünya hayatının geçiciliğini göz önünde bulundurarak, hiç de övünülesi ve imrenilesi şeyler olmadığını,  eleştiri sanatında ‘bu iş böyle de yapılabilir’in imkânını daha bir kavramış olacağız.

Bizi izlemeye, bize izlek olmaya devam edin.

Sıkı okumalar…

 

İrtibat:

kertenkeleedebiyatdergisi@gmail.com

 tel: 05055733271

 

Mustafa Celep

<_script /><_script />

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : Edebiyat

SERVER VAKFI EDEBİYAT ORTAMI 2009 ŞİİR ÖDÜLÜ SONUÇLARI


31/5/2009 ·

SERVER VAKFI EDEBİYAT ORTAMI 2009 ŞİİR ÖDÜLÜ SONUÇLARI

SERVER VAKFI EDEBİYAT ORTAMI 2009 ŞİİR ÖDÜLÜ
BASIN AÇIKLAMASI

Gençliğin edebiyata olan ilgisini artırmak, edebiyatın kültür hayatımızdaki yerini daha belirgin kılmak ve geleneğimizin köklü mirası olan şiiri okunur, bilinir ve tercih edilir bir konuma getirmek amacıyla Server Vakfı Edebiyat Ortamı 2009 Şiir Ödülü adıyla düzenlediğimiz şiir yarışması sonuçlanmıştır.
Edebiyat Ortamı dergisinin katkılarıyla yürütülen bu yarışmada Vakfımız, ödül vermenin ‘birlikte sevinmek’ olduğu düşüncesinden hareket etmiştir.
Ödül vermek, birlikte sevinmektir.
Şiir, birlikte sevinilecek bir şeydir.
Gerçek şu ki, şairin şiirle ilişkisinde ödülün aracılığına ihtiyacı yoktur. Bunu herkes bilir. Kabul eder. Şiir, şairin doğal refleksidir. Varoluş üslubudur. Hiçbir ödül bir insanı şair yapmaz. Ama marifetin iltifat görmesi hoştur, güzeldir. Sevinç vericidir.
İnsanın etik ve estetik kaygılarla, çabalarla, amaçlarla ortaya koyacağı her sanat ürünü saygıya değerdir. Ödül, bir saygı duyma biçimidir. Bu saygıyı gösterme biçimlerinden biridir.
Güçlü bir şiir geleneğine sahip olan milletimiz asırlar boyunca şaire büyük bir değer vermiş ve onu çeşitli şekillerde ödüllendirmiştir. Biz, bu geleneği sürdürmenin ve çağdaş dünya edebiyatı içindeki güçlü yerimizi korumanın önemli olduğuna inanıyoruz.
Yarışmaya 495 aday 5 adet şiirle katılmıştır. Gönderilen bu şiirler arasından yapılan seçim sonucunda 3 aday dereceye girmiş, 3 aday mansiyon kazanmış; önceden belirtilmiş olmamasına rağmen jüri 6 adayın şiirlerini ‘kayda değer’ bularak özel ödül verilmesini kararlaştırmıştır.
Jüri üyeleri ile yarışmayı kazanan adayların ad ve soyadları aşağıdadır:

Birincilik Ödülü : Hakan Ataseven (Rumuz: Soylu Nefer)
İkincilik Ödülü : Adnan Barış Ağır (Rumuz: Muleta)
Üçüncülük Ödülü : Mustafa Nurullah Celep (Rumuz: Hâfız)

Mansiyonlar:

1.Mehmet Fatih Kutan (Rumuz: Zenci Derviş)
2.İsmail Kalın (Rumuz: Geçkin)
3.Mehtap Kabataş (Rumuz: Ayşe Toprak)

Jüri Özel Ödülleri:

1. Veysel Karani Tur (Rumuz: Aykıran)
2. İdris Sezgin (Rumuz: Ravi)
3. Tahir Akay (Rumuz: Semender)
4. Çetin Özcan (Rumuz: Firari)
5. Mehmet Akgül (Rumuz: Uzak)
6. Enis Emre Memişoğlu (Rumuz: Sui Generis)

Jüri Üyeleri
Mehmet Ali Bulut (Server Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı- Vakıf temsilcisi)
Osman Sarı (Şair)
Arif Ay (Şair)
Mustafa Aydoğan (Şair)
Turan Karataş (Eleştirmen-Yazar)
Erdal Çakır (Şair

Saygılar sunarız. 01.05.2009

Av. Mehmet Ali BULUT
Server Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

« Önceki ::