BU DÜNYA RENKLİ BİR GÖLGE GİBİDİR..

25/6/2009 ·

KUTADGU BİLİG'den Güzel Sözler


·  Akıl senin için iyi ve yeminli bir dosttur. Bilgi senin için çok merhametli bir kardeştir.
·  Allâh'a sığın, onun emrine itaatsizlik etme!
·  Akıl süsü dil, dil süsü sözdür. İnsanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür. İnsan sözünü dil dili ile söyler; sözü iyi olursa, yüzü parlar.
·  Allah'tan ne gelirse ona râzı ol!
·  Anlayış ve bilgi çok iyi şeydir; eğer bulursan, onları kullan ve uçup göğe çık.
·  Bir insan bütün dünyaya tamamen sahip olsa bile, sonunda dünya kalır; onun kısmetine ancak iki top bez düşer.
·  Bu dünya renkli bir gölge gibidir, onun peşine düşersen kaçar; sen kaçarsan o seni kovalar..
·  Bu dünyanın kusuru bin, meziyeti ise birdir. İnsan bunu nasıl geçirirse, o öyle geçer.
·  Bütün halka içten gelen merhamet göster.
·  Bütün iyilikler bilginin faydasıdır. Bilgi ile göğe dahi yol bulunur.
·  Büyüklük taslayan, kibirli ve küstah adam, tatsız ve sevimsiz olur; kibirli insanın itibari günden güne azalır.
·  Eğer kendine candan bağlı birisini arıyorsan, sözün kısası, kendinden daha candan birini bulamazsın.
·  Dâima iyilik yap ki, kendin de iyilik bul.
·  Dünya ve âhireti her ikisini birden elde etmek istersen, şu birkaç işi bırakma; muktedirsen bunları mutlaka yerine getir!
·  Elini uzatarak gökteki yıldızları tutsan ve başın göğe değse bile, sonunda sen yine yerdesin.
·  Ey asil insan! insanlığı elinden bırakma; insanlığa karşı daima insanlıkla muamele et.
·  İşi adaletle yap, buna gayret et; hiç bir zaman zulüm etme; Allah'a kulluk et ve O'nun kapısına yüz sür.
·  Hangi iş olursa olsun, sen onu tatlı dille karşıla; her işte tatlı dil kullanırsan saadet sana bağlanır.
·  Hiç bir işte acele etme, sabırlı ol, kendini tut; sabırlı insanlar arzularına erişirler.
·  Diline ve gözüne sahip ol, boğazına dikkat et; az ye, fakat helal ye.
·  Hangi işe girersen, önce sonunu düşün; sonu düşünülmeyen işler, insana zarar getirir.
·  Başkasının zararını isteme, kendin de zarar verme; hep iyilik yap, kendi heva ve heveslerine hakim ol.
·  Bak, doğan ölür; ondan, eser olarak, söz kalır; sözünü iyi söyle! ölümsüz olursun.
·  İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir; mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebali altında kalır.
·  Ey nimet sahibi olan kimse, şükret. Şükredene Tanrı nimetini artırır.
·  İnsan nadir değil, insanlık nadirdir. İnsan az değil, doğruluk azdır.
·  İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir. Mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebalı altında kalır.
·  Çok mal aç gözlüyü doyurmaz. Ecel gelince pişman olur, fakat artık işini yoluna koyamaz.
·  Akıl bir meşaledir. Kör için göz, ölü vücut için can, dilsiz için sözdür.
·  Kötülük edersen, kötülüğün karşılığı pişmanlıktır. Elinden gelirse, kötülüğün inadına iyilik yap.
·  Çok dinle fakat az konuş. Sözü akıl ile söyle ve bilgi ile süsle.
·  Fenalık cahillikten doğar, hastalıklar kötülükler hep aynı noksanlıktan ileri gelir. Fakat tedavi ile hastalara şifa verilebilir; terbiye ile kötüler iyi edilebilir; okumak yoluyla da bilgisizlere bilgi verilmiş olur.
·  Gönlünü ve dilini doğru tut!
·  Gurur faydasızdır, o insanları kendinden soğutur. Alçak gönüllülük ise insanı yükseltir.
·  Halka faydalı ol, onlara zarar verme!
·  Her mahlûk kendi nasibini alır. Yürüyenler yiyeceklerini ve uçanlar da yemlerini bulurlar.
·  Her sözü söz diye ağzından çıkarma. Lüzumlu olan sözü düşünerek ve ihtiyatla söyle.
·  Her bakımdan tam zengin olmak istersen, kanaatkâr ol. Böylece kendi nasibini elde etmiş olursun.
·  Huzur istersen zahmet ile birlikte gelir. Sevinç istersen kaygı ile birlikte bulunur.
·  İşe acele ile girme, sabır ve teenni ile hareket et. Acele yapılmış olan işler yarın pişmanlık getirir.
·  İnen yükselir, yükselen iner, parlayan söner ve yükselen durur.
·  İnsan süsü, yüz; yüzün süsü, göz; aklın süsü, dil; dilin süsü, sözdür.
·  İnsan, binlerce yaşasa, arzu ettiği şeylere kavuşsa bile, yine dileği bitmez.
·  İnsana insanlığı nisbetinde mukabelede bulun. Böyle mukabelede bulunduğu için, insana insan adı verilmiştir.
·  İnsanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saadet bulur. İnsanı dil kıymetten düşürür ve insanın dili yüzünden başı gider.
·  İnsanların seçkini insanlığa faydalı olan insandır. Halk nazarında muteber kimse, merhametli olan insandır.
·  İyi hareket et, kötülerin zararlarını ortadan kaldır!"
·  Kara toprak altındaki altın, taştan farksızdır. Oradan çıkınca, beylerin başında tuğ tokası olur.
·  Kimin sana biraz emeği geçerse, sen ona karşılık daha fazlasını yapmalısın.
·  Kötülük değersiz bir şey olduğu için, onu yapan da değersizdir.
·  Menfaat sandalyeye benzer; başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan seni yükseltir.
·  Öfke ve gazapla işe yaklaşma; eğer yaklaşırsan, ömrü heder edersin.
·  Söz ağızda iken sahibinin esiridir, ağızdan çıktıktan sonra sahibi onun esirdir.

 

http://img36.imageshack.us/img36/2572/sgrosline2.gif


Yorum (0)

İKİNCİ YENİ ŞİİRİN MAHİYETİ

23/6/2009 · Kategori: Elestirilerim

İKİNCİ YENİ ŞİİRİN MAHİYETİ

 

Bugün Modern Türk şiirinin ne’liği tartışma konusudur. Şiir akademisyenlerinden sivil şairlere, modern şiirin şairleştirdiği okur’lara kadar Modern Türk şiirinin başlangıcını ve mahiyetini tartışan, sorgulayan, araştıran ve kavramaya çalışan birçok görüş, şiir ortamının karmaşıklığı ve alaborası içinde ifade imkânı buldu. Bunlar arasında Modern Türk şiirinin başlangıcını Tanzimat şiiriyle başlatanlar kadar Garip’le ve İkinci Yeni’yle başlatanlar da oldu. Hatta yakın geçmişte 80’ler şiirini Yeni Türk Şiiri olarak görenlerin varlığına tanık olduk. Çıkışsızlıktan çıkış arayan manifestolar bağlamında 90’ları milat olarak alanlar da var tabi. Bizi bu yazı bağlamında asıl ilgilendiren, 1950’lerde çıkış yapan ve dönemin eleştirmeni Muzaffer Erdost tarafından İkinci Yeni olarak adlandırılan, kapsayıcı ifadesiyle Modern Türk şiiri denen özgün oluşumun mahiyeti, ne’liği ve bugünün gözüyle taşıdığı anlamdır.

 

Modern Türk şiirini bu gün de hâlâ vazgeçilemez kılan özellikleri nelerdir? İkinci Yeni’nin öne çıkan vasıflarını tartışmadan önce yazısal bütünlük açısından öncesiyle yani Garip’le birlikte ele almak kanaatimizce hakkaniyete daha uygun bir yaklaşım biçimidir.

 

Garip’in Durumu 

 

"Mısracı zihniyet" in tıkandığı bir evrede doğmuştur Garip. Biz bu hareketin öncüsü olarak Orhan Veli’yi gördüğümüz için Hüseyin Cöntürk gibi Orhan Veli tipi şiir diyeceğiz, bu tarz şiire. Orhan Veli tipi şiirin çıkış’ını zorunlu kılan, beylik imge düzeni, beylik şiir söyleyişleri sunan Hece vezninin alışılmış ve kağşamış mısra yapısıyla ortalığı kaplayan egemenliğidir. Garip, Türk şiirinde bir itirazdır. Bu itiraz, kitlesel karşılığını bulmasına rağmen yapılandırılmamış ve bize içeriğiyle yeni bir öz, yeni bir dünya getirmeyen, bizi bir şeye büyük bir şeye sevk etmeyen; geniş, genişletilmiş eski şiir kadar devasa bir yapı sunmayan, cılız, enez, tıkanmaya teşne, vulgarize olmuş, köksüz ve yapay bir itirazdır. Öz ve biçim açısından eski şiirin alternatifi olamamıştır. Ama hakkını teslim etmek gerekiyor: Garip, getirdikleriyle, yenilikçi oluşuyla şiirimizde ilk sivil atılımdır. Şiirimizde modern insanın belirgin hatlarıyla ortaya çıkışına dair ilk işaretleri sunmuştur. Osman Özbahçe’ nin Orhan Veli’nin İşlevi adlı yazısında ifade ettiği gibi Orhan Veli tipi şiirin derdi, Hece özelinde Necip Fazıl’dır aslında. Necip Fazıl’ın şiir ortamındaki yaygınlığı ve hakimiyeti, bir çok şairi, Dıranas’ı, Tarancı’yı, Saba’yı etkisi altına almış, bu durum karşısında Garip, ürün düzleminde Necip Fazıl’ın "şairane"sine karşı bir hücum şeklini almıştır. Müreffeh sınıfların zevkine hitap eden egemen şiir söylemi, Garip bildirisinde de söylendiği üzere, "artık yeni şiirin istinat edeceği zevk" olmaktan çıkarak basit insanın küçük kaygılarının dile getirildiği, bilinçaltının ruhi otomatizm tekniğiyle dökümünün yapıldığı, halkın anlayabileceği, "hususiyeti edasında olan", "manadan ibaret" bir yalın şiir olmak zorundadır. Küçük adamın şiiri haliyle yüzeysel bir dünya sunacaktır okura. Yüzeysel dünya! Evet, burada durmalı. Özbahçe’nin tespitine katılalım: Orhan Veli tipi şiir, meselesi olmayan bir şiirdir. Meselesiz şiir, kalıp sözle, basitlikle, mizahla, bir an’ın sunumuyla tabiidir ki hudutları belli ve dar bir alanda devinecektir. Ancak modern insanın bütün özellikleriyle belirdiği bir şiir olan İkinci Yeni, özgürleştirici bir şiir olduğu için, Garip’in tıkandığı bu yerden şiiri alıp özgün ve vurucu bir niteliğe büründürerek insanlık durumlarının çağıldadığı, dünyanın ve insanın kavranışı bakımından geniş zenginlikler sunan bir yaşantı şiirine, ‘kendini kabartan yaşantı’ya, hayatın tüm hallerinin dile geldiği sahici bir şiire sahip olacaktır.  Çıkışsızlıktan çıkış ürettiği için Garip, İkinci Yeni’nin sebebidir, şeklinde yorumlar yapılır.(özbahçe:2008)

 

Garip bildirisinin iddiasına göre, şiirin hudutları genişlemiştir. Ama bu kadar. Bunun ötesine geçilmemiş, Orhan Veli, son yazdıklarıyla tekrar Hece vezninin dairesine dahil olmuştur. Edebiyat, "yeni bir hayata" kavuşamamış, modern hayat dekoru, geniş açılımlarıyla İkinci Yeni tarafından somutluk kazanmıştır. Garip’in durumunu garip kılan, Türk şiirinde salt tepki olarak kalması, gündelik hayatın mıntıkalarında gezinmeye bir başlangıç teşkil etmesi, basit insanın yüzeysel dünyasıyla sınırlı kalmasıdır. Garip, akl’a hitap eden bir şiirdi ve işleviyle mensupları tarafından çoğaltıla çoğatıla bir oyun olarak kalmış, bundan ibaret sayılmış, kısa bir süre sonra da posası çıkmıştır. Garip’in bizi ilgilendiren tarafı, devasa şiir yapısı karşısında gösterdiği sakınımsız cesarettir. Modern Türk şiiri güzergâhında Garip, bir uğrak olarak yer almış, Büyük Türk Şiirinin serüveninde ilk ve önemli bir aşamadır.

 

Bir İnsan Dramının Varlığı

 

Meselesi olmayan şiiri ciddiye almak zorunda değiliz. İkinci Yeni şiiri meselesi olan bir şiirdi her şeyden önce. Kanaatimizce bir şiire ömür katan temel ilke, temel nitelik, o şiirin içyapısında ve muhtevasında gerçek, kanlı-canlı bir varlık olan ‘insan’ı, tüm boyutlarıyla, günahıyla ve sevabıyla, eksileri ve artılarıyla, tüm zaaflarıyla, şiiri şiir eden bütün araçlar işe koşularak şiirin sınırlarından taşan bir tutumu, bir risk ve cesareti de göze alarak belirginleştirmek, açığa çıkarmak ve ortaya sermektir. Görüşlerimizin temelinde tabii ki Sezai Karakoç’un ‘insansız şiir tez ölür’ fikri var. Bu aynı zamanda her hareketin her şiir görüşünün, her poetikanın temellerinde yer alması gereken bir fikir.

 

Günümüz şiirini merkeze alan tartışmalarda, 2000’ler şiirinin ‘insansız’ bir şiir olduğu ifade edilir.  Bu tehlikeli ifadeyi ve tartışma konusunu tekrarlamakta fayda var: 2000’ler şiiri insansız bir şiire doğru seyrediyor.  Bu tartışmanın göz ardı edilen yönünü buradan ifade edelim: Şu an yazılmakta olan şiir baz alındığında, 2000’ler şiirinin yüzeysel insanın yüzeysel dünyasını ele alan bir şiir olduğunu söylemek istiyorum. Nefsi emarenin şiiri yazılıyor şimdilerde. İnsan altına menfezler açan bir şiir anlayışı bu. Kuruntuların ve sızlanmaların şiiri. Heva ü hevesin şiiri yani. Bu tür tartışmaların konumuz itibariyle İkinci Yeni’yle çok yakın bir bağı olduğunu düşünüyorum. 2000’ler şiiri, şiirde insan unsuru bağlamında, İkinci Yeni’nin, özelliklerini ortaya serdiği modern insanın dünyayı algılayış ve hayatı yorumlayış biçimini sığ ve derinliksiz, yüzeysel tarafıyla ele alıyor. Bu ise düzeysiz ve sorumluluktan kaçan bir şiir oluyor en nihayetinde. Turgut Uyar’ın, yıllar öncesinden İkinci Yeni’nin çok belirgin bir niteliğini ifade ettiği, bugünü ilgilendiren tarafıyla ve daha çok İkinci Yeni şairlerinin meselesi şeklinde görülen satırları dikkate değer bir gerçeği dile getirir:"İkinci Yeni denilen şiirin haklılığı, aşırılığı biraz da bu yüzdendir: Küçük de olsa, büyük de olsa, bir ‘insan’ dramının varlığını gözden kaçırmamak. Gözden kaçırmamak değil,  yaşayıp durmak.

 

Bir insan dramının yeni bir dille ifadesidir İkinci Yeni. Bu insan, 1950’lerde sosyo-kültürel ve psikolojik bir değişime uğramıştır. Gelen yeni değerlerle varoluş dünyasına tutunma arayışı içindedir. Tartışmalı da olsa Edip Cansever’de kentsoylu bir insandır bu, Sezai Karakoç’ta manevi olanın aranışı içindedir. Ece Ayhan’da edebiyata ve tarihe ters açıdan bakan, ayrıksı ve marjinal duran, Cemal Süreya’da erotik bir tutum içinde kadına sığınan, İlhan Berk’te deneyen, deşen, kurcalayan, araştıran ve dil fetişizmi içinde yeni gerçekliklere varan, her dem yeni gözlerle bakan bir çocuk safiyetinde; Ülkü Tamer’de çocukluğun imgeleriyle şiire taşınan bir insan anlayışıdır bu. Modern insanı tüm çelişkileriyle ve her bir boyutuyla ele alan bir şiirdir İkinci Yeni.

 

Topyekün İkinci Yeni’nin en belirgin ortak özelliği, çağdaş gerçekliği esas almasıdır. Çağdaş gerçeklik, konuşma diliyle şiirde ifadesini bulur. Konuşma dili, Tanzimat’tan günümüze şiirde yapılan yeniliklerin temel kalkış noktasını oluşturmuştur. Gelen her şair, ilk önce konuşma dilinden bir yenilik arayışına girmiştir. (özbahçe:2008)

İkinci Yeni şiiri, şiirde insan unsuru bağlamında kadın ve kadına sığınışı düzeyli bir şekilde ele almışlar, basitlik ve sıradanlık yerini seviyeli ve olgun bir imge düzeneğine bırakmıştır. Şiirde kadın unsuru en belirgin biçimde Cemal Süreya şiirinde belirir. Zaten Süreya da bunu konuşmalarında dile getirmiştir:"Erotik bir şiirdir benimki. Sanırım en belirgin özelliği budur." 2000’ler şiirini çoğunluk itibariyle yazılan şiirleri temel alırsak ‘çağdaş duyarlığı’ esas alan şiirler olduğunu söyleyemeyiz. Topyekün görüntü, içe kapanık şiirler yazıldığını söylüyor bize. Toptancı olmamak kaydıyla, çağının şairi olan, çağının duyarlılığını dile getiren şiirler yazılmıyor değil. Geneli itibariyle 2000’ler şiiri, lirik bir sızlanışlar şiiridir. Ancak şiiri "anti-lirik" bir tavırla ele alan bir anlayışı dışta tutarsak, birikmiş bir lirik duyarlığın sığ ifade biçimi, çoğunlukta olan. Yine de 2000’lerde somut, sert, doğrudan ifadeyi önceleyen, konuşma gerekçesine sahip (özbahçe:2008) ve açık anlatımlı bir şiir de yazılmıyor değil. Bunu da 2000’lerin artı hanesine yazabiliriz. 90’lardan 2000’lere uzanan çizgide, ‘saf lirik şiir’e karşı çıkışlarla bu güne kadar gelindi ve şiir, somut bir davranış biçimi olarak sözünü sakınmaz bir cesaretle yazılır oldu. Ne ki bu durum, İkinci Yeni’nin ‘özgürlüğün düşmeyen biricik kenti’ oluşu gerçeğini değiştiremedi.

 

Bunalımdan Arayışa Devinimler

 

İkinci Yeni’nin Garip’ten ayrışan yerlerini söylersek, bu şiirin bir önceki şiirden hem biçim hem öz bakımından farklılaştığını görürüz. Garip’in ‘halkın beğeni’ düzeyini esas alması, şiiri muhtevası itibariyle basitleştirmiştir. Sadece o da değil, Garip’in dil tutumu da parodileriyle ve imgeyi şiirden atma çabasıyla ‘kolay şiir’in önünü açmış, derinlikten yoksun ‘yalın şiir’e sebebiyet vermiştir. Ayrıca buna ek olarak Garip’in ardıllarının ve hayranlarının çoğalması, Garip’i ‘şiir böyle yazılır’ a getirdi, diyebiliriz. Ve böylece şiir ortamı müthiş bir çoğaltım tekniğiyle küçük küçük orhan velilerle dolup taştı. Öz olarak Garip’in ‘insan’ı yüzeysel yanıyla ele aldığını söyleyebiliriz. ‘‘Yazık oldu süleyman efendiye’’ lerle  şiirin, insanı, geniş açıyla, bütün boyutlarıyla derinleştireceğini düşünemeyiz tabi. Garip özelinde Orhan Veli, şiiri, düzyazı yöntemiyle hikâye ve olay metoduyla yazılan, insanı en pespaye yanıyla görünür kılmaya çalışan bir uğraş olarak görmüştür. Orhan Veli tipi şiire en özgün tepkiyi Süreya geliştirmiş, en yerinde ve dikkate değer tespiti Süreya dile getirmiştir: " Orhan Veli kuşağı şairleri şiire kasket giydirdiler, portakal yemesini öğrettiler. Şiiri insan içine çıkardılar. Ama işte bu kadar. Orhan Veli kuşağı şairlerinin şiir metotları düzyazı metodu, hikâye metoduydu. Dilin en olağan imkânlarını olay açısından işlediler…Çıkış noktalarındaki "Esbab-ı mucibe" ithal malı olduğu halde, tamamiyle Türk kaldıklarını hesaba katarsak başarıları da vardır. Fakat başarıları sınırlı bir başarıydı. Çünkü şiiri her şeyden önce şiir olarak ele almak öyle değerlendirmek gerekir."

 

Garip’in hükmünü yitirdiği nokta, Dünyanın ve Türkiye’nin sosyo-kültürel açıdan yeni bir evreye, yeni bir döneme girmiş olması, hayatı yorumlayışta, şehri ve şehirli insanı algılayışta yeni ve çok boyutlu bir değişimin kendini bütün alanlarda hissettirmesidir. Bu değişimi/dönüşümü ilk fark eden Turgut Uyar olmuştur: "Bizim kuşak Orhan Veli’nin ‘Garip’iyle şiirin farkına vardı. Sonra-bu konuda epey konuşuldu ve yazıldı ya- bize İkinci Yeni dediler. Demin sözünü ettiğimiz kolaycılık ve toptancılık anlayışı gereğince. Aslında hiçbirimizin birbirimizin ne yaptığından haberi yoktu. ‘Peki, o arada ne değişti de şiir de değişti?’ denebilir. Şiirin kendi özgül organikliği, yaşarlığı yanında. Demokrat Parti’nin yarattığı para patlamasına değinmek gerek. Para patlamasının getirdiği değerler değişmesine, sarsılmasına. Ben kendi adıma, bir subay olarak Terme’den Ankara’ya geldiğimde büyük bir sarsıntı geçirdim, bir hesaplaşmaya girme gereği duydum. Öbür arkadaşlar da aynı sarsıntıyı yaşamış olmalılar ki şiir değişti ve değiştiği ortama yerleşti. Toplumsal olayların şiirin hızlanmasında ve durulmasında büyük etkisi var kuşkusuz."

Turgut Uyar’ın şiiri, yaşanan bu büyük değişimin işaretleriyle doludur. Bu toplumsal değişim, beraberinde ‘insan’ı algılama biçiminde de değişikliklere yok açtı. Belli başlı kırılmalar, algı farklılıkları yaşandı. Şehirleşme ve köyden kente göç, bu değişimin tetikleyicileri oldular. Orhan Veli tipi şiir, böylece ardıllarının da etkisiyle kendi iç yapısında ve aynı zamanda modern insanın dünyayı yorumlayış biçiminde çıkmaza girdi, yetersizlikler ve tıkanmalar baş gösterdi. Modern Türk şairi bu çıkmazdan kurtulmak adına şiirde yeni arayışların peşine düştü. Garip’in tıkandığı yerden yeni ve özgün bir çıkış gerekliydi Türk şiirine. Daha sivil, daha özgün bir şiirin öncüsü olmalıydı İkinci Yeni şairi. İkinci Yeni’nin derdi neydi?

 

İnsani özün peşindeydi İkinci Yeni şairi. Modern insanın hayata tutunma, sağlam bir kulpa dayanma gibi bir temel arayışıydı bu. Daha doğru bir deyimle, insanın dünyada kendine bir yer edinme arayışı…

 

Orhan Veli tipi şiirin gramatik açıdan girdiği çıkmaz da yeni arayışlara, dil deneylerine kapı araladı. Buna dil-içi imkân arayışı da diyebiliriz. Alışılmadık mısra yapıları, alışılmadık bağdaştırmalar, us’la, anlam’la, kelime’yle oynayarak yeni ifade biçimlerine ulaşma, dilde karıştırımlara(duyularla algıların birbirine karıştırılması), değiştirimlere(deformasyonlara) başvurma, imgeye sonuna kadar yer verme şeklinde biçimsel tutumlar şairin şiir gündemine tekrar girdi. Ve modern şiirin bütün araçları kullanıldı Yeni şiirde. Böylece bu şiire daha ilk çıktığı andan itibaren verilen tepkiler haliyle biçim üzerinden oldu. Günümüz şiirinde tartışılan yenilikçi çıkışların köklerinin İkinci Yeni’ye kadar uzandığını söyleyebiliriz. Bu eski-yeni tartışması, İkinci Yeni şiirin ilk döneminde çoğunlukla biçimsel imkânlar konuşularak yapıldı. Eleştirmen Muzaffer Erdost bu konuda çok tartışılsa da dikkate değer çıkarımlarda bulunur: "Bizden önceki kuşağın getirdiği yenilik, bugün "alışılmış"ın kendisidir. Genç kuşak, işte bu alışılmışa karşı duruyor, sanıyorum. Bunun için de, bizdeki kuşak kavgası, salt eski-yeni kavgası olmaktan kurtulamıyor."

 

Yepyeni bir kişilikler toplamıdır İkinci Yeni. Her şair, yeni gerçeklikle evrene yeni bir bakış getirir. Cemal Süreya’ya göre "kişilik yeni şiir için her şeydir. Yeni şiir davranışında ancak şiirlerini kişiliklerine yaslıyabilen şairler seslerini bugünden yarına duyurabilecek, öbürleri bunca gürültüler, kelime yağmaları, mısra talanları arasında toz olup gidecekler."

 

Şiirde çıkmazdan kurtulmanın bizce biricik yolu, Türkiye gerçeğini de unutmadan insanda derinleşip yepyeni bir kişilikle çıkış yapmaktır. Garip, haliyle bu yeni kişiliğin edebi düzlemi olamazdı. Hem biçim hem de öz olarak büyük bütünün başlangıcını İkinci Yeni, şiirin bütün araçlarını devreye sokarak gerçekleştirecektir.

 

Tecrübeye Dayalı Şiir

 

İkinci Yeni özelinde Modern Türk şiiri, beşeri tecrübeye öncelik vermiş bir şiirdir. Modern şair, günlük hayatın gerçekliğini bir veri olarak kullanır. Eleştiri oklarını günlük hayatın bütününe yayar. Bu bağlamda modern şair, muhkem bir gerçek duygusuna sahiptir ve son derece gerçekçidir. Tecrübenin niteliği de ‘beşeri’ oluşudur her şeyden önce. Burada İsmet Özel’in ‘modern şiir’ üzerine ifadelerini anmak gerekir: " Modern şiir bir edebiyat türü olarak değil, bir yaşantı olarak doğmuştur. Varlığı dünyanın aldığı biçimle, insan kavrayışının niteliğiyle doğrudan bağlantılıdır." Şair öncelikle insanı kavramakla yola çıkar. İnsanın kavranışının, dünyanın hali hazırdaki koşullarıyla yakından bir bağı vardır. Modern şair, ilk önce, dünyaya ilk defa gelmiş olmanın hâliyle-şaşkınlık ve hayretle-bir yabancı gibi evreni temaşa eder. Çevresine bakarak Varlığı anlamlandırma arayışıdır bu. İlhan Berk’te bu, bir çocuk safiyeti, hayreti ve tazeliğinde bir bakıştır. Ancak Berk’e göre dünyada her şey, nesnelerden canlıya, şiire malzeme olmak için vardır. Berk’in dünyayı algılayış biçimi, nesnel ve maddecidir. Onun için her şey, şiirin konusu olabilir. İlhan Berk’te ‘tecrübe’ değil, ‘bakış’ önemlidir. Bu bakış, yukarıda zikrettiğimiz gibi, bir çocuğun dünyaya bakarkenki şaşkınlığı içindedir. Şiirin ve dilin imkânlarını sonuna kadar kullanmış bir şairdir İlhan Berk. Şiirde beşeri tecrübeyi, ‘dil’ üzerinden ve dil’le birlikte yaşar. Cemal Süreya’da ‘tecrübe’, ironiyle taçlandırılmış bir bakışla vardır. Sezai Karakoç’ta, ‘çocuk’ ve ‘anne’ temleriyle kuşanılmış, reel ötesi gerçekliği kurcalamaya dönük bir tavrı içerir. Buysa Necip Fazıl’dan tevarüs etmiştir daha çok. ‘Metafizik çekimli şiir’ tutumu şiir cümleleri şeklinde somutluk kazanır.

 

Şiirde tecrübe, tehlikeyi göze almakla başlar, diyebiliriz. Şiir adına risk taşımayan şiir, masa başı bir şiirdir. Etliye sütlüye karışmayan, mülayim, tamamen dil üzerinden kotarılmış, dil oyunlarına dayalı enez bir şiirdir. Yeni bir tecrübeye dayalı bir şiirin, kaçınılmaz bir durum söz konusu olduğunda kendini yazdıracağını, şairini zorlayacağını söylemek mümkün. İkinci Yeni’de tecrübe, şairin dünyayı ve hayatı anlamlandırma arayışı temelinde gelişir. Daha doğru bir ifadeyle, hayata anlam verme, hayatı yorumlama çabasında belirginleşir ve varlık kazanır. Turgut Uyar’da tecrübe, hayatı yorumlama; kadına sığınma ve böylece sakin bir liman arayışına yönelme doğrultusundadır. Edip Cansever’de anlamsızlığı savunma pahasına da olsa şiir kişileri bireysel tecrübelerine hep bir anlam vermek isterler. Saçma bir dünya içinde olduklarını düşünseler bile Cansever’in ‘insan’ı, kimileri için çıkmaz olarak görülen tutumlarının yanında, yaşama değer veren bir anlam arayışı içindedir. Zihinsel bir şiir değil İkinci Yeni. İsmet Özel’in tabiriyle "Şiiri bir deneyim olarak gören, zihnî bir "maraz" olarak ele alan bir tutumdan tamamen uzaktılar. Zira bu şiiri bizim açımızdan önemli kılan temel nitelik, belli bir insanlık durumunun şiirde vurgulanmasıdır." Modern şair, insan ilişkilerinin ve kurumların oluşturduğu örgütlenme biçimlerinin niteliğini, aslı esasını kavramaya çalışır. Bu bakıştan bu gözlemden edindiği izlenimler, algı biçimleri, şiiri için deyim yerindeyse bir veri tabanı oluşturur. Yaşadığı her tecrübe, şiirinin uçlanmasının sebebi olur. Tecrübeden öğrendiği ilke ve kurallar, hiçbir şekilde zihinsel bir hastalık olarak düşünülemez. Bu bağlamda modern şair, kötülüğün şiirini değil sağlıklı bir damarın izini sürer. İsmet Özel’in de çok yerinde tespitleriyle, "Modern Türk şiiri, geleneğin bir uzantısı olarak önemli ve değerli bir yere sahip olmamıştır. Modern Türk şairleri belli bir insanlık durumunun yükünü omuzladıkları için bu işi başarmışlardır."

 

Sahicilik Arayışları

 

Şiirin ‘kritik’ zamanların sanatı oluşu, bir malumu ilân. İnsan değişirse şiir de değişir. İnsanın yaşama koşulları değişirse şiir de değişir. Bu diyalektik ilişki, insanın algılayış biçiminin değişimiyle yakından bir bağa sahiptir. İnsanın sosyolojik ve kültürel koşullarının değişmesi, beraberinde şiirin de değişmesini getirmiş, bu nedensel bağ, şairin, buna bağlı olarak sahicilik arayışını da gündemine taşımış, ‘sahici şiir’, ‘organik şiir’, ‘sentetik şiir’ gibi tartışmalar hep bu sebep-sonuç ilişkisi bağlamında çağımıza yönelik vurgularla konuşulur olmuştur. Biz sentetik şiir tartışmalarını çağımızdan bağımsız olarak düşünmüyoruz. Şiirde sahicilik tartışmalarını da insanın bir bağ arayışıyla ilgili görüyoruz. İnsan kendi varoluşunu, kendi varoluşunun taşıdığı anlamı ve dünyada tuttuğu yeri bir kaygı konusu yaptığı zaman şiirin risk taşıyan alanına biraz daha yakınlaşıyoruz demektir. İnsanın değerden düştüğü noktada sahicilik arayışları kaçınılmaz hale gelir.

 

İkinci Yeni şiiri, insanın ‘insani’ yönünü öne çıkaran bir şiirdir. Bu alan serüven duygusuyla daha bir genişler. Her şeyin ‘naylon’dan olduğu bir çağ, ‘denge’si bozulan insan, şiirde zihniyet değişiminin habercisi gibidir. Orhan Veli tipi şiir, bu zihniyet değişiminin ilk işaretlerini verir. Osman Özbahçe’nin ifadesiyle Orhan Veli Akımı, ilk büyük zihniyet değişimi olarak görülen İkinci Yeni’nin hazırlayıcısı, zemini olmuştur. Şiir serüven duygusuyla geniş bir hat boyunca modern hayatı tarassut eder. Sanayileşmenin getirdiği sosyolojik değişimi bütün açmazlarıyla yaşayan modern insan, izlenimler ve algı kırılmalarıyla şiire taşınır. Safiyet özlemi değil belki ama sahicilik arayışları, teknolojik imkânların ve kitle iletişim araçlarının yaygınlığı oranında ve içerdiği karmaşayla, şairin temel kalkış noktası olmuştur. Modernleşmenin getirdiği yabancılaşma, bırakılmışlık, anlamsızlık, tutunamama, çıkmaz, nostalji ve umutsuzluk gibi durumların en çok konuşulduğu zemin İkinci Yeni olmuştur.(altıyaprak:2009) Haliyle buradan, bu çıkışsızlıktan çare arayan İkinci Yeni şairi, ‘Çıkmazın Güzelliği’nin farkında oluşuyla insana şiirin geniş ufkunda çok boyutlu bir imkân sağlamıştır. Turgut Uyar özelinde yabancılaşmaya karşı sahicilik, en sağlam tutamak noktası olmuştur.

 

Sahicilik, insanın kendi dilini bulmakla özdeş bir anlama sahiptir. İsmet Özel’in tabiriyle, "İnsanoğlu kendi dilini kullanmadan yaşayamayacağını anlarsa, böylesine ‘critique’ bir durumda sayarsa kendini, şiirle bağ kurar." Şiirle kurulabilecek en sahici bağ da budur zaten. İkinci Yeni şairleri, dünyayla yaralanmış şairlerdir. Dünyayla yaralanmış bir şair için şiir, insana ve dünyaya yeni bakış getiren, yeni bir dünya kuran bir etkinliktir. Hüseyin Cöntürk, Turgut Uyar şiirinin getirdiği dünyayı iyi-kötü bütün yönleriyle ele alan yazısında, "Şairin iyi bir şair olması için bir "dünya görüşü" olması şart değildir. Ama "özel bir dünyası" ya da "dünyaya özel bir bakışı" olması şarttır." der.

 

Turgut Uyar’ın getirdiği ‘özel dünya’, bu şiirin ‘hakikat’le bir derdi olduğunu duyurur bize. Çünkü biz biliyoruz ki, "insan kendi doğrularını dış dünyanın somutluğu içinde bulursa şiire yüz vermez." Şiirin insana yüz vermesi, insanın hakikate olan atılımıyla konuşulabilir bir vasıf kazanır. Çünkü öyle bir dünyada yaşıyoruz ki insan onursuzca insana bağımlıdır ve bu bağ insanı yozlaştıran bir bağ hadi zatında. Çıkar ilişkileriyle kurulan bir bağ bu. Toplumsal kurumlardan devlet biçimlerine insanı insanlıktan çıkaran bir ilişkiler zinciri hakim dünyaya. Bu bağın Büyük Varlıkla olan illiyeti göz ardı edilmiş, insanın hakikate bakan yüzü törpülenmiştir. Ama bizim gözümüzde şiir, burada İkinci Yeni şiiri, insan için, insanı sahicilik arayışına yönelten tarafıyla büyük bir imkândır hâlâ. İkinci Yeni’nin getirdiği şiirsel dünya, çok çeşitli veçheleriyle insana geniş bir anlam alanı açmıştır. Geniş ve serbest bir alan. " Şiir insan için serbest bir alan olmakla da kalmaz, bu dünyanın karanlık güçleriyle işbirliği yapmaksızın, bu pis zorbalara yaltaklanan insanlar arasında anlaşmaya dayanan, sevgiyi ve ruhça dayanışmayı mümkün kılan bir ilişkiler zincirinin de başlatıcısı olabilir. Çünkü şiir bu dünyada dahi insanın kendini tanıyabilmesini mümkün kılan bir imkândır."(özel:1991)

 

Bu durumda şiirin bittiğinden bahsedemeyiz artık. Şiir böylesi bir imkânı özünde taşıdığı müddetçe ‘şiir bitti’ gibi çıkışlar temelsiz ve gereksiz olmaktan kurtulamayacaktır. Genelde İkinci Yeni, özelde Turgut Uyar şiiri, insanı mesele edinmesiyle sahici ve sorumluluk taşıyan bir şiirdir. Bu anlamda bu insana sahici bir dil kazandırmaya yönelik çabalar, aranışlar, yoklayışlar, yakıştırmalar, insan var olduğu müddetçe tartışılmaya, konuşulmaya devam edecektir.

                                                                                                   (sürecektir)

 

 

 

Mustafa Celep

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

EN BÜYÜK KİŞİSEL GELİŞİM KİTABI

23/6/2009 ·

En Büyük Kişisel Gelişim Kitabı



Bakın Kuran-ı Kerim'de bizi yaradan Rabbimiz bize nasıl öğütler veriyor.

Bizi bizden daha iyi bilen olmaz deriz ya.

Yanılıyoruzdur aslında.

Bizi bizden daha iyi bilen biri var.

Bizi bizden daha iyi bilen Rabbimiz, yüce kitabında gören gözler için apaçık bir kişisel gelişim dersi veriyor.

Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.

Saff 2: Yalandan uzak dur.

Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.

İsra 37: Kibirli olma, alçak gönüllü davran.

Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.

Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını kabul et.

Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster.

Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.

En''am 50: Ön yargılarla hayatı kendine zehir etme.

En''am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.

Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.

Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.

Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.

Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma.

Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.

Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.

Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.

Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.

Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.

Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine öfkenin dinmesini bekle.

İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.

Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.

Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.

Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.

Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.

Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar içi n asla feda etme.

Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan.

Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil.

Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.

Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.

Al-i İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.

Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.

İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.

İsra 23: Anne ve babana ''off'' bile deme.

Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.

Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.

Âl-i İmrân 139: Yaşadığın zorluklar karşısında kendini bırakma ve üzülme; hedefe ulaşmak inancını ve azmini korumayı, duygularına hakim olmayı gerektirir.

Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.

Necm 3: İnanma duygunu diri tut.

Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme.
 
 
YAŞAMAYI SEV, ÖLÜMÜ U NUTMA
 
YARATILANI SEV, YARATANI UNUTMA
 
MALI MÜLKÜ SEV, HESABINI UNUTMA
 
DÜNYA HAYATINI SEV, KABRİ UNUTMA
 
YALNIZ ALLAH'A DUA ET, BİZİ DE DUANA DAHİL ETMEYİ UNUTMA:)
 
ALLAH'A EMANET OLUN

 


Yorum (0)

KÖROĞLU ŞİİRİ

21/6/2009 · Kategori: Siirlerim

 

 

KÖROĞLU ŞİİRİ

 

Sana büyük sözler söylemeye geldim

Bu şiirde haddimi aşacağım gür çıkacak şiirim

Mutlu aşk vardır bunu bağıra bağıra söyleyeceğim

Ben ikinci bir hayata inanıyorum dünya yaşanacak

   bir yer değildir

Beş ekmek beş domates iki biber ve

   dört kitapta yeri olan duru ve yalın gerçeğin yanı başında

Geçilen sokakların, Salacak’ın Doğancılar yokuşunun yanı başında

Tutulan bakışların uzun ve boğuk yanı başında

Durun burada bir dünya var ! Akan kanın yanı başında

Gel sarılalım saçlarının yanı başında

Sobanın, kalemin, içilen çayın yanı başında

Annem ağlıyorsa ağlayışının yanı başında

n’oluyor ya hu diyorsam şaşkınlığımın yanı başında

Bütün hesapların dışında , ayazda, Mola tesislerinin yanı başında

Sesim çarpar şehrin aynalarına, trajedyalarda ve monologlarda

Romanlarda, iletişim kitaplarının, metroların, kişisel gelişimlerin yanı başında

Ben gülüp geçerim dünya gerçeğine, dünya beni ırgalayamaz

Bir ilgi bulurum yine de Berki ile Pamukova arasında

Berki beni ırgalar Haliç ve Mostar ırgalar beni

Sayın Mustafa Celep der geçerim dünyayı bir adım ötemdir

Sana büyük sözler etmek için geldim bu dünyaya

Bu dünyanın yanı başında sözümü söyler geçer giderim

Ben bir büyük macera için geldim bu dünyaya serüven biter

   geçer giderim

Sizin yorgunluklarınız ne umrumda

Sizin yılgınlıklarınız, öfkeniz, kininiz ve kibriniz ne umrumda

Umrumdadır Karakoç mesela Diriliş

   bir büyük maceradır ruhta

Ferhat değilim değilim mecnun ama

   köroğluyum sevgilim

 

Ben bu dünyaya sana büyük sözler söylemek için geldim

Geldimse bu dünyaya

Dünya bir yer değildir sessizliğin kıyısında

Gözlerinde asılı kalan hayata çarpıp durur sözlerim

Korkma sönmez gözlerindeki dünya

Gittiğin şehirlerin kıyısında

İhmal edilmiş çocukların ihmal edilmiş kıyısında

Kuramların, teorilerin, ilaçların kıyısında

Somyanın, sofanın, masaların kıyısında dünya

   bir yer değildir

Umrumda değildir sizin taptığınız makineler taptığınız

   fetişler dolusu dünya

Benim damarlarımda yaşanır yaşanacaksa eğer dünya

Terk eden sevgililer aslına geri dönecek

Çocuklar çocuk olduğunu anlayacaklar burada

Savaşın kıyısında onlar daha bir kavrayacaklar dünyayı

Dünya bir kelimedir

Her şeye yazı olarak bakarım ben

Dünya yazılacak bir yerdir

Şehrin kıyısında bekleme gir içine yoğrul onunla

Susmayan silahların susmayan kıyısında

Bombaların ucu bucağı olmayan kıyısında

Bir imge bence patlayan bir şeydir

Dünya çatlak sesler kıyısında yaşanacak

   bir yer değildir

Benim çatlayan damarımın yanında

Dünya içi boş ve kof bir şeydir

İçi oyuk adamlar dolaşır ortasında

Kelimelerimi geri istiyorum dünya heeeeyyyy!

Sana büyük ve haddimi aşan

Sıkı sözler getirdim

 

Köroğluyum ben dizginlenemez bir duyarlık ustasıyım

Heyheylenirim dayanılmaz bir güzellik karşısında

Dünya yaşanacak bir yer değil bakılacak bir yerdir

Sizin makinelere kulluğunuzu onaylamıyorum

Sizin vitrinlere sizin ekranlara sizin şölenlere sizin eğlencelere

  dayanılır bir kösnülük içinde baktığınızı sizin sızılarınızı

Sizin arabalarınızı sizin konformist tavrınızı sizin görkemli

  bir yer olarak hayatınızı sizin evlerinizi sizin

  kompartımanlarınızı sizin asansörlerinizi sizin

  boşluğunuzu sizin prenslerinizi sizin krallarınızı

  sizin bunalımlarınızı sizin apartmanlarınızı

Bin kez söyledim yine söyleyeceğim putlarınızı putlarınızı

  putlarınızı

Onaylamıyorum haddimi bilmiyorum onaylamıyorum

 

Benim sabrımı zorlamayın siz

Benim öfkemi taşırmayın siz

Benim kelimelerimi benim cümlelerimi

   eğip bükmeyin siz

Sizin görüntülerinizin etkileyiciliği sizin şovlarınızın şaşası

Umrumda değil siz yine de benim karşıma çıkmayınız

Bir köroğlu gelir bir köroğlu gider

Benim sesim kalır üzgünlüğüm kalır

Fırında ekmek pişiyorsa sıcaklığım kalır

Sevgilimin elinden tutuşum kalır dünyada

Dünyada bir adam konuşur sesi kalır şiirleri kalır

Gel sarılalım köroğluyum sevinişim çapkıncadır

Köroğluyum dizginlenemez bir duyarlık ustasıyım ben

Dünya sevişilecek bir yer değil savaşılacak bir yerdir.

 

Köroğlu bu, savaşın tam ortasından seslenir

Uyumsuz, göçebe ve yapayalnız bir köroğludur bu

Hayalperest değil hayatperestir

Yapayanlış olanların muhibbi değildir

Kitap okur, çay içer, öğüt verir ve gezer

Hayat karşısında vakarlı ve sevecen

En sevdiği kelime mahrumiyettir.

 

Âşık olan, kavga eden bir köroğludur bu

Tiranların zulmünü yazmak için kalemini yontuyor

Büyük ahlâka inanır ve güvenir sevdiğinin

    Sevdiklerine, sevdikleri safiyet özlemindedir

Mostar’a ateş açanlara ateş açacak.

 

Benim bir bildiğim var, dünya

   savaşılacak bir yerdir, cedelleşilecek bir yer

Ben bu masadan kalkıp yürümek istiyorum

Bu masadan bu odadan kalkıp caddelere

Bu masadan sokaklara

Bu masadan tehlike odalarına

Bu masadan kölelere ve zulme

Bu masadan Filistin’e ve zenci kanına, zenci kanından

   yükselen medeniyete

Bu masadan metrolara ve gökdelenlere

Bu masadan Mesnevi’ye ve Mescid-i Nebeviye

Bu masadan Kudüs’e, Şam’a ve Bağdat’a

Bu masadan dünyanın merkezine

Bu masadan Saraybosna’ya ve Mostar köprüsü’ne

Bu masadan yakılan el yazmalarına ve kütüphanelere

Bu masadan millete, nabız vuruşlarının

   kalp atışlarının duyulduğu yere

Köroğlu bu, savaşın kalbinden sesleniyor

Köroğlu bu, Türkçenin kalbinden konuşuyor.

 

Köroğlu tiranların zulmünü anlatmaya devam ediyor

Herkeste bir ömer öfkesi dolaşır durur bu dünyada

Tek bir tekbir sesi dolaşır durur bu dünyada

Benim devrime inanışım dolaşır durur bu dünyada

Benim haklılığın sesi oluşum dolaşır

   durur bu dünyada

Ece Ayhan’ın haklılık inadı, Karakoç’un dirilişi, Âkif’in sesi

   dolaşır durur bu dünyada

Fikret’in sızısı, Nazım’ın çığrışı ve büyükbabamın mütevazılığı

Ve dedemin Kur’an okunurkenki titreyişi ve ağlayışı

   dolaşır durur bu dünyada

Ve kaybettiğim yitirilen dostlarımın üzüntüsü dolaşır

   durur bu dünyada

Ve Nerval’in intiharı ve sokak lambası ve

   hüzünlü bir ayışığı dolaşır durur bu dünyada

 

Ve sesi ve sesi ve sesi

    en çok sesi kalır ölen ağabeylerimin

Mütedeyyin duruşları kalır bu dünyada

Köroğlu bunu bilir bunu söyler buna inanır

Köroğluya göre dünya, darası alınmamış bir öfke

Devrime inanmış bir intikamdır.

 

 

Mustafa Celep

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

ALIŞILMADIK VE YENİ

21/6/2009 · Kategori: Denemelerim

                                       ALIŞILMADIK VE YENİ

 

Şiir Dilinde İmkan Arayışları

 

   Şiir hemen daima bir çatışma üzerine kuruludur. Şair de sanatının nesnesini edinmek için dil ile çatışmak, bu yolla kişiliğini kazanmak zorundadır. Paul Valery’den öğrendiğimize göre, şair kaba bir malzeme olan dil ile çatışmasının sonucunda, "yapay" ve "ideal" bir düzen yaratır. Şiirde deformasyon arayışlarını, bu çatışmaya, bu şiirsel sürecin sonucuna bağlayabiliriz. Kelimelerin ayrımına veya bölünmesine bağlı olarak o kelimelerden deneysel bir çalışmaya girerek yeni kelimeler, yeni biçimler, yeni anlamlar üretme, mısraların kuruluşuna müdahale ederek alışılmadık mısra yapılarına ulaşma, şiir cümlelerini eğip bükerek değişik biçimler, değişik görüntüler elde etme v.s tüm bunlar temelde bir dil çatışmasını, dil ile olan cedelleşmeyi içerir. Şair bu yüzden ve bu yolla yepyeni bir kişiliğe bir şair kişiliğine ulaşır. Dil ile yoğrularak yeniden varolur şair. Modern şiirin doğasında  biraz da bu yol bir çatışma barınır. Modern şair, her gün adım attığımız yoldan gitmeyerek kendine yeni bir yol, yeni dil olanakları arayacaktır. İkinci Yeni bu anlamda, dilde yeni arayışların şiirsel verimlerini sunacaktır okura. İkinci Yeni şairi , Orhan Veli akımına tepki olarak alışılmış şiir dilinin, kağşamış söz dizimlerinin karşısına, yeni ve modern bir şiir dili ile çıkar ve o güne kadar görmediğimiz kelimelere yeni bir kimlik yeni bir şahsiyet kazandırır. Bunu da kelimelerin sabit anlamlarını yerinden uğratarak yapar.

   

   İkinci Yeni şairi, şiirinde kelimenin yerini daha bir belirginleştirerek yeni bir gerçekliğe varır. Yeni bir gerçek yeni bir evren demektir. Şiirin her gün yaşadığımız, tanık olduğumuz veyahut müdahale ettiğimiz dünyadan ayrı bir tarafı vardır artık. Şair kök veya çıkış noktası olarak gerçekliği esas alsa da kaba ve ham bir vasıta veya işlenmemiş bir malzemeler yığını olan (herkesin kullanımına açık) dili, işleyerek-yoğurarak, oradan, hiç farkına varamadığımız gerçeğin (ama bu ‘gerçek’ ten daha gerçektir) yeni yüzünü, yeni bir gerçekliği, Valery’nin ifade ettiği anlamda "özüne herkesin ulaşamayacağı" bir nesneler düzenini, bir ilişkiler dizgesini oluşturur. Bize bu yolla yeni bir dünya, herkesin içinde ‘yurt’ kuracağı yeni bir evren sunar. Bu anlamda şiir, dilin dolaylı bir dışavurumudur diyebiliriz. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi alışılagelen nesneler ve ilişkiler dünyası, henüz şiir katına yükselmeden orada öylece durur. Şiir sanatı, bu temaşa ettiğimiz karmakarışık dünyaya ‘düzen’ getirmek için var biraz da. Kaotik bir dünyaya yeni bir düzen getirme edimi:Şiir.

 

   Şiirden edindiğimiz tecrübe , benzersiz ve heyecan verici bir tecrübedir. Bir anlık bir zihinsel durumun ışıması gibidir. Dil ile oluşan şiirin işaret ettiği dünya (şiir evreni/şiirsel dünya) , bizim her gün müşahede ettiğimiz, yapıp etmelerimizin dünyası,ilişkilerimizin ve tanıklık ettiğimizin dünyası ile bir ve özdeş değildir. Kısaca içinde yer aldığımız dünya ile tekabuliyetten uzak, alışılmadık ve yeni, özgün ve çarpıcı, çalkantılı bir dünyadır. Şiir ile esaslı bir bağ kurmuş her şair veya şiir okuru , bu özgül dünyayı idrak eder,  hisseder , tecrübe eder ve yaşar.

 

   Şiirin dil aracılığıyla bize yaşattığı coşku , heyecan ve keder gibi duygu durumları, ruhumuzun en dip köşesinde, biz daha şiirle irtibat kurmadan, açığa çıkmayı, dile gelmeyi beklediğini varsayabiliriz. Bu varsayım karşısında yine de temkinli olmak gerekir. Bu şiirsel duygu durumlarının , metne yansımadan önce  pişirilip olgunlaştırılması, zihnimizde belli bir kıvama erdirilmesi gerekir. Burada yapılması gereken, bu duygu durumlarının çağdaş bir eleştirel güçle denetime tabi tutulmasıdır. Bunun akabinde şiire özgü prizmadan geçirilmesi ve aynı zamanda istikamet tayin edici ilkelerden hareket edilmesi… bu hem oluşum hem de yazım aşamasında bir gerekliliktir.

 

En Sahici Dil

 

   Konuşma diline dayalı bir şiir, önemsenmesi gereken bir şiir tutumudur. Ayrıca bu tutum, şiirin gerekçeli bir şiir oluşunu sağlar. Zira modern şiirin en belirgin vasfı konuşmaktır. Ne için konuşmak ve kime karşı? Şairin şirinde konuşmayı merkez alması, dilin de gelişmesine, varsıllaşmasına sebebiyet verir, vermelidir de. Türkiye’de yazılan şiir bağlamında ifade edecek olursak, Tanzimat’tan bu güne yazılan şiire yönelik yapılan yeniliklerin temelinde, ‘konuşma dili’ yatar. Her ne yapılmışsa konuşma dili geliştirilerek yapılmıştır. Eliot  da Denemelerinde , "şiirde her yenilik, kimileyin bildirisinde açıklandığı gibi, günlük konuşmaya bir dönüş olmak eğilimdedir." , der. Zamanın konuşma biçimleri yer almalı şiirde. Ama bu yirmi yıl önceki üslupla olmamalı. (E.Pound) Eğer yirmi yıl önceki üslupla günümüzde hâlâ daha şiir yazılıyorsa (ki 80lerin şiir üslubunu bugün sürdüren bir çok şair var) bu durumda alışkanlıklarımızın ve klişelerin ağındayız demektir. Eliot bu konuda daha dikkate değer bir fikir öne sürer: "Kuşkusuz hiçbir şiir ozanın konuştuğu ve işittiği konuşmaların tıpkısı değildir. Ama yazıldığı  zamanın konuşmasıyla öyle ilintilidir ki , dinleyenler ya da okurlar "eğer şiir söyleyebilseydim işte böyle söylerdim" diyebilirler. İyi çağdaş şiirlerin, belki daha büyük eski şiirlerden biraz daha coşkulu ve doyurucu gelişi bundandır." Şiir okuru böylece okuduğu şiirlerde daha cana yakın, daha sahici bir dil ile karşılaşacak, çağımıza mahsus yapmacıklığın, yapaylığın, sahteliğin hüküm sürdüğü insan konuşmalarından, şiir içinde sıcaklığını koruyan özgün ve çarpıcı bir dile varacaktır. Bu ne ile mümkün? Bu , şiirin mayasına konuşma dilini katmakla, konuşma dilini şiirin hamuru kılmakla mümkündür.

 

   Şair şiirini oluştururken iç’e ve dış’a yönelik yeni izlenimlere, yeni duygulanımlara ve yeni algı kapılarına ulaşır. Bu süreçte  biz bir şiiri okurken, alışılmadık anlamlar, alışılmadık tatlar buluruz. Zira şiir keşiftir. Şair evvelâ kendini keşfeder. Kendilik bilgisi, bu açılımda devreye girer. Şairin biyoğrafik ve psikolojik ben’inden  getirdiği ve bize ulaştırdığı bilgi, evrensel açılımlara/keşiflere gebedir. ‘Nesnel ben’ de bu keşif hareketinden çıkış yapar. Öznel ben ile nesnel ben arasındaki şiirsel akım, şairin trajedisini ortaya serer. Zira şair dediğimiz ontolojik varlık, tınısını şiirde konuşturabilen trajik bir varlık olmakla anlamını kuşanır. Şiir de şiirin atmosferi de trajiğe akraba bir iklimdir. Şairin dramatik ben’i bu iklimden beslenir. ‘İnsan varsa trajedi vardır’ ya da ‘Allah varsa trajedi yoktur’ söylemi, şiirin geniş evreninde paradoksal bir duruşa sahiptir. Şiirin oluşumu ve bir metne dönüştürülmesi, bu paradoksa çok şey borçludur. Çünkü şairin diğer insanlarla olan diyaloğu, şairde bazı hasara ya da zihinsel ve duygusal çatlaklara sebep olur. Bu yüzden şiir için ve adına çatışma, şiirin olmazsa olmazlarındandır. Bu vazgeçilemez niteliktir ki şiirin doğuşunu muştular. Bu çatışma olmadan şiir yazılamaz demiyorum. Çatışmanın şiiri esasta bir inşa faaliyetidir. Öznel ben’den nesnel ben’e olan ana akım, bu inşa faaliyetinden etkilenir ve herkese benzeyen ve hiçbir kimseye benzemeyen yüzü ile bir varlık çıkar ortaya: Şiir. Birileri de bu sürece ‘yaratma’ veya ‘yaratış’ der, çünkü alışılmadık bir insanlık durumuyla karşı karşıyayızdır. Bu insanlık durumuna ‘niçin’ sorusunu sorduğumuzda şiir tınılar. Bu , öfkenin sesi olduğu gibi (niçin olmasın) neşenin, sevincin de kutlaması olabilir, kederin , yalnızlığın,  iyimserliğin ve karanlığın sesi olduğu gibi. Şair sanılanın aksine aydınlık bir insandır ve son derece yalın ve basit yaşayan biridir. Son derece basit bir yaşayıştan büyük bir şiir ortaya çıkabilir. Paradoksal bir şekilde trajik bir varlığın ve varoluşla teyellenmiş bir bütünlüğün dünyasında bu iki zıt duruş, varlığı aksettirici bir ‘ayna’  görevi görürler. Şair aynada daha doğrusu varlığın aynasında gördüklerini soluk soluğa bize söyler. Yine de şairin bakışı, görmeyi de içine alan, kapsayan bir bakıştır. Hem sonra her sabah kendimizi aynada görmüyor muyuz? Hayır görmüyoruz. Şair aynada ‘öz’ünü görür. Buysa acı vericidir:

 

      "aynada iskeletini

       görmeye kadar varan kaç

       kaç kişi var şunun şurasında " (ismet özel)

 

Şairin sahicilik arayışıdır bu ve ürkünçtür. Kendimizi tanımak kadar heyecan verici. İnsan tekinin aslına atıflarla ilerleyen bu şiir, hayatiyete yönelik göndermeleri de içinde barındırır:

 

      "ne yapsam

       döl saçan her rüzgarın

       vebası bende kalacak"  (ismet özel)

 

Bu mısrada da insan oluşa dair aksayan bir şey var. Rahatsızlık vericidir. Şair canlılıktan ve hayatiyetten güç alır, trajiği ile barışık değildir ama yine de sakinliği, müsekkin olmayı arzular:

 

      "varsın bende biriksin

       durgun suyun sayhası" (ismet özel)

 

Zira bu teskin oluştan güç devşirilecek durumlar vardır. Bu mısranın sonunda şair epiğe geçer ve savaşılacak, kavgası verilecek durumları işaret eder:

 

     "yumuşatmayı bilen ateş

      öğüt sahibi toprak

      nasıl olsa geri verecek

      benim kılıcımı" (ismet özel)

 

İnsanoğlu en içten görünümü, en sağlam duruşuyla, şiir çerçevesinde belirginlik kazanır. Zira şiir, sahici konuşmayı esas alır.

 

Anlam, Pasiflik ve Lirik Şiir

 

    Bir şiiri bütünüyle anlamak, o şiirin tüm boyutlarıyla anlaşılması demek değildir. Biz ne kadar kazı çalışmasıyla şiirin anlam katlarına vakıf olursak olalım, anlaşılmayan bir yer mutlaka kalacaktır. Bu dil denen mucizenin ele avuca sığmaz yapısından kaynaklanan bir şeydir ki bu durumun hafifsenecek bir yönü de yoktur. Eliot’a göre anlamanın ilk şartı, açıklamaktır. Biz bir şiiri ‘seviyor’ olabiliriz ama bu ‘hoşlanıyor’ oluşumuzun temel şartı değildir. Şiirin tadına varmanın ya da şiirden zevk almanın anlamı, bu zevki esinleten nesneye göre değişir. Bu , şiir ve dilin zenginliğine bağlıdır biraz da. Şiirle muhatap olmuş herkes, duyarlık düzeyine göre o şiirden değişik tatlar alabilir. Ama şu bir gerçek ki, hoşlanmadığımız bir şiiri bütün çehresiyle anlamamız da mümkün değildir. Buna kısaca , şiir tat almalar şiire göre değişir, diyebiliriz. Sözün burasında , anlamı öncelediğimiz sonucu çıkmamalı. Zira anlam her şey değildir. Dilin olduğu gibi şiirin de ele avuca gelmez bir oluş süreci vardır. Şiirde anlamı öncelemek, o şiirin avuçlarımız arasından kaybolmasına da sebebiyet verebilir. Buradan, şiirin,  diğer gündelik işlerimiz gibi üzerinde titizlikle durulacak bir uğraş olduğu çıkarsamasında bulunabiliriz.

 

    Şiiri açıklamaya yönelik her çaba , şiirin sınırlarından taşmaya teşnedir. Çünkü şiirde anlam, metnin arkeolojik bir arayışa tabi tutulması karşısında biçimsizleşebilir, anlamın yoğunluğu veya anlamsal işaretler buharlaşabilir. Bu da şiiriyetten uzaklaşmak demektir. Bu bağlamda çok dağınık yapısıyla lirik şiirin , anlamı belirsizleştirdiği söylenebilir. Liriğin epiğe nazaran bulutlu flu bir görünümü vardır. Liriğin imgeci şiire yakınlığını hesaba katarsak okurun bu şiir karşısında anlamı tamamlayıcı bir işlevi olduğunu düşünmek mümkün. Epik daha nettir liriğe göre. Direkt ve doğrudan söyleyişi önceler. Harekete dayalı ve gerilimli bir yapısı vardır epiğin. Lirik şair, yazarken otobiyografik ben’inden hareket eder. Bu hareket esnasında karşılaştığı her durum, olay ve nesneyle bir özdeşim kurar. Özdeşim kurma işlemi her şeyi kapsar ve bu, şaire geniş bir hareket alanı açar. Şair esasında başkasından bahsederken bile kendini ön plana çıkarıyordur. Şairin psikolojik ben’i bir bakıma dilsiz ikizini arıyordur ve bu arayış, herkesle özdeşleşmeyle hal yoluna konulmak için şaire malzeme sunar. Lirik şair , dili fetişleştirmeye kadar varır. Amacına ulaşamadığında ise  çözüme, dil içinde, dilin estetik imkanları içinde ulaşmaya çalışır. Dili ikonlaştırır, bu kutsayış şair için yeni bir merkez arayışıdır. Özdeşleşme imkân dahiline girmediği için lirik şair, dili kendisi için merkez kılarak yaşadığı sorunsalı aşma yoluna girer. Dünyadaki her şey dilin dünyasında anlamlıysa kapsama alanındadır. Dilin dünyasında anlamlı olan ise, duygunun dünyasında anlamlı olmayla bir ve aynıdır. Dil’e dokunan, duyguya dokunanla irtibatlıdır. Bu bağlamda lirik şairin malzemesi duygudur. Aşırı duygusal biridir lirik şair. Zaten başka türlü de özdeşim kurulamaz. Burada , şiirde kullanılan imgenin çağdaş eleştirel süzgeçten usla sınırlanması diye bir durum söz konusu değildir. Şiir öncesi duyarlığın malzemesi, duyguyla ilişkisel olan durum, nesne ve olgulardır.

 

    Lirik şair, hayatın pasif tarafında durur. Duyguyu her daim öncelediği için pasiftir. Bu ise onu aşırı romantik bir tutuma sürükler. Lirik şiir, gerekçesiz bir şiirdir. Şairin şiiri niçin yazdığına dair her hangi bir gerekçesi yoktur. Küçük bir nesneyi bile duygu nesnesi için malzeme haline getiren lirik şairin gerekçesiz bir şiir yazmasının sebebi, etkin bir hayatı yaşamaya cesaret edemeyişidir.

 

   Sanatı büsbütün ‘duygu işi’ olarak göremeyiz. Sanatçı gerektiğinde duygudan kaçan adamdır. Sanatçıya , duygu ile us arasında bir denge arayışı içine giren, ne eserlerinde bütünüyle duyguya yaslanan, ne de aklı (us) eserinin merkezine tamamıyla yerleştiren, bilakis bir denge adamı tavrını belirginleştiren bir aktif insan, bir duyarlı kişi, bir sentezci gözüyle bakabiliriz.

 

İnsani Sanat Biçimi ve Kelimeler

 

   Şiir yazma edimini, bir edebiyat biçimi olarak düşünemeyiz. Bu bağlamda şiir, allı pullu süslü bir ifade tarzı değil. Şiirin dil’e değinerek dille yazıldığını düşündüğümüzde insana bağlı, insan ile alakalı bir irtibatının olduğunu görürüz. Şiir insanı çok yakından ilgilendiren bir sanat. İnsani olan ne varsa şiiri ilgilendirir, diyebiliriz. İnsanlık durumuyla insanlığın kaderine dair tasavvurlarımız, şiirin içinde vurgulanır, şiirin içinde pekişir, şiirin içinde açıklığa kavuşur. Şiir, bir konuşma biçimidir. İnsanın en yanına, bozulmamış boyutlarına hitap eder. Bu yüzden Oktavio Paz, şiir için, "üstün biçimde konuşma sanatı: ilkel dil", diyecektir. Şiir insanın bozulmamış fıtratına dair göndermelerde bulunur. Bu anlamda saflığı, insani olanı arar şair. Sosyal ilişkilerin yozlaşmaya uğradığı zaman dilimlerinde şairin bu vurgusu, bu dikkati daha bir pekişmiş görünüm elde eder. Burada temel vurgu, esas dikkat, ‘insan gerçeği’ dir. İnsanın olduğu her yerde şiir vardır. Bu yüzden en insani sanat biçimidir şiir. İnsanın ne olduğu , giderek kim olduğu hususu, şiirin alanında ve şiirle birlikte belirginlik kazanır.

 

   Şiirin kelimelerden meydana geldiği olgusu, Malerme’den günümüze bir çok şair, bir çok kuşak tarafından ifade edilir. Şiir kelimelerden oluşmakla birlikte kelimelerin meydana getirdiği bütünden fazla da olabilir ve hatta şiiri aşan bir şeye dönüşebilir. Şiirden fazla. Kelimelerin vücuda getirdiği anlamdan fazla. Bu fazlalık, bu sınırları aşmışlık, yine de kelimelerle şiirde ifade bulur. Bu şekilde sınırları ihlâl durumunu tasvip edemeyiz. Şiirin hissettirdiği her ne ise onu yine şiirin sınırları içinde aramalıyız. Şiirin kendine özgü doğasını, şiir hakkında bir şekilde edindiğimiz ön-yargılardan  arınarak kavrayabiliriz.

 

    Şiirin malzemesi olan kelimeler, şairin zihninde bir dönüşüme uğrar. Bu değişim-dönüşüm sürecinde, her gün gündelik hayatta kullandığımız kelime öbekleri, şairin müdahalesiyle şiir katına yükselir. Bu yükselmeyle birlikte  şiirin malzemesi olan kelime veya kelime öbekleri anlam genişliğine uğrayıp bir bütün oluşturmasıyla eserin dünyasında yerini alır. Bu bir özgürlük edimidir. Zira malzeme (kelime) özgürlüğüne kavuşmuş, ilk ve özgün yerine geri dönmüştür.

 

   Düzyazıda kullanılan kelime, kısıtlı bir anlamı belirginliğe kavuşturmak üzere vardır. Düzyazı yazarı, kelimenin tek bir anlamını kullanmak için yazar ve bu ifade biçimi şiirde  olduğunun tersine kelimeyi ve onun anlam evrenini kısıtlayan bir ifade biçimidir. Oktavio Paz’ın da dediği gibi "şair maddesine özgürlük verir, düzyazı yazarı ise onu mahkum eder. "

 

   Şair kelimelere özgürlük verir, bu doğru. Bu doğruya bir doğru daha eklemek gerekiyor: Şair kelimelere haysiyet kazandırır. Burada da kelimelere karşı (şiiri estetik bir nesne olarak görenlerin tersine) kazanılmış bir zafer söz konusu değildir. Aksine şiir ediminde kelimelere serbestilik kazandırılır. Bu özgürlük ortamında kelimeler Paz’ın ifade ettiği üzere "bir başka şeye" dönüşürler. Burada kelime ‘kendisi’ olur ve özgün doğasına kavuşur.

 

   Şiir bir dil hadisesi olmakla birlikte dili aşan bir şeydir."Şiir, dilin sınırlarını aşar." Şiir dilin sınırlarını yine kullandığı kelimelerle aşar, kelimeleri kullanarak. Şiir edimi, kelimeyi şiirsel döngü içerisinde imgeye dönüştürür. Burada da kelime, imge hüviyetine dönüşmekle birlikte haysiyet kazanmış, ‘kendi’ si olmuştur. İmge sayısız zıt anlamları içinde barındırır ve şiir edimi sayesinde bu zıt unsurlar şiirin çatısı altına girerek bir bütünü oluşturur: Yapıt. Edebi eser, esasında kelimelerin özüne, tabiatına dönüş hareketidir. Bu hareket zihne ilişkindir ama tamamen zihinsel bir olgu değildir. Duygu ve davranışa dayalı irtibat noktaları vardır. Bu yüzden şiir, somut olarak dışavurumda kendini belli eder. Biz şiiri somut bir davranış biçimi olarak düşünme eğilimindeyiz. Zekaya dayalı ama tamamen zekadan müteşekkil değil. Şair aynı zamanda kelimelere hayatiyet kazandırır. Kelimelerin hayatilik vasfı, yaşadıklarımıza müteallik bir irtibatı ilgilendirir. Yaşadıklarımızı da davranışlarla somutlandırırız. Ama yine de zekadan bağımsız değil. Bu bağlamda şiir, son  derece somut bir şeydir. Genel geçer kanaatin aksine, zihne dayalı bir spekülasyon değildir şiir. Yaşadıklarımıza karşılık gelir ve bu yüzden beşeri bir edimdir o.

     Şiiri her gün karşılaştığımız davranışlarla bir ve aynı göremeyiz. Alışılmadık bir iletişim biçimidir şiir. Kelimeyi kendi doğallığına bırakır ve bu bırakışta biz, birçok anlam boyutlarına kulaç atarız. Şiir insanı sarsar. Şiir sayesinde bilincimiz tetikte durur ve medeniyetin belâlarına duçar olan şuurumuzun dinç ve diri kalmasını ve hatta her günü yeniden bir tazelenişle karşılamamızı, her gün yeniden doğmamızı sağlar. Şiir insanı sağlar. Bir başka bağlamda şiirin açtığı yolda millete giden dinamik işaretler bulunur. Diğer taraftan şiir, bireysel, kendine özgü bir uğraştır.

 

Dilin Kalbinden Konuşmak

 

    Hareketlerimizin belirsiz hale gelmesinin sebebi, kelimelerin ağırlığının yitirilmesi, anlamlarının belirsiz oluşudur. İnsan ve kelime, insan ve dil, birbirine kopmaz bağlarla bağlıdır. İnsanı kavramanın en temel yolu, kelimelere yüklenen anlamdır aslında. Varoluşumuzu dil ve ifade araçlarıyla kavrar, açıklığa kavuştururuz. Paz’ın dediği gibi, " insan kelimelerden, kelimeler de insandan oluşur." Kelime olmadan insanı kavramamız mümkün değildir. Kelimeler de ölümlü varlıklardır, insanlar gibi doğar , büyür ve ölürler. Kelimelerin insan varlığını açığa çıkartıcı işlevleri vardır. Bu yüzden Cemal Süreya, "şiir geldi kelimeye dayandı" diyecektir. İkinci Yeni şiirinde, insan dünya üzerindeki yerini kelimeyle betimleyecektir artık. "Varlık endişesi"ni kelimelerle dillendirecektir. Kelimenin şiir içinde önemi ve değeri, aslında insanın kendi önemi ve değeridir. Paz’ın düşüncesi, kelimeye verdiği önem ve yaptığı vurgu, yukarıdaki ifadelerimizi destekler mahiyettedir: "Sözcük insanın kendisidir. Sözcüklerden oluşuruz bizler. Sözcükler bizim tek gerçekliğimizdir, en azından gerçekliğimizin tek kanıtı." Kelimelerin bu şekilde önemi, dil olmadan da bir anlam ifade etmez. Gerçekliğimizi açıklamak için dil’e başvururuz. Eğer dil’e bağlı kalmak, anlamımızı ifadeye kavuşturmak istiyorsak dil’i kullanmak zorundayız. "Dilden kaçamayız " der, Paz. Sessizliğin bile ifade ettiği bir şey vardır. Kelimelerin kalbinden konuşan şairin sessizliğine bir anlam vermek istiyorsak dil’in kapısına gelmek gerekiyor. Şair, kelimeleri de yedeğine alarak dil içinde, dil’in kalbinden konuşur. Varoluşumuzu açıklamanın temel koşulu dil’dir. Varlığımıza sahih bir anlam katmak istiyorsak dil’in imkânlarından faydalanmamız kaçınılmazdır.

 

    Şair, dile, hayati olan özü yükler. Bu dil’in, bu dil’in malzemesi ile inşa edilen şiirin, bizim için vazgeçilemez oluşu, yaşamamızın olmazsa olmazlarından oluşu, yüklenen bu şiirsel öz dolayısıyladır. Yine de dil’i fetişleştiren bir tutumdan uzak durmalıyız derim ben. Alışılmadık ve yeni şiir dilinin dolaylarında  hayata bakan bir taraf hemen her zaman olacaktır. Bu da çağdaş bir konuşma biçimi olan şiir için hususiyetli bir konudur. Yeni bir şiir dili, konuşmaya dayalı bir şiirdir. Paz’a göre "konuşma şiirin özü ve yaşam kaynağıdır fakat şiirin kendisi değildir." Şiirin genelini kapsayan ritmik düzenleniş itibariyle konuşma , kaynağını halktan alır. Halktan kaynaklanan bir konuşma biçimidir şiir, ama bütünüyle halkın konuşmasından ibaret değildir. Şiirde her yenilik konuşmayla, konuşma diliyle başlar. T.S.Eliot bu konuda manidar bir fikir öne sürer: "Şair hayatiyetini halktan alır ve karşılığında halka hayat verir." Cemal Süreya da "Konuşma dili şiirin mayasıdır.", der. Yeni şiir, yeniliğini, çıkışını, gerekçesini, istikametini buralarda aramalı, buradan bir yenilik arayışına girmelidir.

 

    Kısaca özetleyecek olursak, alışılmadık ve yeni bir şiir dilinin inşası; ancak dil’i,dildeki lirizmi, epik sesi, anlamı, etkinliği, anlamın insanca dışavurumunu, bu toprakların ruhuna eğilerek, bu toprakları ‘bu topraklar’ yapan değerleri sahiplenerek, yeni bir bütünlüğe kavuşturmak, şiiri insan ve hayatla irtibatlı kılmak, süreçsel yeni yapılandırmalarla mümkün hale gelecektir. Anlamsal bağ, insan ve hayatla önem kazanır. Bu ise ciddi bir millet meselesidir.

 

 

    

 

   

 

    

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

MUTLULUK, MÜMKÜN

18/6/2009 ·

Konu: Kur'an-ı Kerim'e Göre Mutluluğun Kırk Formulü

Kur'an-ı Kerim'e Göre Mutluluğun Kırk Formulü

İsra 37: Kibirli olma, alçakgönüllü davran.

Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.

Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.

Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.

Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.

Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma.

Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.

Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster.

Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.

Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.

Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine. Öfkenin dinmesini bekle.

İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.

Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.

Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.

Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.

Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.

Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.

Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.

Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.

Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar için asla feda etme.

Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.

Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan.

Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil.

Saff 2: Yalandan uzak dur.

Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.

Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.

Al-I İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.

En'am 50: Önyargılarla hayatı kendine zehir etme.

En'am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.

Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.

Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.

İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.

İsra 23: Anne ve babana 'off' bile deme.

Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.

Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını Kabul et.

Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.

Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.

Necm 3: İnanma duygunu diri tut.

Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme

--------------------

Yorum (0)

CAHİT ZARİFOĞLU HAKKINDA/MUSTAFA CELEP

7/6/2009 · Kategori: Mustafa Celep Mevzuu

Mustafa Celep:

Cahit Zarifoğlu, alışılmadık ve yeni bir şiir yazmıştır her zaman. Zarifoğlu şiirinin okura alışılmadık ve ters görünmesinin temel sebebi, geleneksel şiir algısıyla kolaycılığa alışmış şiir okurunun 'başka' bir şiirle karşılaşmasından doğan şaşkınlık biraz da. Hazır poetikaya uyumlu ve güdümlü okur, bu şiiri fazla soyut ve kapalı bulmuştur. Edip Cansever, 'kapalı şiir yoktur, şiire kapalı okurlar vardır sadece' der. Ben de ilk okumamda yadırgadım bu şiiri. Tanpınar'ın ifade ettiği anlamda eserin 'hava'sına girmekte epey zorlandım. Modern şiirin bir vasfı da budur: muhatabından sabır, hazırlık ve emek ister. Zarifoğlu'nun  'Yunus Emre gibi yazmak istiyorum' sözü çok manidar ve düşündürücü aynı zamanda. Zamanımızı düşündüğümüzde Milenyum Kuşağı şairleri giderek daha kanlı-canlı, daha somut, ne söylediğine odaklanan bir şiir anlayışına vardılar bu günlerde. Zarifoğlu'nun isteği, yalın ve kolay anlaşılır bir şiir tutumunu vurguluyor. Bu, önemsenmesi gereken bir söz bizce. Yaşadığımız dünyada karşılaştığımız olaylar, açık anlatımlı bir şiiri zorunlu kılıyor. Bu, içsel bir zorunluluk haddi zatında. Daha gerçekçi, kemik gibi sert şiirler. Zarifoğlu şiirinin toplamı, zaten bu şiiri bünyesinde barındırıyor. Soyuttan somuta, iç'ten dış'a doğru bir şiirin açılımına ihtiyaç hissediyoruz.

Ama hepsinden önemlisi, 'önce ahlak ve maneviyat'. 

(dunyabizim.com)


http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1265

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

KERTENKELE EDEBİYAT/16. SAYI

7/6/2009 · Kategori: Elestirilerim

Sözlü kültürden geldiğimiz için yazıya ve özellikle eleştiriye tahammülümüz yoktur. Yazıya yönelik mesafeli bir duruşumuz var. Batı çıkışlı olduğu için yapılan eleştiri karşısında da  biraz tedirginlik duyarız. Türk şiirinde eleştiri, eseri tamamlayan önemli bir sacayağıdır. Kaçınılmazdır. Olmazsa olmazdır. Bir imkândır, özellikle şiir genci için. Bütünleyicidir. Boşlukları doldurur. 

Cöntürk gibi söylersek şiirde bağımsızlıktan yanaysak eleştiride bağımlılıktan yanayız: Edebiyat yapıtına bağımlılık.

5257

Eserin inşa sürecinde şiir gencinin eleştiriye ihtiyacı var. Eleştiri öncelikle şiir gencinin kendi yapıtına dışarıdan nesnel bir gözle bakmasını sağlar. Böylece iyi şiir ve kötü şiirin deneyimle farkına varacaktır genç şair. Bu farkındalık haliyle şairin  şiir tekniğini geliştiren bir sürece tanıklık etmesini sağlayacaktır.

Eleştiriyi, nesnel ve öznel eleştiri sınıflaması bir yana eleştirmenin tutumu itibariyle olumlu ve olumsuz eleştiri şeklinde kategorize edebiliriz.

İbrahim TenekeciOlumsuz eleştiri tümüyle bir saldırı değildir. Olumlu eleştiriyi de ahbap-çavuş ilişkileriyle yürüyen bir etkinlik olarak düşünemeyiz.

İşte Kertenkele Edebiyat  bu noktalarda varlığını belirginleştiren sıkı sağlam dergiler arasında yer alıyor.

Kertenkele günümüz şiirinin nabız vuruşlarını her sayısıyla duyurmaya devam ediyor.

Eleştiri sanatıyla eserin doğasını kavrayabilmek için Kertenkele edebiyat dergisinde yayınlanan ürünler bizce büyük bir imkânı içinde barındırıyor. C.Ali Ahmet’in ‘Bugünün Türk Şiiri Üzerine Konuşmalar-3’ ve ‘Şiir İşleri-4 (Dergilerdeki şiirleri okurken)’ başlıklı yazıları, eserin doğasını kavrayan özgün tespitlerin yer aldığı nitelikli cümlelerden oluşuyor.

Ahmet MuratRahmetli Levent Sunal ağabeyimizin Mevsim Birdenbire ve Hayriye Ünal’in Saçları Vardır Aşkın adlı eserleri Ahmet tarafından imrenilesi bir incelikle ele alınıyor. C.Ali Ahmet’in kitap boyutuna kavuşturmayı arzuladığı bu yazılar, şairlerin ilk kitaplarını irdeleyen bir tutumla yazılmış. Bu güne kadar hiç yapılmamış bir şeydir bu. Özgün bir çaba, özgün bir çalışma.

Yine Şiir İşleri başlıklı yazılarda da tek tek şiirler titiz bir çözümlemeye tabi tutulmuş. Arif Ay, İbrahim Tenekeci, Ahmet Murat, Müberra Güney, şiirleri çözümlenen şairlerden.

Hayriye ÜnalAhmet’in yazılarının genelinde göze çarpan belirgin özellik, eserin olumlu-olumsuz tüm yönleriyle dengeli bir tutumla ele alınması, değerlendirilmesi ve eleştirilmesidir. ‘Eleştiri saldırı değildir’ hükmü böylece doğrulanmış oluyor bu yazılarla.

Kertenkele dergisinin 16. sayısı bu ciddiyetle okunduğunda, bu edebiyat cangılında sarf ettiğimiz kötü sözlerin, yaptığımız kavgaların, içine girdiğimiz koşuşturmacanın,  gösterdiğimiz kibrin, köşe kapmacanın, çete kurmanın, yalanın, iftiranın ve gururun, adam asmacanın ve iki yüzlülüğün , dünya hayatının geçiciliğini göz önünde bulundurarak, hiç de övünülesi ve imrenilesi şeyler olmadığını,  eleştiri sanatında ‘bu iş böyle de yapılabilir’in imkânını daha bir kavramış olacağız.

Bizi izlemeye, bize izlek olmaya devam edin.

Sıkı okumalar…

 

İrtibat:

kertenkeleedebiyatdergisi@gmail.com

 tel: 05055733271

 

Mustafa Celep

<_script /><_script />

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

SERVER VAKFI EDEBİYAT ORTAMI 2009 ŞİİR ÖDÜLÜ SONUÇLARI

31/5/2009 ·

SERVER VAKFI EDEBİYAT ORTAMI 2009 ŞİİR ÖDÜLÜ SONUÇLARI

SERVER VAKFI EDEBİYAT ORTAMI 2009 ŞİİR ÖDÜLÜ
BASIN AÇIKLAMASI

Gençliğin edebiyata olan ilgisini artırmak, edebiyatın kültür hayatımızdaki yerini daha belirgin kılmak ve geleneğimizin köklü mirası olan şiiri okunur, bilinir ve tercih edilir bir konuma getirmek amacıyla Server Vakfı Edebiyat Ortamı 2009 Şiir Ödülü adıyla düzenlediğimiz şiir yarışması sonuçlanmıştır.
Edebiyat Ortamı dergisinin katkılarıyla yürütülen bu yarışmada Vakfımız, ödül vermenin ‘birlikte sevinmek’ olduğu düşüncesinden hareket etmiştir.
Ödül vermek, birlikte sevinmektir.
Şiir, birlikte sevinilecek bir şeydir.
Gerçek şu ki, şairin şiirle ilişkisinde ödülün aracılığına ihtiyacı yoktur. Bunu herkes bilir. Kabul eder. Şiir, şairin doğal refleksidir. Varoluş üslubudur. Hiçbir ödül bir insanı şair yapmaz. Ama marifetin iltifat görmesi hoştur, güzeldir. Sevinç vericidir.
İnsanın etik ve estetik kaygılarla, çabalarla, amaçlarla ortaya koyacağı her sanat ürünü saygıya değerdir. Ödül, bir saygı duyma biçimidir. Bu saygıyı gösterme biçimlerinden biridir.
Güçlü bir şiir geleneğine sahip olan milletimiz asırlar boyunca şaire büyük bir değer vermiş ve onu çeşitli şekillerde ödüllendirmiştir. Biz, bu geleneği sürdürmenin ve çağdaş dünya edebiyatı içindeki güçlü yerimizi korumanın önemli olduğuna inanıyoruz.
Yarışmaya 495 aday 5 adet şiirle katılmıştır. Gönderilen bu şiirler arasından yapılan seçim sonucunda 3 aday dereceye girmiş, 3 aday mansiyon kazanmış; önceden belirtilmiş olmamasına rağmen jüri 6 adayın şiirlerini ‘kayda değer’ bularak özel ödül verilmesini kararlaştırmıştır.
Jüri üyeleri ile yarışmayı kazanan adayların ad ve soyadları aşağıdadır:

Birincilik Ödülü : Hakan Ataseven (Rumuz: Soylu Nefer)
İkincilik Ödülü : Adnan Barış Ağır (Rumuz: Muleta)
Üçüncülük Ödülü : Mustafa Nurullah Celep (Rumuz: Hâfız)

Mansiyonlar:

1.Mehmet Fatih Kutan (Rumuz: Zenci Derviş)
2.İsmail Kalın (Rumuz: Geçkin)
3.Mehtap Kabataş (Rumuz: Ayşe Toprak)

Jüri Özel Ödülleri:

1. Veysel Karani Tur (Rumuz: Aykıran)
2. İdris Sezgin (Rumuz: Ravi)
3. Tahir Akay (Rumuz: Semender)
4. Çetin Özcan (Rumuz: Firari)
5. Mehmet Akgül (Rumuz: Uzak)
6. Enis Emre Memişoğlu (Rumuz: Sui Generis)

Jüri Üyeleri
Mehmet Ali Bulut (Server Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı- Vakıf temsilcisi)
Osman Sarı (Şair)
Arif Ay (Şair)
Mustafa Aydoğan (Şair)
Turan Karataş (Eleştirmen-Yazar)
Erdal Çakır (Şair

Saygılar sunarız. 01.05.2009

Av. Mehmet Ali BULUT
Server Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı

Yorum (0)

KÂMİL EŞFAK BERKİ'NİN MOSTAR KÖPRÜSÜNE AĞIT ADLI ŞİİRİNİ BİR TAHLİL DENEMESİ

30/5/2009 · Kategori: Elestirilerim

KÂMİL EŞFAK BERKİ'NİN

MOSTAR KÖPRÜSÜNE AĞIT ADLI ŞİİRİNİ BİR TAHLİL DENEMESİ

 

   Kâmil Eşfak Berki'nin Mostar Köprüsüne Ağıt  şiirinin diğer şiirleri yanında güzide bir yeri vardır. Bizim bu şiir üzerinde durmamızı gerektiren ve  aynı zamanda bu şiire seçkinlik vasfı  kazandıran husus, günümüz şairinde bir eksiklik olarak gördüğümüz, Berki'de somutluk kazanan şairin çağına olan ilgisi, duyarlılığı ve hassasiyetidir. Biz bu yazımızda Berki'nin hassasiyetindeki soyluluğun nedenleri üzerinde duracağız.

 

  Bu şiiri önemli kılan temel özellikler, başlıca nitelikler nelerdir? Yine bu şiiri kezlerce dönüp dolaşıp okumamızı sağlayan, bizi bu şiire yönelten hangi vasıflar olabilir?

 

Safiyetin Yitirilişi

 

Temel izlekler çerçevesinde çözümlemeyi düşündüğümüz bu şiirin en belirgin vasfı, ilk mısradan da anlaşılacağı üzere,  adına Batı Medeniyeti denen oluşumun, sömürgelerde ve Müslüman coğrafyada , bu coğrafyada ikamet eden mütedeyyin insanların safiyet özlemini parçalayışı, kültür ve medeniyet değerlerine olan müdahalesi, saflığa yönelik temel bir vurgudur.

 

"Gökkuşağını

Gökkuşağını parçaladılar"

 

Vurucu bir ilk mısra. Bizi okuru tam kalbinden yakalayan, sarsan, hırpalayan, rahatsız eden bir ilk mısra. Batıdan ilk müdahale, safiyete yöneliktir. Bu gün de olduğu gibi Batının ilk temas ettiği yer, Müslümanların hassasiyetindeki en can alıcı noktadır. Şiir müzik cümleleri şeklinde devam eder. Lirik bir müzik.

 

"Üstünde nişanlılar buluşur

Üstünde şairler karşılaşırdı

Mostar köprüsü'ne ateş açtılar"

 

Lirizmin dokunaklı şiir cümleleri haline dönüştüğünü görüyoruz. Yıkılan medeniyet değerlerine yakılan bir ağıttır bu. Sert ve vurucu bir üslup. Müziksel ifade biçimleri. Ve sarsılan benlik. Asırlardır muhafaza ettiğimiz değerlere yapılan müdahaleye bir tepki şiiri. 'Nişanlıların ve şairlerin' buluştuğu tarihsel köprümüze, köprü özelinde bütün Müslüman coğrafyaya ateş açılmıştır. Şairin yaşadığı çağa olan duyarlılığın yansımalarıdır bu mısralar. Zira ateş açılan gerçekte şairin duyarlılığı ve yüreğidir. Ateş açılan huzurumuzdur. Hoşgörümüzdür. Temel insani vasıflarımızdır. Bundan en fazla etki alan şairin parçalanmış yüreğidir adeta.

 

Medeniyet Sorgusu

 

   'Irmak öyle akar ki kıyısında biri vardır' mısraını 'Irmak öyle akar ki kıyısında Türkiye vardır' şeklinde okumak da mümkün. Şair şiirin bu bölümden itibaren bir medeniyet sorgusuna girer. Buna Dünya Sisteminin bekçileriyle bir hesaplaşma diyebiliriz. Soru soran bir şiirle karşılaşırız bu ilk bölümden sonra. Sorgulayan bir şiir.

 

"Irmak öyle akar ki kıyısında biri vardır

Ruh için ne yüzyıllar geçti

Neretva ırmağı şimdi akıyor mu Bay Arabulucu

Kötülük görmeden kötülük eden İngiltere'nin

Aracısısınız Lord filanca Bay A-r-a-b-u-l-u-c-u

Irmakların arşıâlâda aslı vardır akarlar

Bilir misiniz Lord filânca bilir misiniz

            Mostar Köprüsü'ne ateş açtılar

 

   Ruhu yormayan bir şiiri var Berki'nin. Kendisinin Üstad Sezai Karakoç'un şiiri için söylediğini biz Berki'nin şiiri için söyleyebiliriz: ''Her ruhun 'bizi söylüyor' diyebileceği bir şiir''. 'Ruh için ne yüzyıllar geçti' mısraı, Berki'nin metafizik tarafına seslenen bir mısra. Bu mısraa bütün bir medeniyet tecrübesinden süzülmüş bir mısra gözüyle bakabiliriz. Ortada devasa bir Osmanlı macerası , bir medeniyet serüveni vardır. Pirlerle olan  alış-verişin (divan şiiri) bir yansıması adeta. Berki , biçim ve içerik olarak çok anlamlı niteliği olan, geniş ufuklu bir şiire sahip. Mostar Köprüsüne ağıt şiiri çağrışımları bol bir şiir aynı zamanda. Bu şiirin bizde karşılık bulmasının bir diğer sebebi de iletisinin en açık olduğu bir şiir olması biraz da. 'Irmakların arşıâlâda aslı vardır akarlar' mısraı, önemli bir metafizik gerçeği ifade eder. Şairin medeniyet sorgusu, şiirin öne atılma isteğinin  bir karşılığıdır. Zira ortada bir acı , can yakıcı bir kıyım vardır ve şairin buna duyarsız kalması düşünülemez. Avrupanın tam ortasında herkesin gözü önünde bir katliam gerçekleşmiştir ve dünya ve bizim adaletine çok güvendiğimiz Batı da sadece seyretmiştir. Tabi haliyle bu insanlık zulmü karşısında sesini ilk yükselten şairler olacaktır ve öyle de olmuştur.

 

Bize Ait Bir Ses

 

   Kâmil Eşfak Berki, Diriliş geleneğinden gelen bir şair. Şairin canı yanmıştır ve medeniyetimizin içinden seslenir. Bize ait bir ses. Berki'nin sesine ses olalım derim ben. Diriliş (Hakikat) medeniyetinin değerlerine , sembollerine yapılan saldırı şairin canını yakmıştır. Mostar Köprüsü'ne ağıt  şiirinde derin bir üzüntü var, kaybolan, yıkılan değerlerin üzüntüsü. Bu şiirde sanat düzleminde medeniyet yapılarının inşa edilişinin lirik bir ifadesiyle karşılaşırız.  Yapı taşlarının lirik ve özgün bir imar sürecidir bu.

 

"Mostar Köprüsü yapılırken

Bütün Mostar çocukları sokulup bakmıştı

Balkonlardan kızlar gül fırlatmıştı

Taşı taşa içten bağlayan baş kalfa

Keçi kılını yumurta akıyla karmıştı

Seher vaktinde eğilmiş ırmağı okşamıştı

                        Avrupa'nın en güzel köprüsüne ateş açtılar "

 

Berki'ye kültür ve medeniyet şairi diyebiliriz. Hakikat doğrultusunda Diriliş Medeniyetinin. Berki bize bir bakış-açısı getirir, Medeniyet bakış – açısıdır bu. Bu şiir özelinde Berki'ye göre şiir, taş taş yapılarla yükselen bir medeniyet inşasıdır. Bütüne yönelir ve Varlıkla olan bağını koparmaz. Varlık – Kâinat- İnsan bağıntısına inanmıştır ve bu üç unsur birbirine kopmaz bağlarla bağlıdır. Bu üçlü sacayağı dengesini bozan Batı medeniyetine, Mostar özelinde bir itiraz yükselir. Ben bu şiiri bir ağıt şeklinde okumak yerine bir protest şiir örneği biçiminde  okuma taraflısıyım. Benim okumam bu yönde, bu doğrultuda. Yine bu şiirin atılımcı gücüne inanıyorum. Dışa açık yönüyle ilgilendiriyor beni bu şiir, duyarlılığı ile itirazı ile tepkisiyle.

 

Kültür İmhası

 

   Bu günlerde 'mahrumiyet' sözcüğünü daha bir sever oldum. Müslüman coğrafyada değerlerimizi korumak adına  direniş-diriliş vasıflarını muhafaza eden, vatanlarını müdaafa eden insanların görünürdeki mahrumiyetleri, geri planda bir kazancı temsil ederler. Direniş bağlamında teknolojik donanıma sahip olamayabiliriz. Ama gerçekte kazanıyoruzdur. Hakiki bir imana sahip olanlar kâinata bile meydan okuyabilirler. Müslüman coğrafyada yer alan kültür ve medeniyet yapıları, asırlardır sürüp gelen çizginin devamıdırlar. Berki'nin şiirsel tepkisi, kültür ve medeniyet yapılarına olan müdahalede yoğunlaşır. Bu şiir, mânâ maddeden üstündür, hükmünü doğrulayan bir şiirdir,bizim gözümüzde. Zulmün çağının olmadığının bir ispatı bir bakıma. Tiranlar hemen her çağda vardır ve bunun alternatifi, yeni bir medeniyet tasavvuruna sahip olmaktır. Tiranlar ilk önce kültüre, dış biçime müdahale ederler. Değişim ilk önce dış-biçimden başlayacaktır. Tanzimat'tan beri süregelen bir kültür imhasıyla karşı karşıyayız.

 

"Savaşçılarımızın uçağı topu yok

Yalnız tüfekleri var

Kurşun biterse ok duygusuna geçerler

Yay ger, bırak ! Oklarlar

Saraybosna Kütüphanesini kundakladılar

El yazmalarını ateşe verdiler

2000 yılına gidiyorduk

                            Avrupalılar el yazmalarımızı ateşe verdiler"

 

   Batı'nın  bu topraklara nüfuzu, kültür kanalıyla olmuştur. Biçimsel değişim beraberinde öz değişimini getirmiştir. Ve yabancılaşma, ilk önce biçimde başlamıştır. Kapitalist – Sömürgeci güçlerin temel korkusu, sömürü ülkelerinde  yeniden başlayacak olan bir kültür ve medeniyet oluşumu, ruhta bir yeniden toparlanmadır. Sezai Karakoç'un ifade ettiği anlamda bir öz-değişimdir. Durum-alışta bir öz-dönüşüm. Berki , bu şiiriyle hakim medeniyete bir tavır almıştır.

 

'İnsanın Hüznüne Ateş Açtılar'

 

   Berki, şiirde genel bir tutum olarak tarihsel yapılardaki imgesel özelliklerin envanterini çıkarıyor. Ancak bunu, bilinçsiz bir sayıp dökmecilik olarak  değil, medeniyet yapılarının ruhunu ortaya koyarak yapıyor. Böylece sanat eseriyle yeni bir medeniyet inşası yönünde önemli bir adım atmış oluyor. Bu hatırı sayılır bir adımdır haddi zatında. Bu bağlamda Yahya Kemal ile akraba bir duyuş eşliğinde 'yapı'yor eserini. Bu yapı Yahya Kemal'in eseriyle benzer özellikler taşıyor. Şiirsel ses olarak değil belki ama şiirsel duyuş olarak nitelik benzerliği taşıyor bünyesinde.

 

"Düşman topçusu

Minare uçurma yarışması yaptı

İnsan değillerdi insanlıktan çıkmıştılar

Tanrıyı birlemeden uzaktılar

Ölmüş annesine bakan çocukların

Makinelarla fotoğrafını çektiler

                               İnsanın hüznüne ateş açtılar "

 

   Oğuz Atay'ın 'İnsanlık Bitti' söylemini anımsatan, Batı'nın geldiği son noktayı işaretleyen mısralar.Yukarıdaki alıntı yaptığımız bölüm, çok bağlandığımız , adına Batı medeniyeti denen büyük ve sarsılmaz yapının kara bir fotoğrafı adeta. İnsanın yüzünü güldürmeyen, insana derin üzüntü veren bir resim.

 

   Sonraki mısralar ile yüzümüze kan geliyor. Kendimizi buluyoruz. Serinliyoruz. İnancımızla üstün olduğumuzu anımsıyoruz. Farklılığımızın nereden kaynaklandığını öğreniyoruz. Kurtuluşumuz da buna bağlı. Çıkış yolumuz da.

 

"Biz müslümanız

Biz çocuklara hürmet ederiz

Biz vahyin ışığı ile farklıyız

Biz çocukları yaşatırız

                      Onlar Mostar Köprüsü'ne ateş açtılar"

 

   Kâmil Eşfak Berki şiirinin sesi, gündelik hayat içerisinde oluşan bir sestir. Şiirin onu ilk bulduğu ân, kanlı canlı gündelik hayat ve ilişkilerdir. Bu anlamda Berki'nin şiiri, yaşayan insanı ve yaşanan hayatı esas alır. Pasif ve etkiler alan bir özne yoktur şiirde. Eleştirel ve anlamaya çalışan bir özne. Bu özne büyük Hakikat Medeniyetine malzeme taşımakla birlikte, gündelik hayatın beyhudeliğini gördüğü için, esas olan tarihi yapılardır, sembollerdir, hassasiyetlerdir.

 

 

Bu şiirin ilk ânı beni

Tıklım tıklım bir süpermarkette buldu

Tek bir insan tek bir insana selâm vermiyordu

Kadının gözü komşusuna ilişiyor

Eli seğirtiyordu yağlı salamlara

 

Sonra o salam o kadınla gidecek

Kadın gidecek dudaklarını tapınır gibi boyayacak

Yağlı salam mutfakta bekleyecek

Kadın trans halinde mutfağa geçecek

O yağlı salam kızgın yağda cızırdayacak

                                    Onlar Mostar Köprüsü'ne ateş açtılar

 

Medeniyet Eleştirisi

 

  Tarihsel açıdan Tanzimattan bu güne görkemi karşısında büyülendiğimiz Batı medeniyetinin etkisi altındayız. İlk kamaşma aydınlarımız üzerinde görüldü. Batıcı aydınlar, kendi kaynaklarımıza dönmek yerine küçümseyici gözlerle baktılar. Körü körüne taklit, bu aydınların en belirgin vasfı oldu. Halkla olan bağını sıfıra indirdiler. Bu köksüz aydınlar güruhu, değerlerimizle uyumsuzluğunu göz ardı ederek batıya has kavramları, hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan aynen benimsediler. Berki bu zihniyete şiiriyle eleştirel bir bakış getirir.

 

"Kaslarımızda biriken lâktik asit değil

Lâiklik kelimesi

Hava kirlenmesi gibi

Durduk kaldık öylece

Batıcılar gözbağcıları liberaller

Bütün başkentleri 2000 yılına tutsak ettiler

-Pardon 2001 yılına-

                              Onlar Mostar Köprüsü'ne ateş açtılar

 

Yıkılan bir köprü kadar değil Avrupa

Batı insanı çelik çizgilerle birbirine engelli

Biz gökkuşağına imrenmiş

Baktıkça güzelleştiren bir köprü yapmıştık

Çocuk yüzündeki mevsime haset ettiler

                              Onlar Mostar Köprüsü'ne ateş açtılar"

 

   Berki, batının zulmüne duyarsız kalmadığı gibi Batılı zihin yapısına da eleştirel bir gözle bakar. Bu bakış, 'her şair aydın olmalıdır' hükmünü doğrulayan bir bakıştır aynı zamanda. Burada İlhan Berk'in Adorno'dan aktardığı fikri hatırlamakta yarar var: Sanat yapıtları, içinde bulundukları dönemin bilinçsiz tarih yazımıdır. Berki'nin bu eseri, medeniyet eserlerine dair son derece ve ayık bir bilinçle koyulmuş önemli bir işarettir. Şiirin son iki mısraı , şairin bu topraklara has damarı, Diriliş çizgisini temsil ettiğini gösterir niteliktedir. Berki bir şair olarak da bir aydın olarak da  buradan yani Diriliş damarından sesleniyor.

 

"Her çocuk cellâdına bir ân baktı

Gülümsedi saygıyla duran Ölüm Meleğine"

 

 

Mustafa CELEP

 

  

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

« Önceki :: Sonraki »