ABDULKADİR AKDEMİR YAZDI/MUSTAFA CELEP'İN ÇIKARTMASI


18/11/2009 · Kategori: Mustafa Celep Mevzuu

Mustafa Celep'in çıkartması
Ateş Bandosu isimli ilk kitabındaki ilk şiiri “Çıkartma” üzerinden Mustafa Celep şiirine genel bir bakışta bulunuyor.
18 Kasım 2009 Çarşamba 10:00
 

“Bu inadına direnişim beni güçlü kıl Tanrım

Güvendiğim bir şey değildir aklım” 

Mustafa Celep şiirini yaşayarak yazıyor. İlk kitabının bu ilk şiirinde bu “benim” diyor adeta. Bir çarpık düzenin, yalpalayan gidişatına sağlam bir karşı  çıkışın seslerini ulaştırıyor bize şair. Sırtını yasladığı  makamlar üstü kudretten ilham alarak doğru ve haklı davayı üstleniyor. Kendisinin fazlaca sahiplendiği bir sözle ifade etmeye çalışırsak; hayatın tam ortasında kendisiyle “cebelleşen” eşrefi mahlûkat ile yüz yüze kalmaktayız bu şiirler toplamında. 

Mustafa Celep, Ateş BandosuDinmeyenlerin dillenişi

Çağdaş zamanların kalemli ve yahut “uçan ayakkabılı” savaşçılarının siluetleri mısra başlarında, sayfa aralarında gözlerimize istikamet çizer gibidir.  Celep “ kendini kaybedip tekrar bulanın” kavgasını vermektedir. “Tanrı”dan istediklerini ne olduysa işte tüm bunlar yüzünden diyerek belgelendirmektedir. Evet, bunu da birçok örneğin yardımıyla yapmaktadır. “Cürmün kıskacından uzak tut, zehrinden zehrinden hayatın” mısrasından sonra “cebelleştiği” onca “dinmeyen yarayı” dillendirecektir. 

 “Beni dünyadan uzak tut, aydınlansın yüzüm bildiğim bir şeydir bu

Bu kan çarşıları, bu kısrak tekmeleyip durur topuklarımı

Bu yaşadıklarım, bu kireç rengi alnım, bu kavgam

Bu ihanetler, bu suçlar, bu cezalar, bu mantık, bu mahkemeler” 

Yer yer tekrarlar var

Şair ölmeden önce ne yapabilirimin derdindedir ve buram buram kazanma hırsı kokmaktadır. Hıncını kelimelerden almaya kalkan bir dünya mahkumu “dünyayı konuşurken” elbette sert olacaktır. 

Fakat şuna da değinelim ki Celep’in şiir dilinde önemli yeri olan tekrarlar aşırıya kaçmıştır. Sözüm ona “bu” yaklaşık 90 kere bir ismi işaret etmiştir. Bu denli örnek, sıkıcılığı doğurabiliyor. Dikkatli ve gerçek bir okurun ise muazzam bir makinede arka plandaki vidaların önemini fark etmesi kaçınılmazdır. Bunu burada keselim. 

Çıkartma

Mustafa Celep’in şiirinin orta yerine oturtabileceğimiz bir şiirdir “Çıkartma”. Hitabet ve etkileyici bulunma sınırlarını zorlayan tabirlerle karşılaşmak her şiiri için kaçınılmazdır. 

 “Bu koca koca şehirler ortasında sıkılganlığım” 

Ve yahut 

 “Ben buradayım dostum sense susuyorsun sarsılıyorum” 
 “Secdelerdir beni serinleten bu solgun odalarda -otel odalarında-“ 

“Ben burada kara ıssız yalnızlığımla değilim

Değil sizin sinemalarınıza gitmek

Değil camekânlarınıza bakmak

Boştur bu dünya, değil inanmak inandıklarınıza” 

Bakınız bu reddediş bize sabrın sivrilmiş, bileylenmiş hali olan “gücü” gösteriyor. Şair içindeki konuşmak isteğiyle gerçeğin savunmasını sunuyor ve çoğunlukla yalnızlıktan bahsediyor. Tabi asıl yalnızlığın “Tanrı” ile birlikte olma manasına geldiğini bilerek yapıyor bunu. “Işık ışık bir adam “şeyler” içinde iken maddeye sırt çevirebilmiştir.”Değil sinemalarınıza gitmek / Değil camekânlarınıza bakmak / Değil inanmak inandıklarınıza” derken sebepler katında gerekçesini ise “Boştur bu dünya” diyerek dillendirebilmiştir. Teşhir çağının ve neon ışıklarıyla yıkanan sokakların, cilalanarak pazarlanan maddenin seli önünde bir bent girişimidir bu seyreylediğimiz. 

MUSTAFA CELEPÖlüm sonrası yas

Şahsi olarak mutluluk diyeceği ne varsa vazgeçmiştir Celep. Gülmeye, sevinmeye dair herhangi bir imgeyle karşılaşmamamızı “ölüm sonrası yas”a benzetiyoruz. Kaybedilen onca güzellik, garipliği İslam’ın, insanlığın vurdumduymazlığı ve bölük pörçük bakışlar. “Edirne’den Kars’a Sinop’tan Hatay’a böyle gelir böyle gitmez Türkiye’de”. 

 Şiiri böylece gümbür gümbür okurken; 

 “Bu kırık cam parçaları, bu çantalar bu burukluğum

Bu yorgunluk, bu bıkkınlık tel örgülerden

Bu çaresiz kalmaklığım kendimin ortasında” 

Mısraları ise okuru korkutacak bir çaresizlik sergilemektedir. Tüm söylenenler buraya kadar mıydı? Sorusuna gelip dayanmış gibi görünürken; 

 “Taşmak üzereyimdir bir taşkınlık çıkarmak ırmağın akışında” 

Mısrasıyla kökleriyle tutunmuş bulunduğu gerçeği daha sıkı tutup kaldırmıştır. 

Ve ellerini açmış, tüm sesini gökyüzüne çevirmiş şekliyle “Bir adam durup / Dolgun damarlarıyla / Dünyayı konuşuyor”. Arkasından da değil hem. Yüzüne yüzüne haykırıyor neyi var neyi yoksa dünyanın. “Bu çağda sözümü sakınmayacağım” diyen şairin sağlam durma çabalarını merak ve takdir ile izlemekteyiz. 

Ezcümle Mustafa Celep’te “Bu konuşmak isteği her daim serazat bir coşku olarak kalsın”. Biz de yeni ve güçlü şiirler bekleyelim savaşarak teslim aldığı kelimelerden. 
 

Mustafa Celep, Ateş Bandosu, Ebabil yay. 1.Baskı 
 

Abdulkadir Akdemir Celep şiirine işaret etti.

<_script /> var tmp; tmp = document.getElementById("news_content").getElementsByTagName("a"); for(i=0; i

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : ateş,bando

OSMAN ÖZBAHÇE'NİN BEĞENİ ÖLÇÜTLERİ


14/11/2009 · Kategori: Elestirilerim


OSMAN ÖZBAHÇE’NİN ŞİİR ELEŞTİRİSİNDE ESAS ALDIĞI BEĞENİ ÖLÇÜTLERİ

 

Türk şiir eleştirisinde yaşanan kavram kargaşasının temel sebebi, teoride ve pratikte, eleştirel ölçütlerin açığa çıkartılamayışıdır. Hüseyin Cöntürk’ten sonra eleştirel ölçütlerin, eleştiri ortamının boğuk sesi, karmaşık anaforu andırışının nedenleri arasında, eleştirel ölçütlerde netliğe ulaşamamayı, ideolojik kör bakışın eleştiriye hakim olmasını, bir nevi bir başka açıdan dogmatizm olarak nitelenebilecek, sert yargılar bütünü dediğimiz bir donukluğu, katılaşmayı görebiliriz. Bu nedenlerin arasında ölçütlerde bir netliğe ulaşma meselesi, bizim bu yazıda üzerinde odaklaşacağımız ana meseledir. Cöntürk’ten sonra, Eser Gürson’u dışta tutarsak, şiir eleştirimiz yarım yüzyıllık bir uykunun eşiğinde kalmıştır. Bu uykunun eşiğinde uyanıp bir adım ötesine geçmek, 90’ların şair-eleştirmenlerinden Osman Özbahçe’ye nasip olmuştur. Bu güne kadar eleştirel ölçütlerde bu kertede netliğe ve açıklığa ve aynı zamanda kuşatıcı bir sağlamlığa ulaşılamamıştır. Özbahçe, hüküm cümlelerinde olsun, yargı ifadelerinde olsun, ustası gördüğü Hüseyin Cöntürk’ün çizgisini takip eder. Özbahçe’ye Cöntürk’ün bir başka versiyonu diyemeyiz. Zira sağlam yargılar noktasında ve özellikle şiir-millet meselesine bakışta Cöntürk’ten bir adım ileridedir. Özbahçe, Cöntürk’le eleştiriyi disipinli bir uğraş edinme, şiiri günü gününe takip etme bakımından benzeşir. Benzeştiği bir diğer nokta da yargı cümlelerindeki kesinliktir. Biz bu kesinliği, şiir ortamının üzerine serpilen ölü toprağını, uyuşukluğu ve konformizmi düşündüğümüzde, ‘elzem’ ve gereklidir diyoruz. Şiir ortamına yayılan kötü şiirin yaygınlığını gördüğümüzde, bu tutum, daha ağır yargıların da olması gerektiğini bize hatırlatıyor. Biz bu yazımızda Osman Özbahçe’nin edebiyat anlayışına, eleştirel ölçütler bütününe, şiir algısına, günümüz şiirine yönelik görüşlerine eğileceğiz. Bu yazımızdaki niyetimiz, yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi, eleştirel ölçütlerin gün yüzüne çıkartılması, belirginleştirilmesidir.

 

Şiire Yaklaşım Biçimi  

 

Hüseyin Cöntürk, eleştiriye geçmezden evvel seçik bir edebiyat anlayışına varmak gerektiğini söyler, Eleştirmeden Önce adlı eserinde. Zamanımızın temel bir özelliğidir bu: Belirsizlik, fluluk, kopukluk. Özbahçe, daha en baştan eleştiri işinde seçik bir şiir anlayışına sahiptir. Kimse bu güne kadar bu kadar net bir anlayışın temel kriterlerini ortaya koymadı. Cöntürk’ün Çağının Şairi ve Eleştirmeden Önce adlı eserlerini dışta tutacak olursak, bir metni eleştirmeden önce tek tek, tane tane ve madde madde, şiirin şiir olmasını sağlayan şartları sıralayan bir şiir görüşüyle karşılaşılmadı:

 

″Bizim şiir olarak yazılmış bir metne şiir diyebilmemizin asgari şartı dörttür:

 

1.Öz

 

2.Müzik

 

3.Biçim

 

4.Bütünlük ″  (s,3)

 

Bu dört şart, kendi içinde bir yapı arzeder. Ama sıralanışı itibariyle mutlak değildir. Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya yapılabilir. Özbahçe şiirin taşıdığı öz bahsinde Cöntürk gibi bir bütünlüğü gözetir. Onun için önemli olan (öz ve biçim) den birine ağırlık vermek yerine, bu ikisinin işleyişi esastır:

 

 

 

″Şiir bir şey taşır ve şiirin taşıdığı şey şiir değildir. Aynı şekilde, şiir bizatihi bir öz değildir. Bizim şiir diyerek işaret edebileceğimiz bizatihi bir öz yoktur. Şiir bir sistemdir. Bir biçimdir. Bir düzendir. Bir işleyiştir. Dilin, yani ki insanın işleyişlerinden bir işleyiştir. İnsanın işlerinden bir iştir. Bu itibarla şiir bir yüklemdir. Bir harekettir. Biz o şeyin nasıl hareket ettiğine ve nasıl hareket ettirildiğine bakarız. ″ (s,4)

 

Özbahçe, şiirde öz-biçim bütünlüğüne önem verir ve bu iki unsur birbirinden ayrıştırılamaz. ″Hüseyin Cöntürk’ün Şiir Görüşü″ adlı yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, öz ve biçim bahsinde yaşadığımız problem, birinden birine fazla ağırlık vermektir. Son günlerde yeni biçimi şiire artan ilginin bir boyutunu da bu iki unsura verilen ağırlığa yönelik bir dengesizlik oluşturur:

 

″Şairin kafası yekpare bir bütündür. Şairin kafası kompartımanlı değildir. Bundan dolayı şair, şiir meselesinde, bu dört şartı parçalayarak, birbirinden bağımsızlaştırarak değil, içiçe geçirerek, aynı anda işleterek algılar. Bu yekparelikten öz-biçim kaynaşması doğar. Bundan dolayı iyi bir şiirin özü biçiminden, biçimi özünden ayrıştırılamaz. ″  (s,4)

 

Özbahçe , ‘Sağlam Şiir’ adlı eserinin daha ilk yazısında, bu dört şartla bağıntılı olarak günümüz şiirinin ve günümüz şairinin iki temel sorununa işaret eder. Özbahçe’nin işaret ettiği bu iki temel sorun, şar-eleştirmenin şiire yaklaşım biçimini ele verir mahiyettedir. İhtiva ettiği bu sorunlar, hemen her şairin üzerinde derinlikle düşünmesi gereken sorunlardır. Probematiğin can damarı diyebileceğimiz bu sorunlar, Özbahçe eleştirisinin temellerini oluşturur:

 

″Günümüz şiirinin iki temel sorunu vardır. Birincisi, gevşek örgüdür. İkincisi, içi boş olmak, özsüz olmak, hiçbir şeyden bahsetmemektir. Bu iki sorun, günümüz şiirindeki bütün sorunların temelinde yatmaktadır.

 

Günümüz şairinin iki temel sorunu vardır. Birincisi, şiirimiz üzerinde düşünmemektir. İkincisi şiirini tartışmaktan kaçırmaktır. ″

 

Özbahçe’ye göre her şiirin bir ‘ ana fikri’ olması gerekir. Yazar, şiirin mesele taşıyıcı bir güce ulaşmasının, bu ana fikir (ileti/ mesaj) ile imkân dahiline gireceğine inanır. Şiirin bir atmosfere sahip olması, bir istikamet fikrine yönelişi, bu inançla yakından bağıntılıdır. Bir şey söyleyen şiirden yanadır Özbahçe. Hayatımızda yer tutan, bizde bir karşılık bulan bir şiir tavrını benimser. Yazılmakta olan bir şiiri göz önünde bulundurduğumuzda, bu özsüz ve belirsiz şiirlerin, şiirimizdeki sasılığı gidermek bir yana artırdığını söyleyebiliriz. Günümüzde birçok şairin, şiiriyle geriletici bir şiire emek verdiğini düşünmek mümkün. Günümüz şiirindeki gevşek örgünün, şiir işçiliğini önemsememekten kaynaklandığını, çoğunluk itibariyle şiir ortamındaki şairlerin şiir üzerine düşünmeyişlerini buna sebep olarak gösterebiliriz. Özsüz olmak, metni estetik bir nesne olarak görmekten kaynaklanıyor biraz da. Bu ise bize 80 şiirinden miras kalmıştır. Oysa şiiri organik bir varlık olarak görmek gerekiyor. Tersi söz konusu olduğunda , ‘sentetik’ şiirlerin sabuklamalarıyla yetineceğiz demektir. Konuşmasına bir sebep bulamayan şair, içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulmak için yapay bir tutuma örneğin harf simgeciliğine, hurufiliğe kapılanacaktır. Bu, sözü olmayan şairin, çıkmazdan kurtuluşunun çırpınışlarını andıran bir boğulmayı imler. Bu boğulmuşluktan çıkışa çare ise Özbahçe’nin eleştirel ölçütlerinden biri olan şiirin konuşma gerekçesine sahip oluş kriteridir.

 

Konuşma Gerekçesi

 

Özbahçe , ‘Sağlam Şiir’de, geneli itibariyle şiirine bir sebep bulan, bir konuşma gerekçesine sahip olan şairlerin eserlerine olumlu bir yaklaşım içinde bulunur. Özbahçe, bir şeyden, bir özden hareketle yazılan şiire dikkat kesilir daha çok. Düşünülmesi gereken bir konudur bu. Özbahçe, milletin dinamizmine inanmış bir şair-eleştirmendir her şeyden önce. İsmet Özel gibi yazılan her şiirin, milletin anlam dünyasında bir karşılığının olması gerektiğini düşünür. Bu ise şiirde bir konuşma gerekçesine sahip olmakla mümkündür. Şiirimizdeki köksüzlüğü ve belirsizliği aşmanın temel şartıdır bu gerekçe:

 

″Şair bir gerekçeyle konuşur. Günümüz şiirinin bir konuşma gerekçesi yoktur. Bu, belirsizlik ve köksüzlüktür. Günümüz şiirinin en vahim sorunlarından birisi olan belirsizlik sorununun temelinde iki sebep yatmaktadır. Birincisi, şiir yazanın yazmasına yetecek bir sebepten yoksun oluşudur. İkincisi abartılı romantizmdir. ″ (s,4)

Özbahçe , ‘Sağlam Şiir’ de tek tek şiirleri eleştirirken bu eleştirel ölçütü devreye sokar.

 

″Bu şiir içimizde yer ediyor. Bizde bir karşılık buluyor.″ (s,44)

 

″…’ın ″…″ ve ″…″ adlı şiirleri, hazır kalıplara yaslanan edilgen tavırlarıyla …’ın, bundan sonraki şiirlerinde, içi boş bir duygusallığın izini süreceğinin işaretlerini taşımaktadır.″ (s,44-45)

 

″…’ın… Adlı şiiri, hazır kalıplarla örülü romantik bir şiir. ″…’ın şiirlerindeki özsüzlük bu şiirde de var.″ (s,45)

 

Özbahçe’nin titiz bir eleştirmen olduğunu söylemek durumundayız. Özbahçe’nin şiir eleştirisindeki derdi, soyut ve zihinde okunabilen bir şiir yerine, somut ifadeyi önceleyen, hayatımızda nesnel karşılığının olduğu bir şiirdir. İsmet Özel’in tabiriyle beşeri karşılığı olan bir şiirdir. Başka bir deyimle çiçekli böcekli şiirler yerine kanlı canlı bir hayatın/hayatiyetin olduğu, sözü dolaylamayan bir şiirdir:

 

″Şiirde geçen bir mısranın bir yere bağlanamamasının sebebiyse, doğrudan konuşmak yerine, dolaylı ifadeleri tercih etmektir. Dolaylama, şairi, sözünden uzaklaştırmaktadır.″ (s,47)

 

″…’ın… Adlı şiiri temiz Türkçe ve doğrudan ifadeyi öncelemesiyle dikkat çekmektedir.″ (s,47)

 

Özbahçe, şiirde net söyleyişten, berrak bir ifadeden yanadır. Yayınlanan şiir yıllıklarından da anlaşılacağı üzere, hemen her şair şiiriyle kendi sızısını, kendi çıkmazlarını, kendi iç bunaltısını dile getiren bir görünüm arz eder. Her şair, bir şeylerden sürekli rahatsızdır ve şiiriyle bizi büyük bir şeye yöneltmez, büyük bir şeye işaret etmez. Oysa geçmişte Akif’in şiirleri gibi modern epiğin imkânlarını kullanan büyük şairler, milletin nabız vuruşlarını hissettirmişler, milletin mukadderatı ile kendi yazgıları arasında esaslı bir bağ kurmuşlardır. Sade söyleyiş ve realist bir tutum, bu şiirlerin ana karakterini oluşturur. Modern Türk Şiirinde Fikret-Akif-Nazım çizgisi, doğrudan söyleyişi temel alan bir şiir çizgisidir.

 

Doğrudan Konuşmak

 

Şiirde doğrudan konuşmak deyince somut ifadeyi önceleyen bir tavrı benimsemek anlaşılmalıdır. Şiirde doğrudan konuşmayı esas almayan şairlerin şiirleri, dikkat, mantık, bütünlük gibi sorunları olan şiirlerdir.

 

″…’ın… Adlı şiiri, net ve doğrudan ifadeyi önceleyen başarılı bir şiir. ″ (s,63)

 

Özbahçe , ″Hayal Kurma, Şiir Yaz! ″ adlı yazısının başlangıcında, modern şiirin en belirgin vasfının konuşmak olduğunu söyler. Konuşmayı, doğrudan konuşmak şeklinde tanımlar. Bu yazı tam bir manifesto yazısıdır aslında. Günümüzde yazılmakta olan şiire baktığımızda, bu şiirde baskın olanın ‘hayal’  unsuru olduğunu ama sorunlu bir unsur olduğunu söylemek mümkündür. Özbahçe’ye göre şair, pasif bir şiir yazıcısı değildir. Harekete dayalı gerilimli bir şiirin yazılması gerekir. Özbahçe, şiir yazımında şairin aktif/etkin bir tavrı benimsemesi gerektiğine inanır:

 

″Günümüz şiiri, konuşmak yerine, hayal kurmayı tercih etmiş durumdadır.  ″ (s,8)

 

″Şiir, hayale teslim olmamaktır. Romantik bir ortam yaratmak ve bunda pastel duygularla kibar kibar devinmek son dönem şiirimizin en çok öne çıkan özelliğidir. Devinmek dedim; ama hayale teslim olan şiirin en belirgin sonuçlarından biri de şiirden hareketin dışlanmasıdır. ″ (s,8)

 

″…’ın bence üç hususta temkinli ve tedbirli olması gerekir: Birincisi, romantizm meselesidir. ″…″ şiirindeki romantizmi geriletmelidir. Bunun uzantısı olarak şiiri sıkıntıdan, efkârdan yazmak havasından da kurtarmalıdır. İkincisi, mantık hatalarına karşı uyanık durmalıdır. ″…″ üçüncüsü, anlamını aziz milletimizin anlam dünyasında aramalıdır. Böyle bir hassasiyet geliştirmediği takdirde yaşamayacak bir şiire emek vereceğini aklından çıkarmamalıdır. ″ (s,180)

 

Abartılı Romantizm

 

Şiirde abartılı romantizm meselesi de doğrudan ifadeyle bağıntılıdır. Şiirde romantik tutumun işletilmesi, konuşma gerekçesinden yoksun oluşun bir sonucudur. Bu durumun söylenecek sözün bulunmayışı ve hayalcilik ile zincirleme bir ilişkisi vardır:

 

″Bugün itibariyle şiirde romantizm unsuru hayal kurmaya geçiş olarak işletilmektedir. İlk kez ortaya çıktığı dönemlerde yaşanan hayata etkili bir eleştiri getirmek niteliği taşıyan romantizmin içi boşalmıştır. Romantizmin Batı’da ortaya çıktığı dönemlerdeki işlevini hem Necip Fazıl (1905-1983) şiirinde, hem de İkinci Yenide gözlemek mümkündür. Sonradan olan şey, romantizmin, şairanelik ve sair etkilerle içinin doldurulması, dondurulması ve şairi yaşanan hayat ve yaşayan insandan koparmak sonucuyla sınırlamasıdır. Bu dönüşüm hayalcilik üzerinden gerçekleşmesidir. Sonuç itibariyle bugün, hayalcilikle içiçe geçen romantizm, kurulu düzenin, egemen dizgenin ekmeğine yağ sürmekte, haksızlığı çoğaltmaktadır.″ (s,9)

 

Sünni şairi, hakkın safında olarak düşünürsek, romantik tutumdan mümkün olduğu kadar uzak durmak gerekmektedir. Günümüzde yazılmakta olan şiir söz konusu olduğunda, daha çok lirik şiir için geçerli olabilecek bir olgudur. Epik şair, daha aktiftir liriğe nazaran. Lirik şiir, hayalciliğe daha yakın bir şiirdir. Ve hayatın pasif tarafında daha çok. Epik şiir, öyle değil de böyle diyen bir şiir. Epik şairin meramını yüksek sesle dile getirmesi, egemen dizgenin rahatsız olduğu bir dile getiriştir. Epik şiir, konuşkan bir şiirdir ve diri bir özü esas alır. Epik şairin hayalci bir şair olmadığını söyleyebiliriz. Epiğin tavrı cesarete dayalıdır ve dünyasında hayale yer yoktur. Daha aktif daha etkendir şiir bahsinde. Epiğin dünyası, iç’ten dış’a doğru şekillenir. Epik şair sözü doğrudan söyler ve dünyanın gidişatından rahatsızlık duyduğu için söyleyecek sözü hemen her zaman vardır. İletişimsizlik, lirik şiir için söz konusudur.

 

Yaşayan İnsan, Yaşanan Hayat

 

Şiire hayatiyet katan, canlılık kazandıran; o şiirin temel bir tavır olarak insanı ve hayatı esas almasıdır diyebiliriz. Sezai Karakoç’un ‘insansız şiir tez ölür’ sözü, şiirin kalıcı olmasını sağlayan önemli bir ölçüt, üzerinde durulması gereken bir tezdir. Şiirde realizmin ölçütüdür bu aynı zamanda. Sade bir söyleyiş, imgeye boğulmayan bir anlatım tarzı, gerçekçi oluş gibi ilkeler, yazılan şiire can katan nitelik veren ilkelerdir. Şiirde çağdaş zihniyeti, çağdaş gerçekliği esas almak da yaşayan insan ve yaşanan hayatla mümkündür. Şairin çağına olan duyarlığı, şiirini kof ve verimsiz olmaktan kurtaran, şiirine nesnel karşılık veren, şiirinin bir şahsiyet kazanmasını sağlayan, şiire somutluk ve iletişim gücü veren, şiirin mesele taşıyıcı bir güce ulaşmasını sağlayan olmazsa olmaz kriterlerdir. Şiirin eleştirel bir vasfı taşıması, çağ-insan-hayat problemlerini dile getirişiyledir daha çok. Şiirin kritik bir sanat oluşu bundandır. Zira şiir, kritik zamanların ürünüdür ve bir ölüm-kalım meselesidir. Bu aynı zamanda tehlikenin içinden sesletilen bir şiirin ciddi ve siyasi oluşunu imler. Yaşayan şiire yaşarlığını katan, o şiirin insan ve hayatla bağ kuruşudur diyebiliriz. Bu bağ, şiir meselesinde en esaslı bir bağdır. Konuşmak isteyen bir şiirin mutlak ölçüde insan ve hayatla bir derdi, bir problemi vardır:

 

″Şiir meselesinde işe karakterini veren çağdır. Bu işin sırrı budur. Bu çerçevede, yaşasın diye ortaya salınacak şiirin temel şartlarından biri, etrafımızda akıp giden hayata ve insana dikkat kesilmektir. Şiir, hayatla ve insanla bağını arayarak, kurarak yaşamaya başlar. Şiirde, neredeyse bütün mesele budur. İmgeye abanarak abartılan soyutlama şiiri hayatsız ve insansız bırakır. ″ (s,260)

 

″…’ın, ″… ″ adlı uzun şiiri, nispeten başarılı bir şiirdir. Bu şiirde, şiiri hayattan süzmek isteyen bir tavır var. Bu tavır, bu şiire bir dirilik katmaktadır.″ (s,115)

 

″…’nın, ″…″ adlı şiiri, hayal kurmayı temel tavır olarak benimseyen başarısız bir şiir. Hayal kurmak temel tavır olarak benimsenirse doğrudan konuşmaya yaklaşılamaz. Bu durum belirsizliğe, bütünlük fikrinin dağılmasına, abartılı romantizme, edilgenliğe ve buna mukabil eleştirel bir özden yoksunluğa yol açar. ″ (s,105)

 

Burada da görüleceği üzere, şiirinde insan ve hayatı ıskalayan öncelemeyen şairler, hayal kurmayı tercih edeceklerdir. Özbahçe, şiirindeki cesareti eleştiriye de uygulamış bir şair. Ve Özbahçe eleştirisinin de ruhu da, şiirde yaşayan insanı, yaşanan hayatı, bir tazelik fikrini, tavır olarak cesareti esas almaktır. 90’lar şiirinin de belirgin özelliklerinden biridir bu: Cesarete dayalı, konuşkan bir eda. Net fikirler bakımından bunu eleştiriye de uygulayan tek şair-eleştirmen özelliği taşıyor. 90’lar şiiri, siyasi bir şiirdir ve sözünü sakınmadan söyler. Ağzında eveleyip gevelemeyen, net ifadeye öncelik verir. Atılgan bir öne atılış, bir atılım gücü vardır bu şiirde. Cesaretin şiiridir 90’lar şiiri, edilgen romantizme kapılanmaz. Israrla konuşmak isteyen bir adamın şiiridir adeta. Soyut zihinsel spekülasyonlara yer yoktur ve bir davranış biçimi somutluğundadır.

 

Konuşma Dilini Esas Almak

 

Şiirde konuşma dilinin esas alınışında beliren en büyük tehlike, şiire özgü farkın ortadan kalkmasıdır. Şairin, şiirinde, sadece konuşmayla yetinmesinin doğal bir sonucu: Düz ifade. Konuşmanın şiire özgü prizmadan geçirilmesidir esas olan. Şairin yalnızca konuşma yetinmesi ortaya bir takım ilginç sözler çıkarır. Ve çoğunluk itibariyle bizler de buna ‘imge’ adını veririz. İmgenin eleştirel süzgeçten geçirilmesi durumu da güme gider bu arada. İlginç sözler, imge olur. Şiirde somutluk, doğrudan ifadeyle sağlanır ancak. Şairin kuruntularını şiir adı altında okumak istemiyoruz.

 

"Yaşayan insanı, yaşanan hayatın şiirde tebarüz şartlarından biri, konuşma dilidir. Günümüz şiirinin temel meselelerinden biri, konuşma diliyle ilişkisinde yatmaktadır." (s,260)

 

"Günümüz şiirinin en vahim sorunlarından birisi, konuşmanın iptal edilmesidir. Bu durum günümüz şiirindeki özsüzlüğün sebebidir. Konuşma ve buna bağlantılı olarak somut ifadenin öncelenmesi şairini konuşma gerekçesi üzerinde düşünmeye zorlayacaktır." (s,155)

 

80’ler şiirinin vahim tablosu düşünüldüğünde, yine de bu gün konuşma diline olarak yazılan şiiri ciddiye alabiliriz. Konuşma dili, en nihayetinde yaşayan insan ve yaşanan hayatla irtibata geçirilmiş olarak metne yansıyacaktır. Bu da metne organik bir nitelik katar. Sentetik şiirin tuzağına, yapay şiir diline düşmemiş oluruz böylece. Yapay şiir dilinde sahicilik aramak boşuna bir çabadır. Bu yapaylıkta sahte bir dünya, sahte bir insan, sahte bir şiir algısı vardır. Bu da bir kısır döngüdür sonuçta, karşılıksız kalmaktır. Beşeri bir sestir şiir. Beşeriyetimizden taşan şiir, okunası, tecrübe edilesi bir şiirdir. Beşeri tecrübeden doğan şiir, insan ve hayatla konuşmaya yönelik bir ilgi kurmuştur. Bu ilgi dirilten bir ilgidir. Ve hayatı ırgalar. Hayat doludur.

 

"…’ın , "…" adlı şiiri, konuşan özneyi öne çıkaran bir şiirdir; oysa öbür şiirleri hem konuşan özneyi, hem de şair özneyi silikleştiren, kişilik özelliklerini törpüleyen, soyut bir şeylerin bir anlatıcı tarafından aktarımına dayalı şiirlerdir." (s,184)

 

"…’ın bugün itibariyle iki temel sorunu vardır. Birincisi, teknik meselesinde her şeyi sıfatların üzerine kurmaktan vazgeçmek. Buradan giderek konuşmayı öncelemek ve buna mukabil romantizmin yol açtığı abartılı soyutlamalardan, hayaller, hayaller, hayallerden sıyrılmak. İkincisi, öz meselesi. Bir şey iletmek meselesi! " (s,179)

 

Diri bir öze sahip şairler, şiirlerinde konuşma dilini öncelerler. Öncelenen bu dil, şairi insan ve hayata daha bir yakınlaştırır. Konuşmak harekete bitişik bir eylemdir. Ve şairi canlı tutar. Şaire can verir, yüzümüze kan gelmesi gibidir şiirde konuşmak. Şairin hayallere kapılıp gitmesini engeller ve bu anlamda mücadeleci bir öz taşır. Mücadeleci şiir somut ve diri özlerle yazılan, dirimsel bir şiirdir. Dirim yüklüdür ve etkin bir durumu, etkin bir konumu benimser. Konuşmaya dayalı bir şiir, bunalan ve sıkılan efkârlı bir öznenin şiiri değildir. Her hal ve şartta müdahil bir tavrın şiiridir. Ve bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey de bu özellikleri taşıyan şiirin, milletle olan akrabalığıdır.

 

Şiir - Millet Meselesi

 

Kaderini başka yerde aramayan bir şairin şiirinin konusu, Türkiye’dir. Türkiye’yi, Türk insanını ilgilendiren bir şiirin peşindedir o. Yazılan her şiir bizce, Türk insanının anlam dünyasında bir karşılığının olması halinde önemlidir. Epik şiir türü, millet meselesiyle yakından ilgilenen bir şiir oluşuyla Türkiye’nin şiiridir. Memleket meselesi, bu şairin özel ilgi alanıdır, epik şairin derdi Türkiye’dir, Türk insanıdır. Epik şiir, siyasi bir şiirdir ve bu anlamda epiğin hareket alanı, tebarüz edeceği nokta, milletin nabzının attığı yerdir. Epik, kavganın göbeğinden sesletilir. Böylece epiğin kavgacı bir şiir olduğunu, epik şairin kavgacı bir kişiliğinin olduğunu söyleyebiliriz. Şairin alınyazısı, milletinin alınyazısıdır adeta. Milletle yakından alakalı bir şiir, Sezai Karakoç’un ifadesiyle milletine kafasıyla, gönlüyle ve ruhuyla yapışıktır. Milletin mukadderatıyla şairin kendi yazgısı arasında bir özdeşlik bir koşutluk vardır. Şiir-millet meselesinde en manidar sözü İsmet Özel’den duyarız: "Türk şiirinin aradığı şey, Türkiye’de yaşayan insanın dünyasına ne derece tekabül ettiğidir."

 

"Günümüz şiirinde çare bulunamayan hususlardan birisi de yaşadığımız hayat, yaşayan insan meselesidir. Günümüz şiiri hayalden doğan bir şiirdir. Günümüz şairi milletiyle, yaşanan hayat ve yaşayan insanla bir bağ kurmak zorunluluğu duymamaktadır. Muhatap sorunu hissetmemek günümüz şiirinin vahim sorunlarındandır. Bunun altında yatan sebep şairin özgüven eksikliğidir. Özgüven eksikliğinin sebebi üzerinde düşünmek bizi aidiyet sorununa götürür. Milletiyle bağ kuramayan şair hayatsız kalmaya mecburdur. "Alınyazısını milletin alınyazısında arayan şair (Karakoç) yaşadığı zamanı, insanı, hayatı derinlemesine kavramak imkânını ele geçirmiş demektir." (s,141)

 

Osman Özbahçe, geneli itibariyle sorumluluk taşıyan bir şiirden yanadır. Sorumluluk sahibi bir şair, milletin kaderiyle yakından ilgili bir şairdir. Şair, evvela millete karşı, milletin anlam değerlerine karşı sorumludur. Özbahçe , "Kural Dışı" adlı kitabının daha ilk yazısında bu sorumluluğa dair önemli tespitlerde bulunur. Özbahçe’ye göre şair için en büyük tehlike, onu uyumsuzluğa, aykırılığa yönelten marjinalliğin şiir piyasasında el üstünde tutulması, bize göre de övgüler düzülmesi, şiirlerinin ciddiye alınmasıdır. Burada, bu marjinal oluşta göz ardı edilen, şairin (marjinal şairin) millet meselelerine olan duyarsızlığı, aymazlığıdır.

 

"Şair, sorumluluk sahibidir. Uçuk kaçık bir tip değildir. Keyif peşinde koşmaz. Bencilliğinden, menfaatinden bir put yontup ona tapmaz. " (s,3)

 

Özbahçe, millet bahsinde de net oluştan yana bir tavır sergiler. Özbahçe için her şey nettir ve bu anlamda doğrudan hükümleri dile getirişiyle vazgeçilemezdir. Özbahçe, şiiri, ustası olarak gördüğü İsmet Özel gibi, bir ölüm-dirim meselesi olarak görüyor, bu gerçek. Bu gerçeğe bir gerçek daha eklemek gerekirse, onun şiirinin ve eleştirisinin ana sorunsalı, Türkiye’dir, Büyük Türk Şiiridir, millet bilincidir.

 

"Şair, millet olarak kişiliğimizi, varlığımızı borçlu olduğumuz kaynağa karşı birinci dereceden sorumludur. Milletinin gelmişine geçmişine, ekmeğine aşına, dinine imanına karşı sorumludur. Buralarda olup biten her şey onun birinci meselesidir.(…) Bizim için varlığımızı korumak ve peşi sıra yeniden doğuş hâlâ bir hayat-memat meselesidir. Varlığımızı borçlu olduğumuz kaynak hâlâ tehdit altındadır. Bu durumda şiirimiz bu kaynağın tahribi ve buna karşılık mukavemetine dikkat kesilmelidir. Kendini bu meseleden bağımsız hissetmek kalleşliktir. Düşman safına geçmektir. Millet olarak direnişten dirilişe, hücuma ve zafere geçmemizin başka bir yolu yoktur." (s,3)

 

Özbahçe’ye göre şair, milleti adına konuşan adamdır. Sezai Karakoç’un tabiriyle atan nabzı, çarpan yüreğidir. Mukadderatını mensubu olduğu milletin mukadderatıyla bir ve aynı gören şair, sözü, milleti adına alır, milleti adına konuşur. Milletle hayati derecede esaslı bir bağı vardır. Şaire ve yapıp etmelerine anlam veren bu bağdır aslında.

 

"Şiir, insan için, kendi kaderinden konuşmak olduğu kadar, hatta daha fazla, milletin kaderinden konuşmaktır. Şair için milletinin kaderi kendi kaderidir. Burada parçalanamaz, birbirinden ayrıştırılamaz bir ilişki vardır. Şair oraya yerleşir ve kendini ve her şeyi oradan konuşur. " (s,5)

 

"Bize lazım olan, sorumluluğumuzu idrak etmektir. Milletimizle bağımızı aramaktır. Israrla, büyük bir şeyin inşasına emek vermektir. Hevâ ve heves, sadece hevâ ve hevestir. Burası, bu memleket bizimdir. Ona göre davranmamız lazımdır. Düşmanın gücü, gücümüz karşısında her hareketimizle erimelidir. Öyleyse güçlü bir şiir hepimizin boynunun borcudur. Bu bizim milletimize borcumuzdur.

 

Sonuç Yerine ya da Hep Hayat! Hep Hayat!

 

Özbahçe eleştirisinde, başından sonuna, şiire yaklaşım biçiminden şiir-millet meselesine gelinceye kadar, düşündüğümüzde, Özbahçe şiirini de buna katarak, ana meselenin bir ‘bilinç’ meselesi olduğunu görürüz. Bu bilinç, daha çok milletimizin kaderiyle şekillenmiş, hayat ve insanı temel alan bir bilinçtir.

 

Özbahçe’yi yüksek sesli konuşturan da, şiirimizin genelinde gördüğü, şairlerde şahit olunan topyekun bir uyuşukluk, bir idraksizlik, bir körleşme ve edilgenlik durumlarıdır. ‘Ucunda ölüm olmayan şeyi ciddiye almak zorunda değiliz’ der, İsmet Özel. Bütün büyük şairlerin ana karakterini oluşturur bu: Millet bilinci ve millete olan duyarlılık. Şiir geçmişimiz, bu duyarlılıklar ve tanıklıklarla doludur. Şairi geleceğe taşıyan bu hassasiyettir biraz da. Mehmet Akif’i şairlerin piri kılan budur, Namık Kemal’i vatan şairi kılan budur, Fikret biraz da "Sis" şiiriyle Fikret’tir, Nazım, ‘İnsan Manzaraları’yla Nazım’dır, Turgut Uyar, "Terziler Geldiler", Sezai Karakoç, "Köpük" ve "Hızırla Kırk Saat" şiirleriyle millete mal olmuş, millet tarafından sahiplenilmiş şairler olagelmişlerdir. İsmet Özel, milletle derdi olmasaydı İsmet Özel olamazdı belki de. Bu şairler, milletimiz varoldukça yaşayacaklardır. Bu şairlere yaşarlığını sağlayan şey, milletin dinamizmine olan inançlarıdır. Millet vurguları, millete yönelik duyarlıkları, anlamlarını milletin anlam dünyasında aramalarındandır. Milleti bu güne dek yaşatan değerlere olan hassasiyetleridir. Taşıdıkları bilinçtir, öfkedir, tepki ve arayıştır. Milletten güç almaları, millete güç vermeleridir. Bu şairlerin büyük çoğunluğu, konuşma biçimlerini içinde yer aldıkları milletten almışlardır, halkın konuşmasını halktan alarak karşılığında halka hayat vermişlerdir. Can katmışlardır. Sözcümüz olmuşlardır.

 

Osman Özbahçe’yi, millet bilinciyle yazılan bir şiirin temel ölçütlerini algılamamıza, belirginleştirmemize katkı sağladığı için üstün emek gücüyle önemsenmesi gereken bir şair-eleştirmen olarak görebiliriz.

 

Kaynakça

 

Osman Özbahçe, Sağlam Şiir, Ebabil yay. 2006, Ank.

Osman Özbahçe, Kural Dışı, Ebabil yay. 2007, Ank.

İsmet Özel, Çenebazlık, Şûle yay. 2006, İst.

Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları 1, Diriliş yay.,1982, İst.

Hüseyin Cöntürk, Çağının Eleştirisi-Birinci Kitap- YKY, 2006, İst.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : eleştiri,şiir

ŞAİR ENFLASYONU


10/11/2009 ·

AŞKAR DERGİSİ, 11.SAYI: ŞAİR ENFLASYONU

 

Aşkar dergisinin 11. sayısında Tuba Deniz’in şair-eleştirmen Mehmet Can Doğan’la gerçekleştirdiği söyleşi, Türkiye’de edebiyat-şiir dergiciliği açısından öğretici ve dikkate değerdi.

 

Türk edebiyatında sözün değerinin düşüşüyle yaşanan şair enflasyonu arasında paralellikler aramak gerekir. Sözün düşüşüyle insanın değer bakımından yaşadığı, uğradığı yozlaşma da bu kapsamda düşünülebilir. Kitle iletişim araçlarının yaralayıcı etkisini de buna katabiliriz. Her alanda yaşanan değer yitimi şiir alanına da sirayet etmiştir. Toprakla bağını koparan modernlik anlayışı, fethedilemeyen tek kale olarak şiiri gözümüzde daha bir önemsel kılıyor. Şiir güç kaynağımız. Birey olarak da millet olarak da bu böyle. Tanzimat’tan günümüze içinde yer aldığı milletle bağını koparmayan şairler, millet tarafından benimsenmiş, millete mal olmuş şairlerdir. Şairlerin çoğulluğuna olumlu bakabiliriz ama bir şartla: milletin değerleriyle irtibat kurmuş her şairin başımızın üstünde yeri var. Şairin millete olan sadakati karşısında saygı duyuyoruz.

 

Şiir dergiciliğini de bu bağlamda düşünebiliriz. Görünen gerçek şu: Şiir ortamında edebiyat dergileri de patlama yaptı, dergiler de fazlalaştı, yaygınlık kazandı, dolaşıma girdi. Biz en iyimser görüşle bunu da olumlu karşılıyoruz. Klasik eleştirmen tavrıyla söylersek, zaman en büyük yargıç.  ‘Kara, kirli metinler’ de zaman içinde zamanın eleğinden geçeceklerdir.

 

‘Şair Enflasyonu’nun Nedenleri

 

Sosyolojik veri olarak, bilgilenme açısından,  yaşanan şair enflasyonunun nedenlerini bu alanda kafa yormuş Mehmet Can Doğan’dan dinleyebiliriz:

 

"Bu gün için sebepleri nelerdir bu artışın? Her alanda olduğu gibi, şiir ve edebiyatta da bir ‘değer kaybı’ yaşanmaktadır. Başka bir deyişle ölçüler kaybolmakta, dolayısıyla neyin değerli, neyin değersiz olduğu belirsizleşmektedir. Bir başka sebep ‘sözün değeri’ nin düşmesidir. Şiir, bilindiği gibi, dilin en ince, en işlenmiş, en yoğun halidir. Söz şimdilerde, bireyden çıkmamaktadır sanki."

 

‘Onlar ki kelâma can verirler’

 

2000’ler yazan genç bir şair için , ‘sözün teknolojileştiği’ görselleştiği bu günlerde Şeyh Gâlib’in bu mısraı hangi anlam ifade ediyor? Genç şair, şiirin teknolojikleşmesi karşısında sorgulayıcı bir tavır mı takınacak, yoksa makine dilinin çoğaltımı peşinden mi koşacak? Bu hayati derecede önemli bir soru. Şair enflasyonunun sonucu olarak gördüğümüz ‘kayıt dışı-kirli şiirlerin’ varlığı da bu mesafeye göre şekillenecektir. 

 

Kaç şiir dergisi var?

 

Cemal Süreya, az gelişmiş ülkelerde şiirin daha çok serpildiğini, sahiplenildiğini söyler. Günümüzde şiiri dergilerine ve teknolojik dünyaya, internet âlemine baktığımızda şiire olan rağbetin yoğunlaştığını söyleyebiliriz. Hem nicelik hem de nitelik olarak bu yoğunluğu hayra yorabiliriz. Şiirin fazlalığı karşısında hiç de tedirgin olmayalım. Basit düşünelim bu konuda. Uğraş alanlarının çeşitliliği ve kofluğu ve verimsizliği göz önüne alındığında insanların şiir gibi bir etkinlik alanıyla ilgilenmeleri gocundurmasın bizi. Zaman içinde şiirin gerekleri öğrenilerek nitelik olarak da yüzümüzü güldürecek sonuçlar alacağız. Peki, 1909’dan bu güne Türk edebiyatında kaç şiir dergisi yayınlanmış:

 

"Türkiye’de 1909-2008 arasında, tespit edebildiğim kadarıyla, 1909-1930 arasında 3, 1940’larda 4, 1950’lerde 3, 1960’larda 6, 1970’lerde 5, 1980’lerde 19, 1990’larda 35, 2000’lerde 42 olmak üzere 117 şiir dergisi çıkmıştır."

 

Bu rakamların bize öğrettiği, şiire olan ilginin ve şiir dergiciliği yayıncılığının her geçen yıl katlanarak arttığı ve biraz da şiirin yoğunluk kazandığıdır. Boşuna karamsar olmayalım. Bir şairin tek bir şiiri veya yazısı için dergi satın alan okurlar var Türkiye’de. Ve varsa böyle bir şey, şiir tutkusu körelenlerin çekiver kuyruğunu gitsin.

 

Aşkar edebiyat dergisine yeni yayın döneminde yenilik ve atılımlarla dolu bir yıl diliyorum.

 

Mustafa Celep

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

BİR KONUŞMANIN İZİNDE


3/10/2009 · Kategori: Denemelerim

BİR KONUŞMANIN İZİNDE: İSTANBUL BİR NOKTA DERGİSİ ÜZERİNE

 

 

Edebiyattan ‘hoş bir seda’ bırakmayı değil de ‘kavga’ ve çıngar çıkarmayı anlıyorsak İstanbul Bir Nokta dergisinin kıyısından bile geçemeyiz. Dergiciliği, şairliği yarış pisti olarak düşünseniz bile durum değişmeyecektir."Bu toprakların ruhuna sadakatten" bir an olsun ödün vermeden, ayrılmadan 91 sayı çıkmak, her yiğidin harcı değildir. Dile kolay, 91 sayı.91 ay.

 

Aykırıyız da ondan!

 

‘Niçin edebiyatla uğraşıyoruz’ ve ‘niçin dergi çıkarıyoruz’ sorularına Mürsel Sönmez’in verdiği cevap karşısında içten içe göneniyor ve tanıdık biriyle karşılaşmış gibi seviniyoruz: cevap aslında düşündürücü: "Aykırıyız da ondan." diyor,  Mürsel Sönmez. "Tersiz! Piyasaya tersiz, banknotlara tersiz, revaç bulan popüler değerlere tersiz, otomobil gürültülerine ters sürüyoruz, ters bakıyoruz, insanın gönlündeki çılgın çocuğa zincir vurmaya kalkan bütün dizgelere karşıyız, onun için edebiyatla haylazlığımızı tatmin ediyoruz. Onun için edebiyat dergisi çıkartıyoruz, iyi de ediyoruz."

 

Dergi çıkartmak tiryakilik gibi bir şey

 

Dergi çıkartmayı tiryakilik veya hastalık olarak da düşünsek her şairin zihninde bir dergi ‘imajı’ belirir kimi zaman. Dergi çıkarmayı insanlar arası muhabbet tesis edici bir etkinlik olarak düşünürsek daha soylu bir anlam çıkar bundan. Mürsel Sönmez’in Altuni zade’deki konuşmasının dergideki metninde Bir Nokta’nın çıkış gerekçesinin yanında dergiciliğe dair birçok ilke öğreniyoruz aynı zamanda:

 

"Dergi çıkartmak tiryakilik gibi bir şey oluyor. Bir kere bulaştınız mı bir daha bırakamıyorsunuz. Birileriyle, görünmeyen birileriyle sohbet ediyorsunuz. Bizim medeniyetimiz sohbet medeniyetidir, muhabbet medeniyetidir."

 

Kendine özgü bir gönül ritmi

 

Bir nokta’nın çıkış gerekçesi ve Mürsel Sönmez’in edebiyat ve hayata bakışı-şimdilerde birçok edebiyat dedikodusunun cangılında, asliyetini ve samimiyetini yitirmiş- genç şairler için temel prensipler diyebileceğimiz anlamlarla yüklü. Bu anlam yükü üzerinden şiir genci şiir ve edebiyata daha sağlıklı bakabilir. Bu mümkündür. Peki, Bir Nokta neyin imkânını sağlıyor bize ve Bir Nokta’nın gayreti nerelerde odaklanıyor:

 

"Bizim edebiyata ve hayata bakışımız teklik ve birlik zaviyesindendir. Biz mutlak birin, mutlak varın bütün varoluşu var ettiği ve bunu da halkiyyet tarzında değil zuhur tarzında gerçekleştirdiğine kaniyiz. Şimdi bu bizi sesin görüntünün duygunun ve düşüncenin hepsinin membaının, menşeinin, mebdeinin, kaynağının, kökünün, özünün, cevherinin bir’den kaynaklandığına bizi inandıran bir gerçekti. Bunun açılım noktasında da Bir Nokta, dille yapılabileceğinin son noktasını yapmaya çalıştı. Fakat gevezelik değil, sükût mutlak hakikati kavramada yetkin bir yöntem ise de söyleye söyleye susmaya varmak peşinde bir gayretti Bir Nokta gayreti. Biz bunun peşinde olmaya çalıştık. Bütün bunları yaparken kendimizi hiç kimseye göre hizalamadan, övenin övgüsüne ya da yerenin yergisine asla aldırmadan kendi gönlümüzün ritmince yapmaya çalıştık, çabalıyoruz."

 

Yerli düşünce, yerli duyuş

 

 Hiçbir özentiye ve kiralanmış bir zihne kapılanmadan bu toprakların değerlerine uygun ve uyumlu bir edebiyat mümkün müdür sorusunun en tatminkâr cevabı Bir Nokta olsa gerek. Gıdası ve beslenme kaynakları bize ait bir sesle biçimlenmiş, komplekssiz ve yalın ve sade ve isyanı olan kaç dergi sayabiliriz, bu edebiyat dünyasında?

 

"Kardelen, Düşçınarı ve bunun devamında Bir Nokta, varoluşu teknik açıdan izah eden dünya görüşünün, sanat, estetik anlamda bir dışavurumudur. Yerli düşüncenin, yerli duyuşun türküsünü söyler."

 

"Sosyokültürel bir faaliyettir bu dergi, bu dergi bu toprağın ruhuna sadakatten besinini almaktadır."

 

Yeni bir aydın ahlâkı

 

Kendi öz değerlerimizle beslenmeyi temin eden edebiyat, yeni bir şahsiyet oluşumunda yapı taşı işlevi görebilir. Türkiye özelinde düşündüğümüzde bu kararlılıkta olan dergilerimiz bir elin parmaklarını geçmiyor. Peki, ne oluyor? Dergilerde yer almak deyince bu sadece şımarmamıza vesile oluyor, tekebbür etmemize ve tükenmemize vesaire vesaire.

 

Kirli zamanlarda yaşıyoruz. Ruhumuzla buluşmaya gidiyoruz…

 

Bir Nokta dergisinin işlevini şurada arayabiliriz sanırım:

 

"Bir Nokta’nın inadı, yeni bir aydın ahlakını da tebellür ettirmek."

 

Sıkışan ve daralan dünyamızı genişletmek: 90.sayı

 

Bu yeni zamanlarda düşünen bir kalbe ihtiyacımız var. Kısaca Bir Nokta özelinde Mürsel Sönmez, edebiyat ve hayat açımızı genişleten bir etkinliğin içinde bulunuyor, hem birey olarak hem de ekip olarak. Sözün ve insanın değerine inanmış bir şairdir Mürsel Sönmez.

 

"Çok gülen, çok iyimser, çok tatlı, çok düzgün, çok hoş insanların olduğu bu kadar steril kirli bir zamanda biz çatlak bir sesle bozuk bir ritimle arızalı işler yapmak istiyoruz. Bir Nokta’da bunu yapmaya çalışıyoruz. İnşallah da böyle devam edecek."

 

Bıktım rol görmekten

 

Günümüzde eksikliğini duyduğumuz bizce en önemli tavır, maskesiz konuşmaktır. Sahici konuşmak, harbi konuşmaktır. Yapıları ve yaşları gereği şiir gençlerini hoş görebiliriz ama nedir ortada kibir ve küçümseme varsa orada işler yolunda gitmiyor demektir.

 

Mürsel Sönmez, edebiyatla beraber insanı yalın ve içtenlikli yanında kavrayan bir şair. Bir Nokta da bu tür dergilerden. Gel gelelim şiir ortamı söz konusu olduğunda iş biraz karmaşıklaşıyor gibi. Bu tarihi konuşmanın sonunda Sönmez, tamamen bize ait, bize has bir yerden bir sahicilikten konuşur ve sözü nihayete erdirir:

 

"Ama bıktık tekebbür etmekten, bıktım rol yapmaktan, rol görmekten. Ben insanları rol yapmadan da sevmek istiyorum, edebiyat da bize bu sahiciliği öğretmeye çalışıyor. Bir Nokta’da bunu yapmaya çalışıyoruz. Bu kadar."

 

Altunizade’de yapılan bu konuşmanın Bir Nokta’da yayınlanan metnini okumadıysanız mutlaka okuyun derim. Düşündüren, işlevsel ve öğretici. Edebiyatı ve dergiciliği bu açıdan da kavrayabiliriz, dedirten bir yazı. Eyleme, bilince ve ilahi iradeye çağrı.

 

Şiir cemiyetinde böylesi ‘güzel adamlar’ da var, diyesi geliyor insanın.

 

Dile ve insanın doğasına saygı gösteren…

 

Mustafa Celep

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

ISRARLA KONUŞMAK İSTEYEN ŞİİR:ADEM TURAN'IN ŞİİRİ ÜZERİNE


16/9/2009 · Kategori: Elestirilerim

ISRARLA KONUŞMAK İSTEYEN ŞİİR: ADEM TURAN’IN ŞİİRİ ÜZERİNE 

Giriş 

Ünlemlerle ilerleyen şiirin ulaşmak istediği noktayı, okuyucuyu şiirsel deneyime çağırmak, coşumcu, gür sesli ve konuşkan bir şiirin imkânlarını Türk şiir hazinesine katmak şeklinde ifade edebiliriz. Her şiirsel deneyim, hangi dönem ve evrede yazılırsa yazılsın, Türk şiiri adına bir çeşni, bir zenginlik olsa gerek. Şiirin ciddiye alınmasını gerektiren, edinilen şiirsel deneyimin beşeri bir karşılığının olmasıdır. Hemen her zaman şairin çığlığı da suskunluğu da öğretici ve vazgeçilemezdir. Sözel bir yapı arz eden şiirin hayatla dolu olmasının sebebi, şairin söze ruh kazandırmasıdır biraz da. Zira hayat denen çetrefil bilmece, kördüğüm, çıkmaz sokak ne tür adla adlandırılırsa adlandırılsın, sözün cana yakın sıcaklığını ve ılıklığını barındırdığı için tahammül edilmeye değerdir. Şiir sözle hayata çeşni ve renk katar. Sözün hayatın içinde varlığı bile cesaretimize cesaret katıyor. Sözün içinden seslenen bir şair olan Adem Turan’ın ‘Ateşte Yıkanmış Atlar’ kitabı vesilesiyle, ses, eda ve içerik olarak şiir haznemize boca ettiği gür sesli ve ünlemlerle dolu şiir konuşmasına komşu olalım dedik. Şiirine dair tematik okumalar yaptığım Turan’ın; konuşkan ve döneminin şairleri düşünüldüğünde(80’ler) oldukça diri bir söyleyişe sahip olduğunu görürüz. 

Ünlemlerle Kutsala Tanıklık 

Adem Turan’ın şiirlerinde ilk gözümüze çarpan, ünlemlerin bolluğudur. Ünlemlerle kutsala tanıklık, öznenin ileriye doğru bir atılım gücüne sahip olmaya çalışması, reel olanın aşılmasına dönük çaba, bir diğer özellikler. Bu kutsala tanıklık, ‘konuşmak’ veya ‘söz’ ya da ‘eylem’ üzerinden şiirsel deneyimle ifadesini bulur. Turan’ın şiiri, ilk aşamada, bu şiirsel toplam dolayımında, ısrarla konuşmak isteyen bir şiirdir. Şiirde konuşan özne, kutsalı onaylayan bir durum üzeredir. Yine öznenin en nihayetinde tavrı, ‘and içip giden’ bir tavırla bir ve özdeştir: 

‘‘Zeytinle konuşuyorum Zeytindağında, simsiyah!

Bir ayindeymiş gibi diz çöküp kalıyorum

Bir ağaç ve kelebek resmi çiziyorum

Tuzlu sular basıyorum çatlamış dudaklarıma.’’(s,9) 

‘‘Sonra, and içip gidelim…’’(s,10) 

Turan’ın şiirinde bu kutsala tanıklık, mücadeleci bir ruh taşır aynı zamanda. Devinim bu şiirin en temel özelliğidir. Harekete yönelik vurgular, kutsalı çağrıştıran simgelerle yüklüdür. Şairin içinde devinip duran ruhun, saf ve berrak bir kanaldan aktığını söylemek gerekiyor. Zira sanılanın aksine modern şiir kötülüğün şiiri değil, kendiliğinden ve otantik bir söyleyişe sahip arınmanın şiiridir: 

‘‘Biz şimdi zeytine bakalım, öpelim onu çatlamış dudaklarımızla

Bir avuç toprak olup vuralım kendimizi yerden yere, vuralım!

Bir tarih düşelim simsiyah kanımızla vurulup düşelim!

Bir de incire yer açalım, tûr-i sînâya ve emin beldeye’’(s,10) 

Söz’ün Ruh’a Dönüşmüş  Şekli 

Adem Turan’ın şiirinde ‘söz’ ün ‘ruh’ a dönüşmüş şeklini görürüz. Söz’ün ruh’a dönüşme süreci, Turan’ın şiirine çok çeşitli ve zengin bir şiir evreni sunar. Bu sunumda, Turan, şiirsel duyarlığı da yedeğine alarak, bambaşka bir söz düzeni/düzeneği ve sözel yapıya kavuşur. ‘Aynalıçarşı Meseli’ şiiri, sözel kültürün içinden, adeta ruhundan seslenir okuyucuya. Turan’ın şiiri, söze dayalı bir şiirdir, aynı zamanda söze ruh katan bir şiirdir de diyebiliriz: 

‘‘Aynalıçarşı içinde vurdular beni

Bu yüzden hüzünlenir halk

Geçince çarşıdan

Ve aynalardan’’(s,11) 

‘‘Sözün bittiği yerde

Aynalıçarşı başlar’’(s,11) 

Söze ruh katan şiir, bize bu yolla yeni bir şey söylemek, bizi yeni bir gerçeğin kapısına vardırmak zorundadır. Şiir yoluyla edindiğimiz bilgiden, hikmete dayalı vurgular elde edebiliriz. Böylece düşünen şiirin şiirsel boyutlarına ulaşmak için yedeğimizde işaretler, zihnimizde bir bilgi-hikmet-düşünce tadı bulabilelim. Turan’ın şiirinde düşünen şiirin emareleri, çok belirgin olmasa da, duyumsamalarla yer yer ışıldar, bir parıltı kazanır. Bu şiirsel toplamda yer alan ‘Zerdüşt Meseli’ şiiriyle Turan’ın şiir sözünün hikmete, hikmetâmiz şiire evrildiğine tanık oluruz. Yine de Turan’ın şiirinde ‘düşünce şimşekleri’ diyebileceğimiz, düşünen şiirin çok boyutlu evreniyle karşılaşmayız. Turan’ın bize ‘gerçek budur’, ‘bunu gör’ demek yerine dolaylı yönden gerçeğin sezilebilir yanını yansıtır, gerçeği dolaylama yaparak sezdirir: 

‘‘Ve dedi: şarap olsaydı biraz, yenerdim bu korkuları!

Ve dedi: ışık olsaydı bir parça, yırtardım karanlığı!’’ (s,13) 

Şiiri Hayattan Süzmek İsteyen Tavır 

Şiirle hayatı belli bir bütünsellikte kavrayan bir şairin en belirgin niteliklerinden biri de, şiiri hayattan süzmek isteyen bir tavra sahip oluşudur. Adem Turan’ın ‘Kirlenmek Meseli’ şiirindeki öznede bu tavrın mısralar boyunca belirginleştiğini görürüz. Yaşadığımız çağın çok önemli, temel bir özelliğine vurgu yapan özne, aynı zamanda ‘başkalaşım’ ya da ‘dönüşüm’ dediğimiz bir sürece de atıfta bulunur: 

‘‘Bir de hepimiz kirleniyoruz, bu çok kesin!

‘‘şu baldıran tası dünyada’’ ’’(s,23) 

‘‘Şöyle: aşk insanı çıldırdır ve çıldırtırmış

Labirentlerden geçer gibi geçerken ateşlerden’’(S,24) 

‘Taşınma Meseli’  şiiri,fanilik duygusuyla yazılmış bir şiir.Şiir boyunca mısralar,insanoğlunun yeryüzü macerasına tanıklıkla ilerler.Bu şiirin ilk bölümü,trajik simgelerle dekore edilmiş gibidir; ‘azgın sular’, ‘uçurumlar’.Ama geneli itibariyle bu şiirin ironik bir dille yazıldığını söyleyebiliriz.Bu ironi,tüm Adem Turan şiirinde konuşan öznenin varoluş serüvenini özetler gibidir: 

‘‘Hayatla ölüm arasında

Savrulurum ben’’(S,26) 

‘Kozadaki Trajedi’ 

Kitap boyunca ilerleyen şiirlerde Adem Turan’ı, hayatın özündeki trajiği kavramış bir tutum içinde görürüz. İroniyle harmanlanmış bir trajik tutumdur bu. Turan’ın trajiğe yönlenişi ya da trajik kavrayışı, başka şairlerde benzerine rastlanmaz. Diğer şairlerde trajik, hayattan yalıtılmış ve koyultulmuş bir biçim ve görünüme sahiptir. Turan’da ise trajediyle beraber hayat, bütün doluluğuyla beraber öznenin yanından akıp gitmektedir: 

‘‘Bildin mi hayat denen kozayı?

Kozadaki trajediyi?

Üstelik tam da köprüden geçiyorken…’’(s,27) 

Turan’ın şiirinde öznenin şiirselliğe yönelik tavrı, daha doğrusu şiiri kavrayış biçimi, bedene, bedensel olana bitişik bir durum arz eder. ‘Kaburga’, ‘alın’ ,‘kol’, ‘ses’, ‘soluk’, ‘ten’, ‘kemik’ gibi sözcükler adeta bedenin şiirinin yazıldığı imajını bırakır okura. Yine de Turan’ın şiiri, bedensel olanın soyut bir dışavurumu değildir, bedende takılıp kalmaz şair. Şöyle de diyebiliriz: Adem Turan’a göre şiir bedenle sarılıp sarmalanan bir şeydir. Turan, şiire, bedenle birlikte duyusal bir kavrayış/bakış katar. Turan, şiiri, bedenle birlikte düşünür ama bu, şiirinde bedensel tasvirlerin olduğu anlamına gelmez. Kısaca somut ile soyut bir aradadır bu şiirde: 

‘‘Çatlasın kaburgalarımda gümleyen sesiyle şiirim’’(s,29) 

‘‘Şiirim diyorum, sarıp sarmalasın dört koldan beni

Yerden yere vursun giyinerek deli gömleğini, vursun ha!

Sesim de çıkmasın, soluğum da! Sadece

Bir ah! Diyebileyim. Derinden ama! Bir ah!

Sarsılsın ten ve tinim, kırılsın kemiklerim!’’(s,29) 

İnsani Olana Dönük Algı 

‘Bağçe Meseli’ şiiri, acziyetin kavranışına örneklik teşkil eden bir şiirdir. Geleneğe bakan tarafıyla birlikte, bu şiirde mütevekkil eda ile konuşan bir şairle karşılaşırız. ‘Gölge’ den de ‘cisim’ den de geçen şair özne, büyük bir alçakgönüllülükle şu sonuca ulaşır: ‘bilen var mı şimdi beni’.Bilinmek, anlaşılmak, açıklanmak isteyen özne, yitirilişlerle birlikte insana komşu olma isteğiyle kendini belirginleştirmek ister. Buna yalnızlıktan kurtulma isteğini de katabiliriz. Özne acziyetin farkındadır. Bu farkındalık, yazgısal bir boyut da taşır. Bir birlikte olma, bir sığınma isteği: 

‘‘Şu benim kırlangıç kanadı çizgilerim, yani ki kaderim

Kalsın eşiklerde sabrile, kalsın bağçenizde her akşam…’’(s,32) 

‘Yitik Düşler’ şiiri, yalnızlık-hayat-ölüm üçgeninde yazılmış düşündürücü bir şiir. Bu şiire niteliğini kazandıran, hayatta bir karşılığının olmasıdır. Her okur bu şiirden kendine olan payı alır. Serüven duygusuyla yazılmış intibaı veren bu şiirin en belirgin özelliği, bizde epik bir macera tadı bırakmasıdır. Bu şiirin temellerinde, insani olana yönelik bir algı mevcudiyetini hissettirir: 

‘‘Ey kargılar ve kıvılcımlar arasında

Yitip giden insan yanımız’’(s,40) 

‘Akdenizden Yukarıya Doğru’ şiiri, serüven duygusuyla yazılmış bir şiir. Aynı zamanda şiirdeki öznenin varoluş macerası, tüm insanın varoluş macerası olarak da okunabilir: 

‘‘Kim anlatır şimdi beni

Durup durup bir ateş  topu iki kaşım arasından..kim anlatır

Renk renk ırmaklar,pervaneler,aynalar..kim anlatır

Bu milyarlarca insan, milyarlarca hayat, savrulan köpükler gibi

Seyrine doyum olmayan aylı  geceler, köpüren kanlarımız

Ben mi yoldayım, yol mu bende? Kim anlatır

Gidiyorum Akdenizden yukarıya doğru, bir kardeş olarak

İçimdeki gemilerle

o büyük ateşle…’’(s,43) 

Çağ  İlgisi 

Adem Turan’ın ‘Bağdata Duâ’ şiiri, duyargaları gelişmiş bir şairin, yaşadığı çağa yönelik ilgisini gösteren bir niteliğe sahiptir. Bu şiir, çağının duyarlığını taşıyor oluşuyla üzerinde durulması gereken bir şiirdir. Adem Turan şiirinde, bu şiirsel toplam düşünüldüğünde, yeni bir dönem başlar: Çağdaş gerçekliği esas almak. Her şairin şiiriyle kendi içine kapandığı bir zamanda, Turan’da bu çağ ilgisi dikkate değerdir. Savaşa, kana, katliama, kıyıma, yıkıma karşı olan şairin, bu çağ dikkati önemsel bir durum arz eder: 

‘‘Eğil bak: bu coğrafya bizim!

Dinle türküsünü çölün: ruhunu doyur!’’(s,48) 

‘‘Eğil bak: bu çocuklar bizim

Dinle çığlığını  anaların:

Sesini yıldızlara duyur!’’(s,49) 

Adem Turan’ın şiirinde yer yer epik öğeler de yer bulur. Şairin dış dünyaya dönük ilgi ve dikkati lirikten kopamayan epik bir şiir ortaya çıkarır: Ağzımda Kekik ve Kan. Bu şiir lirizmin merkezde olduğu epik bir duyarlıkla kalem alınmış intibaı verir okura ilkin. Şiirde çağdaş gerçekliğe vurgunun da içerildiği bu şiirin temel ve ayırt edici niteliği, ‘şaşırtı’ya dayalı mısralarla birlikte, hareketin, kalkınmanın, şiiri bir davranış biçimi olarak görmenin de dışavurumudur: 

‘‘Ağzımda kekik

Ağzımda ıslık ve kardelen

Öyle birdenbire gelen

Savaşla gelen

Kan!’’(s,50) 

‘Panik’ şiirinde, alttan alta savaşın yaydığı vahşet ve karanlık sözler kendini sezdirir ve en nihayetinde söylenecek söz direkt ve doğrudan ifadesini bulur: 

‘‘Tanklarınsa canı cehenneme!’’(s,52) 

‘Ateşte Yıkanmış Atlar’  şiiri, ortaya bir irade, sağlam burçlarla berkitilmiş bir tavır koymanın ön hazırlığını verir. Ancak yine de içindeki kördüğümü çözememiş bir şairin ‘epik öncesi’ bir şiir/şair profilidir gördüğümüz. Tam anlamıyla donanmamış, hazırlığını tamamlayamamış bir şair öznedir şiirde yer alan: 

‘‘Dedim ki ben artık

Bu atlarsız yaşayamam

Damarlarım çekildi bütün

Kemiklerim eridi

İçimdeyse bir türlü  çözemediğim

Acımasız bir kördüğüm’’(s,54) 

‘Kızarmış Nâr Aşkına’  şiiriyle Adem Turan’ı yine epiğin alanında buluruz. Dünyanın bütün acılarını yüklenen epik özne, eylemine kutsallık aşılamak için, iç dünyasında şahit olduğu büyümenin idrakine varan bir adamın ilk elden ihtiyaç duyduğu bir şeyin varlığını kavramaya başlar ve şiirin sesi gerilimli bir hat boyunca ilerler. Yine de bu şiirde epik, lirizmin motifleriyle bezelidir: 

‘‘Kılıcımı verin bana, hırsından çatlayacak

Son bir vuruş için, kılıcımı’’(s,62) 

‘‘Dörtnala taylar düşün, toz duman olmuş bir vadide’’(s,64) 

Betimlemeler Şiiri  

Adem Turan’ın şiirinin belirgin özelliklerinden biri de, dış dünyaya dönük betimlemelerin ağırlıklı yer alışıdır. Turan, şiirde çoğaltmacılık tekniğini iyi kullanıyor. Sayıp döktüğü duygular, olaylar, olgular, nesneler, beşeri tecrübeden doğmuş ve şairin imgeleminde yoğunlaştırılmış biçim ve özler halinde dışa vurulur. Turan için şiir, bir yolculuktur; bu yolculuk özünde yaşamsal öğeler de taşır. Şiirlerinin çoğunluğu hayatta karşılığı olan şiirleridir. Bu durum onun, şiirde, yaşayan insanı ve yaşanan hayatı esas aldığını gösterir. Hayatilik vasfı taşıyan şiirlerdir bunlar: 

‘‘Geçerken gördünüz işte; durduğum yer hep buraydı kalbiydi

                şehrin

Hiç bıkıp usanmadan yıllarca dinlediği halkın, kalbimin sesiydi

Şiirse şiir! dediydim öfkelenmeden, imgeyse imge

Çayı ve geçen günleri yudumlarken sessizce, Çınaraltında teselli’’(s,67) 

Geneli itibariyle bu şiirsel toplamın temelinde ‘serüven duygusu’ barınır; insanın beşeri tanıklıklarla ilerleyen varoluş serüveni…

80’ler şiirinin hemen hiçbirinde hem biçim hem içerik olarak Adem Turan’ın şiirinde belirginleşen izleklere benzer tematik tutumu; bu hayat dolu enerjiyi, bu doğrudan ifadeyi göremeyiz. Bu da Adem Turan’ın önemli ve nitelikli bir şair olduğunu gösterir.2000’lerde yazılan şiiri düşündüğümüzde, Türk şiirinin damarlarında gezinen Adem Turan şiirinin önemselliği bir kez daha kendini belli eder. 

                                                                              Mustafa Celep 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

KİTAP YATAĞI DERGİLER/YUSUF TURAN GÜNAYDIN YAZDI...


21/8/2009 · Kategori: Iktibas

Ayan-Beyan Ayane Dergisi
Kitap yatağı dergilerimizden bu sefer Ayane'ye mercek tuttuk.
20 Ağustos 2009 Perşembe 19:00

Ocak 1988’de çıkmaya başlayan Ayane dergisi, Aralık 1990’da yayınlanan son sayısıyla önceden planlayarak ve o sayıda bir indeksini de sayfalarının sonuna ekleyerek kapanmıştı. Dergicilik dünyamızın en derli-toplu dergilerinden biri olan Ayane, toplam 36 sayı çıkmıştır. 

 

AyaneEdebiyat Dergisi’ni Andırırdı

Şair-eleştirmen Mehmet Erdoğan’ın yönettiği bu dergi, Edebiyat Dergisi’ni ve biraz da ilk dönem Aylık Dergi’yi hatırlatan mizanpajıyla sayfalarına ileride kitaplaşacak ve kitaplaşmaya aday birçok şiir ve yazı sığdırmıştır. 

Dergide en çok şiiri yayınlanan şairlerden İbrahim Eryiğit ve Arif Dülger’in ilk şiir kitapları, ağırlıklı olarak Ayane’de yayınlanan şiirlerden oluşmuştu: Eryiğit’in Kayıtsız Sevdalar’ı ve Dülger’in Şiir Nöbetleri’nin Mehmet Erdoğan marifetiyle şiir okuyucusuna ulaştırıldığına bizzat şahidim. Belirtmeden geçemeyeceğim bir ayrıntı da Eryiğit’in 25, 27, 29. sayılarda üç bölümü yayınlanan “Ebu Zer Destanı” başlıklı uzun soluklu mesnevîsinin yarım kalışıdır. Şair, bu destanı sürdürmeliydi bana kalırsa; sürdürmeli ve kitaplaştırmalıydı. 

 

İlk Şiirler Hep Ayane’de

Mehmet Erdoğan’ın ilk şiir kitabı Örtüye Bürünmüş Sözler’i oluşturan şiirler ağırlıklı olarak Ayane’de yayınlanmıştır. Erdoğan’ın eleştirilerini topladığı Sübjektif Yazılar’ı da hakeza Ayane’nin bir meyvesidir. 

Ayane’de Erdoğan, Eryiğit ve Dülger’in dışında en çok Süleyman Çelik, Hicabi Kırlangıç, Nazir Akalın, A.. İhsan Kolcu, Mustafa Muharrem, Hayrettin Orhanoğlu gibi isimler şiir yayınladı. Ömer Ceylan, İsmail Kasap, Mahmut Kaplan, Mehmet Önal, N. Nihal Özer, Osman Selvi ve M. Ali Garip ise bu dergide yazıp da şiirlerinin kitaplaştığına şahit olmadığımız şahsiyetlerdir. Özellikle Ömer Ceylan’ın sadece Ayane’de yayınlanan şiirleri dahi bir kitap teşkil edebilir sanırım. Klasik tarzda bir gazel şairi olarak Serdar Adem’i de Ayane sayesinde tanımıştık ama uzun bir zamandır şiir piyasasında rastlayamıyoruz ona. Gazellerini kitaplaştırdığını da sanmıyorum. 

Ayane

Türk Öykücülüğüne İki Armağan

AyaneÖykü türüne özel bir önem verdiği gözleniyordu Ayane’nin. Bu meyanda dergide öne çıkan iki isim İsmail Hocaoğlu ve Kâmil Yeşil’dir. Hocaoğlu öyküyü sürdürmedi. Yeşil ise o tarihten sonra birçok dergide yayınladığı öykülerini kitaplaştırmış usta bir öykücüdür artık. Sanırım Ayane’de yayınlanan ürünlerini kitaplarına almıştır. 

 

Bu Kitabı İstiyoruz

Söyleşileriyle de dikkat çeken Ayane’de on bir bölümlük “Sanatçılarımızla Konuşmalar” başlıklı bir söyleşi dizisi yer almıştır. Bu dizi-söyleşilerde ağırlıklı olarak şairler göze çarpar. Söz konusu şairlerin poetikaları üzerinde ileride çalışacak olan araştırmacılar için arayıp da bulunamayacak ipuçları burada meknuzdur. Aslında sadece bu on iki bölüm müstakil bir kitap teşkil edebilir. Fakat dergide yer alan ve ülkemizin sanat ve düşünce erbabıyla gerçekleştirilmiş diğer konuşmalar da çok dikkat çekicidir. Bunlardan Arif Dülger’in İsmet Özel’le yaptığı söyleşi, Özbahçe’nin hazırladığı üç ciltlik İsmet Özel röportajları kitabına girmiştir. Orhan Okay, Arif Ay, Ebubekir Eroğlu, D. Mehmet Doğan, Ahmet Telli, Nihat Genç, Ali Haydar Haksal, Ümit Meriç Yazan ve Yahya Tezel ile söyleşiler ise araştırmacıların gözünden kaçmıştır büyük ihtimalle. Bunların hepsi “Ayane Söyleşileri” gibisinden bir başlıkla bir kitapta toplansa fena mı olur? 

Ayane

Eleştiri ve Deneme Bahsi

Deneme, inceleme ve eleştiri alanında Mehmet Erdoğan isminin öne çıktığını  ve burada yer alan yazılarının kitaplaştığını vurgulamıştık. Yine Nurullah Çetin’in roman çözümlemesi üzerine yazdığı üç yazının 2003’ten beri altı baskı yaptığına şahit olduğumuz Roman Çözümleme Yöntemi adlı eserinin nüvesini teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Ayane’de bu iki isimden sonra deneme-eleştiri alanına en çok çapa vuran isim sanırız Ali İhsan Kolcu’dur. Kolcu’nun dergide yayınladığı “millî romantizm” konulu yazıları, daha sonra kitap çapına ulaştırdığı Millî Romantizm Açısından Cengiz Aytmatov adlı eserine götürür bizi. Kolcu Ağırlıklı olarak Ayane’de ve diğer bazı dergilerde yayınladığı şiirlerini ise Aşkın Rengi Kırmızıdır adlı kitabında toplamıştır. Yine şiir kitaplarının dışında hiçbir nesir kitabı yayınlanmamış bulunan İbrahim Eryiğit de İbrahim Kurşunlu müsteârıyla yazdıkları da dâhil olmak üzere Ayane’de ve diğer dergilerde yazdığı deneme ve eleştiri yazılarını kitaplaştırabilir. 

Ayane

Görüldüğü  üzere her dergi bir yazarlar kadrosunu besliyor ve yazdıklarını  kitap çapına ulaştırmada birikim oluşturuyor. Ayane de şiirimizin, nesrimizin bugüne gelişinde kendine düşen rolü oynadı. Şimdi artık bu mütevazı toplamdan birkaç kitabın daha neş’et etmesinin zamanıdır.

 

Yusuf Turan Günaydın

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

DEĞİRMEN DERGİSİ/FETA MEDENİYETİ


20/8/2009 · Kategori: Iktibas


DEĞİRMEN DERGİSİ 'OYUN' ADLI DOSYA KONUSU HAKKINDA...

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1718

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

RAMAZAN KİTAPLIĞI


20/8/2009 · Kategori: Iktibas

Ramazan kitaplığı
Samanyolunda Ziyafet, Sezai Karakoç, Diriliş Yayınları, 2004

Ramazan Kitabı, kolektif, Haz: Özlem Olgun, Kitabevi Yayınları, 2000

Bir Ramazan Binbir İstanbul, Süheyl Ünver, Kitabevi Yayınları, 1997

Bir Bayramdır Ramazan, Abdullah Arıdoru, Nesil Yayınları, 2004

İstanbul'da Bir Ramazan, Cenap Şehabettin, Haz: Abdullah Uçman, İletişim Yayınları

Kulluk Eksenli Hayatta Ramazan ve Kur'an, Mehmet Pamak, Ekin Yayınevi, 2004

Onbir Ayın Sultanı Ramazan, kolektif, Yakamoz Yayınevi, 2005

Peygamberimiz'in Ramazanı ve Oruçları, Mehmet Paksu, Nesil Yayınları, 2005

Ramazan Karşılaması, Sohbetler, Ahmet Rasim, Arba Yayınları, 1990

Ramazan Manileri, Mehmet Tahir Sakman, Karatay Belediyesi Yayınları, 2000

Ramazan Mektupları, Nurefşan Çağlaroğlu, Muştu Yayınları, 2004

Ramazan Ufku, Ahmet Kurucan, Işık Yayınları, 2000

Ramazan ve Oruç Konularına Göre Kırk Hadis, Said Köşk, Anahtar Yayıncılık, 1995

Ramazanname, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Timaş Yayınları, 2002

Tarihte Ramazan, kolektif, Haz: Ertuğrul Tarık Kara, Yitik Hazine Yayınları, 2006

ALLAH (c.c.) Dostlarının Ramazan Hatıraları, Abdülkadir Süphandağı, Timaş Yayınları, 2006

Ramazan, kolektif, Editör: Ali Budak-Ömer Çetinkaya, Rehber Yayınları, 2006

Böyleydi Osmanlı'nın Ramazan'ı, Tolga Uslubaş, Yağmur Yayınları, 2006

Çocuk ve Ramazan (Çocuklar için), Burhan Eren, Timaş Yayınları, 2001

Oruç Kitabı (Çocuklar için), MelekÇe, Uğurböceği Yayınları, 2004

Bizim Evde Ramazan (Çocuklar için), Nurdan Damla, Nesil Yayınları, 2003

Çocuğun Ramazanı (Çocuklar için), Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Yayınları, 2003

Ramazan Yazıları, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık, 2007

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

YUSUF TURAN GÜNAYDIN YAZDI!


13/8/2009 · Kategori: _kif__in sesi

Akif’i oğlundan dinleyiniz
Yusuf Turan Günaydın kitap yatağı dergileri paylaşmaya devam ediyor. Millet dergisinde Mehmet Akif’in oğlu Emin’in hatıralarını hatırlatıyor bizlere.
13 Ağustos 2009 Perşembe 08:45

Millet’i, süreli yayıncılığın bugün ulaştığı yere bakarak bir dergi olarak niteleyebiliriz. Oysa başlığının altında “Perşembe Günleri Çıkar Haftalık Siyasî Gazete” yazar. Tabloid boy denilen ve yakın bir zamana kadar çoğunlukla mahallî gazetelerin tercih ettiği bu ebatta yayınlanmış bir mevkuteye ‘gazete’ demek garip gelebilir yeni nesle. Günümüzde bu ebadı daha çok bazı haftalık dergiler tercih ediyor. Bu gibi sebeplerle biz de bu ‘gazete’den ‘dergi’ diye söz edelim.

Millet Dergisi 10 Mart 1949

Cemal Kutay’ın dergisi

1940’lı yılların ikinci yarısında yayınlanmaya başlayan Millet’in ‘sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden’ zât Cemal Kutay (1909-2006)’dır. Tarihçi olarak tanınan Kutay, bu dergiye tam anlamıyla mührünü vurmuş bir ‘idareci’dir. Koleksiyonları bütünüyle incelendiğinde içinde Kutay’ın yayınlanmış bir kısım eserlerini barındırdığı görülebilir. Fakat ilgi çekicidir ki, bu dergide kalmış ve kitaplaşmamış daha birçok çalışması vardır Kutay’ın.

Burada derginin bütününü inceleyerek kitap yatağı bir dergi olduğunu göstermeyeceğiz Millet’in. Fakat içinde yer alan bir hatırat tefrikasından müstakil olarak söz etmeye değer görüyoruz.

Emin ErsoyMehmet Âkif’in oğlu Emin Âkif’i, Âkif’le ilgilenen hemen herkes ismen de olsa tanır. İşte Âkif’in mektuplarında sık sık müştekî olduğu ve özellikle Fuad Şemsi’ye yazdığı mektuplardan kendisini çok sıkıntıya soktuğunu anladığımız oğlu merhum Emin Âkif’in babasıyla ilgili hatıraları Millet gazetesinde tefrika edilmiştir. “Safahat Şairini Oğlundan Dinleyiniz…” üst başlıklı bu hatırat tefrikası 15 bölüm sürmüştür.

 

15 bölümü yayınlanmış

Emin Âkif, hatıralarına Millî Mücadele yıllarında İstanbul’dan Ankara’ya Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey eşliğinde nasıl yola çıktıklarını anlatarak başlar. Hayatının Ankara safhası, Ali Şükrü’nün bir suikaste kurban giderek ortadan kayboluşu, Büyük Taarruz günleri ve Âkif’in Edirne günleri tefrikası yarım kalmış bu hatıratta ayrıntılı bir biçimde yer alır. Hatıratın yarım kaldığını 15. bölümün bitimindeki “Birinci Kısmın Sonu” şeklindeki ifadeden anlıyoruz. Ne yazık ki Millet’te bu tefrikanın ardı gelmemiştir. Kim bilir belki Cemal Kutay arşivinde bir yerlerde duruyordur.

Cemal Kutay
Cemal Kutay

Emin Âkif’in hatıralarının Âkif’in mektuplarında geçen birçok noktayı da aydınlığa kavuşturabileceğini ekleyelim. Dolayısıyla bu hatırat tefrikası Âkif’in hayatıyla ilgili birçok ayrıntıyı da okuyucunun önüne seriyor.

 

Kutay arşivi incelenmeli!

İmdi, on beş bölümlük bu ufak hatıratın, yine ufak bir kitaba dönüşüp dönüşmeyeceği üzerinde birazcık kafa yoralım. Kanaatimizce dönüşmelidir. Bu hâliyle varlığından birçok Âkif ilgilisinin bile haberdar olmadığı tefrika başka türlü okuyucuya nasıl ulaşabilir ki… Yalnız -vefatından sonra dağılmadıysa- Kutay Arşivi elden geçirilip yarım kalmış tefrikanın devamı bulunabilirse aliyyülâlâ olacaktır elbette. İşte üzerinde çalışmaya değer bir konu.

Böylece Millet’in yataklık ettiği kitaplardan biri olan bu tefrika gün ışığına çıkmış olacaktır. Ve tabii Âkif araştırmaları ivme kazanacaktır.

 

Yusuf Turan Günaydın hatırlattı

<_script /><_script />

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

TÜRKİYE'NİN TEMELLERİ


10/8/2009 ·

Sami Efendi'den kim ne kapar?
Musa Efendi Mahmut Sami Efendi'nin sohbetlerinde bulunanlar neler kaparlar, güzel güzel saymışlar. Beslenmesini bilsek keşke hikmet sahiplerinden.
10 Ağustos 2009 Pazartesi 17:20

Hayatınızın hangi alanında yaşarsanız yaşayın, yaşınızın hangi evresinde bulunursanız bulunun, hakiki manada gerçek bir Allah dostunun rahle-i tedrisinde diz kırmak, sohbetlerine tanık olmak, içinde bulunmak; küçültülmüş global köylerde, daracık odalarda yaşayan, hınca hınç dolu caddelerde yürüyen, parçalı bilince sahip, kargaşa, kaos ve hengamenin bir parçası olmuş biz ademoğulları ve ademkızları için eşine az rastlanır bir imkândır. Aynı zamanda kaçırılmaması gereken bir fırsat, açık,seçik ve net düşünmemiz için en uygun bir zemin, tükenmeyen bir zenginliktir.

Mahmut Sami Efendi

Çocuk yaşımdan bu güne bende oluşmuş, korunmuş bir düşünce kırıntısı var, hâlâ da aynı düşüncedeyim. Peki nedir? İçinde yer aldığımız yaşlı dünya ve yaşadığımız ülke, bugün tüm itizal etmiş unsurlarına rağmen ayakta sapasağlam duruyorsa, bu biraz da kendini ve tüm varlığını Allah’a (c.c.) adamış büyük velilerin duasıyla, yüzü suyu hürmetine duruyor ve deveranını devam ettiriyor.  

Bîhaber olmayalım!

Ben onlara ‘Türkiye’nin Temelleri’ diyorum. Hayır, iddia etmiyorum, aksine temellerin/yapının sağlamlığınadır vurgum.

Vurgulanması  gereken bir diğer nokta, yeni neslin, genç jenerasyonun bu kısım zenginliklerden bihaber yaşıyor olmamız, bu topraklarda süregelen kadim değerlerden nasipsiz ve savruk bir yaşamı baş tacı etmemizdir.

Sadık Dânâ (Musa Topbaş) hazretleri, Türkiye’nin temellerinde sağlam bir yeri olduğunu düşündüğümMahmut Sami Ramazanoğlu Efendi hazretlerinin hayatını ve güzide vasıflarını anlattığı Erkam Yayınları'ndan çıkan kitabın daha ilk sayfalarında bu zatın sohbetlerinde ve meclislerinde bulunmuş, tanık olmuş kişilerde görülen içe doğru ilerlemenin/gelişmenin niteliklerini şöyle sıralar: 

Musa Efendi"Sohbetlerinde, meclislerinde bulunan kişilerde; 

Kibrin yerini tevazu ve vakar,

İmansızlığın yerini derin Allah sevgisi, Peygamber sevgisi,

Batılın yerini Hak,

Hasetliğin yerini merhamet,

Cimriliğin yerini sahavet,

Anlayışsızlığın yerini fetanet ,

Tembelliğin yerini dirayet, gayret,

Korkaklığın yerini cesaret,

Kötü görüşün yerini müsamahalı görüş,

Kabalığın yerini nezaket,

Dağınıklığın yerini tertiplilik ve nezafet ,

Bilgisizliğin yerini edep, irfan,

Aceleciliğin yerini itidal ve teenni,

İddiacılığın yerini yerinde uysallık,

Mahlûkat düşmanlığının yerini herkesi hallerine göre sevme, alırdı. 

Bizler! Zehir saçanlar!

Bal yapan arı değiliz, zehir saçan modernleriz biz. Şairin dediği gibi, oysa "kimsenin vakti yok bazı ince şeyleri anlamaya"..  ‘Hız ve Politika’ çağında yaşadığımız haller, yara aldığımız modern çağın birörnek halleridir artık. Vizyonda olana imreniyoruz, görsel olana, göze hitap eden naylondan şeylere..Şeyleşme.. Hal bu ki yukarıda sıraladığımız ‘güzel eylem’ lere, edinmemizde iyilik olan, hayır olan hasletlere sahip olduğumuzda yavaşlığın ve ayrıntının hayatını yaşayacağız. Rasim Özdenören bu bahiste duvara asmamız gereken çok veciz ve ince ve altın değerinde bir düşünce, bir ilke teklif eder zihnimize: "Hayatın anlamı ayrıntılarda gizlidir."

Çağa has bir değişim yerini manevi (içsel) olana ayarlı bir dönüşüme bıraktığında, çalkantılarla dolu karmakarışık pek modern hayatlarımız içinde, Allah’ın veli kullarına da hatırı sayılır bir yer açma gereğini duyacağız.  

Münakaşalardan uzak..

Allah’a yakın.. 
 

Mustafa Celep önerdi

<_script /><_script />

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

ÜZÜNTÜ VE KEDER...


10/8/2009 ·

***Allahım üzüntüden ve kederden sana sığınırım...***

*** Resulullah (sav) bir gün Mescide girdi.
Orada Ensar'dan Ebu Ümame (ra) denen kimse ile karşılaştı. Ona:

--"Ey Ebu Ümame, niçin seni namaz vakti dışında Mescid'de oturmuş görüyorum?" diye sordu.

--"Peşimi brakmayan bir sıkıntı ve borçlar sebebiyle ey Allah'ın Resulü" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav):

--"Sana bazı kelimeler öğreteyim mi? Bunları okursan, Allah, senden sıkıntını giderir ve borcunu öder"

-- "Evet, ey Allah'ın Resulü, öğret!" dedi.

-- "Öyleyse" dedi, "akşama çıktın mı sabaha erdin mi şu duayı oku:

-- "Allahım üzüntüden ve kederden sana sığınırım. Aczden ve tembellikten sana sığınırım, korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım. Borcun galebe çalmasından ve insanların kahrından sana sığınırım."

--(Ebu Ümame) der ki: "Ben bu duayı yaptım, Allah benden gamımı giderdi, borcumu ödedi."

Allah'a emanet olun...

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

ZEYNEP ARKAN'IN ŞİİRİ-SORUŞTURMA


16/7/2009 · Kategori: Elestirilerim

Topyekün Zeynep Arkan şiiri, insanın dünyadaki konumuna dair bir temel kaygının dile gelişidir. Arkan şiiri fanilik duygusuyla yazıyor. Şiirin derin anlamı bize bunu söylüyor. Önceleri Arkan’ın şiirine yönelik olumsuz düşüncelerim vardı. Şiirin telkin ettiği ‘derin anlam’ ı yüzeysel bir bakışla ele alan bir tutumdan kaynaklanan talihsiz bir yazıydı. Şimdilerde Arkan’ın şiiri hakkında daha olgun düşünebiliyorum. Arkan’ın şiiri zekice yazmasının, oluşturmasının yanı sıra şehir içerisinde yaşayan, tanık olan bireyin öfkesi, tutunma arayışı, kırgınlığı ve konuşma isteği, bu şiirin benim görebildiğim kadarıyla en belirgin özelliği. Zeynep Arkan şiirinin ironisini sevdik, kısaca böyle söyleyeyim.

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1502

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

BU DÜNYA RENKLİ BİR GÖLGE GİBİDİR..


25/6/2009 ·

KUTADGU BİLİG'den Güzel Sözler


·  Akıl senin için iyi ve yeminli bir dosttur. Bilgi senin için çok merhametli bir kardeştir.
·  Allâh'a sığın, onun emrine itaatsizlik etme!
·  Akıl süsü dil, dil süsü sözdür. İnsanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür. İnsan sözünü dil dili ile söyler; sözü iyi olursa, yüzü parlar.
·  Allah'tan ne gelirse ona râzı ol!
·  Anlayış ve bilgi çok iyi şeydir; eğer bulursan, onları kullan ve uçup göğe çık.
·  Bir insan bütün dünyaya tamamen sahip olsa bile, sonunda dünya kalır; onun kısmetine ancak iki top bez düşer.
·  Bu dünya renkli bir gölge gibidir, onun peşine düşersen kaçar; sen kaçarsan o seni kovalar..
·  Bu dünyanın kusuru bin, meziyeti ise birdir. İnsan bunu nasıl geçirirse, o öyle geçer.
·  Bütün halka içten gelen merhamet göster.
·  Bütün iyilikler bilginin faydasıdır. Bilgi ile göğe dahi yol bulunur.
·  Büyüklük taslayan, kibirli ve küstah adam, tatsız ve sevimsiz olur; kibirli insanın itibari günden güne azalır.
·  Eğer kendine candan bağlı birisini arıyorsan, sözün kısası, kendinden daha candan birini bulamazsın.
·  Dâima iyilik yap ki, kendin de iyilik bul.
·  Dünya ve âhireti her ikisini birden elde etmek istersen, şu birkaç işi bırakma; muktedirsen bunları mutlaka yerine getir!
·  Elini uzatarak gökteki yıldızları tutsan ve başın göğe değse bile, sonunda sen yine yerdesin.
·  Ey asil insan! insanlığı elinden bırakma; insanlığa karşı daima insanlıkla muamele et.
·  İşi adaletle yap, buna gayret et; hiç bir zaman zulüm etme; Allah'a kulluk et ve O'nun kapısına yüz sür.
·  Hangi iş olursa olsun, sen onu tatlı dille karşıla; her işte tatlı dil kullanırsan saadet sana bağlanır.
·  Hiç bir işte acele etme, sabırlı ol, kendini tut; sabırlı insanlar arzularına erişirler.
·  Diline ve gözüne sahip ol, boğazına dikkat et; az ye, fakat helal ye.
·  Hangi işe girersen, önce sonunu düşün; sonu düşünülmeyen işler, insana zarar getirir.
·  Başkasının zararını isteme, kendin de zarar verme; hep iyilik yap, kendi heva ve heveslerine hakim ol.
·  Bak, doğan ölür; ondan, eser olarak, söz kalır; sözünü iyi söyle! ölümsüz olursun.
·  İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir; mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebali altında kalır.
·  Ey nimet sahibi olan kimse, şükret. Şükredene Tanrı nimetini artırır.
·  İnsan nadir değil, insanlık nadirdir. İnsan az değil, doğruluk azdır.
·  İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir. Mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebalı altında kalır.
·  Çok mal aç gözlüyü doyurmaz. Ecel gelince pişman olur, fakat artık işini yoluna koyamaz.
·  Akıl bir meşaledir. Kör için göz, ölü vücut için can, dilsiz için sözdür.
·  Kötülük edersen, kötülüğün karşılığı pişmanlıktır. Elinden gelirse, kötülüğün inadına iyilik yap.
·  Çok dinle fakat az konuş. Sözü akıl ile söyle ve bilgi ile süsle.
·  Fenalık cahillikten doğar, hastalıklar kötülükler hep aynı noksanlıktan ileri gelir. Fakat tedavi ile hastalara şifa verilebilir; terbiye ile kötüler iyi edilebilir; okumak yoluyla da bilgisizlere bilgi verilmiş olur.
·  Gönlünü ve dilini doğru tut!
·  Gurur faydasızdır, o insanları kendinden soğutur. Alçak gönüllülük ise insanı yükseltir.
·  Halka faydalı ol, onlara zarar verme!
·  Her mahlûk kendi nasibini alır. Yürüyenler yiyeceklerini ve uçanlar da yemlerini bulurlar.
·  Her sözü söz diye ağzından çıkarma. Lüzumlu olan sözü düşünerek ve ihtiyatla söyle.
·  Her bakımdan tam zengin olmak istersen, kanaatkâr ol. Böylece kendi nasibini elde etmiş olursun.
·  Huzur istersen zahmet ile birlikte gelir. Sevinç istersen kaygı ile birlikte bulunur.
·  İşe acele ile girme, sabır ve teenni ile hareket et. Acele yapılmış olan işler yarın pişmanlık getirir.
·  İnen yükselir, yükselen iner, parlayan söner ve yükselen durur.
·  İnsan süsü, yüz; yüzün süsü, göz; aklın süsü, dil; dilin süsü, sözdür.
·  İnsan, binlerce yaşasa, arzu ettiği şeylere kavuşsa bile, yine dileği bitmez.
·  İnsana insanlığı nisbetinde mukabelede bulun. Böyle mukabelede bulunduğu için, insana insan adı verilmiştir.
·  İnsanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saadet bulur. İnsanı dil kıymetten düşürür ve insanın dili yüzünden başı gider.
·  İnsanların seçkini insanlığa faydalı olan insandır. Halk nazarında muteber kimse, merhametli olan insandır.
·  İyi hareket et, kötülerin zararlarını ortadan kaldır!"
·  Kara toprak altındaki altın, taştan farksızdır. Oradan çıkınca, beylerin başında tuğ tokası olur.
·  Kimin sana biraz emeği geçerse, sen ona karşılık daha fazlasını yapmalısın.
·  Kötülük değersiz bir şey olduğu için, onu yapan da değersizdir.
·  Menfaat sandalyeye benzer; başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan seni yükseltir.
·  Öfke ve gazapla işe yaklaşma; eğer yaklaşırsan, ömrü heder edersin.
·  Söz ağızda iken sahibinin esiridir, ağızdan çıktıktan sonra sahibi onun esirdir.

 

http://img36.imageshack.us/img36/2572/sgrosline2.gif


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

İKİNCİ YENİ ŞİİRİN MAHİYETİ


23/6/2009 · Kategori: Elestirilerim

İKİNCİ YENİ ŞİİRİN MAHİYETİ

 

Bugün Modern Türk şiirinin ne’liği tartışma konusudur. Şiir akademisyenlerinden sivil şairlere, modern şiirin şairleştirdiği okur’lara kadar Modern Türk şiirinin başlangıcını ve mahiyetini tartışan, sorgulayan, araştıran ve kavramaya çalışan birçok görüş, şiir ortamının karmaşıklığı ve alaborası içinde ifade imkânı buldu. Bunlar arasında Modern Türk şiirinin başlangıcını Tanzimat şiiriyle başlatanlar kadar Garip’le ve İkinci Yeni’yle başlatanlar da oldu. Hatta yakın geçmişte 80’ler şiirini Yeni Türk Şiiri olarak görenlerin varlığına tanık olduk. Çıkışsızlıktan çıkış arayan manifestolar bağlamında 90’ları milat olarak alanlar da var tabi. Bizi bu yazı bağlamında asıl ilgilendiren, 1950’lerde çıkış yapan ve dönemin eleştirmeni Muzaffer Erdost tarafından İkinci Yeni olarak adlandırılan, kapsayıcı ifadesiyle Modern Türk şiiri denen özgün oluşumun mahiyeti, ne’liği ve bugünün gözüyle taşıdığı anlamdır.

 

Modern Türk şiirini bu gün de hâlâ vazgeçilemez kılan özellikleri nelerdir? İkinci Yeni’nin öne çıkan vasıflarını tartışmadan önce yazısal bütünlük açısından öncesiyle yani Garip’le birlikte ele almak kanaatimizce hakkaniyete daha uygun bir yaklaşım biçimidir.

 

Garip’in Durumu 

 

"Mısracı zihniyet" in tıkandığı bir evrede doğmuştur Garip. Biz bu hareketin öncüsü olarak Orhan Veli’yi gördüğümüz için Hüseyin Cöntürk gibi Orhan Veli tipi şiir diyeceğiz, bu tarz şiire. Orhan Veli tipi şiirin çıkış’ını zorunlu kılan, beylik imge düzeni, beylik şiir söyleyişleri sunan Hece vezninin alışılmış ve kağşamış mısra yapısıyla ortalığı kaplayan egemenliğidir. Garip, Türk şiirinde bir itirazdır. Bu itiraz, kitlesel karşılığını bulmasına rağmen yapılandırılmamış ve bize içeriğiyle yeni bir öz, yeni bir dünya getirmeyen, bizi bir şeye büyük bir şeye sevk etmeyen; geniş, genişletilmiş eski şiir kadar devasa bir yapı sunmayan, cılız, enez, tıkanmaya teşne, vulgarize olmuş, köksüz ve yapay bir itirazdır. Öz ve biçim açısından eski şiirin alternatifi olamamıştır. Ama hakkını teslim etmek gerekiyor: Garip, getirdikleriyle, yenilikçi oluşuyla şiirimizde ilk sivil atılımdır. Şiirimizde modern insanın belirgin hatlarıyla ortaya çıkışına dair ilk işaretleri sunmuştur. Osman Özbahçe’ nin Orhan Veli’nin İşlevi adlı yazısında ifade ettiği gibi Orhan Veli tipi şiirin derdi, Hece özelinde Necip Fazıl’dır aslında. Necip Fazıl’ın şiir ortamındaki yaygınlığı ve hakimiyeti, bir çok şairi, Dıranas’ı, Tarancı’yı, Saba’yı etkisi altına almış, bu durum karşısında Garip, ürün düzleminde Necip Fazıl’ın "şairane"sine karşı bir hücum şeklini almıştır. Müreffeh sınıfların zevkine hitap eden egemen şiir söylemi, Garip bildirisinde de söylendiği üzere, "artık yeni şiirin istinat edeceği zevk" olmaktan çıkarak basit insanın küçük kaygılarının dile getirildiği, bilinçaltının ruhi otomatizm tekniğiyle dökümünün yapıldığı, halkın anlayabileceği, "hususiyeti edasında olan", "manadan ibaret" bir yalın şiir olmak zorundadır. Küçük adamın şiiri haliyle yüzeysel bir dünya sunacaktır okura. Yüzeysel dünya! Evet, burada durmalı. Özbahçe’nin tespitine katılalım: Orhan Veli tipi şiir, meselesi olmayan bir şiirdir. Meselesiz şiir, kalıp sözle, basitlikle, mizahla, bir an’ın sunumuyla tabiidir ki hudutları belli ve dar bir alanda devinecektir. Ancak modern insanın bütün özellikleriyle belirdiği bir şiir olan İkinci Yeni, özgürleştirici bir şiir olduğu için, Garip’in tıkandığı bu yerden şiiri alıp özgün ve vurucu bir niteliğe büründürerek insanlık durumlarının çağıldadığı, dünyanın ve insanın kavranışı bakımından geniş zenginlikler sunan bir yaşantı şiirine, ‘kendini kabartan yaşantı’ya, hayatın tüm hallerinin dile geldiği sahici bir şiire sahip olacaktır.  Çıkışsızlıktan çıkış ürettiği için Garip, İkinci Yeni’nin sebebidir, şeklinde yorumlar yapılır.(özbahçe:2008)

 

Garip bildirisinin iddiasına göre, şiirin hudutları genişlemiştir. Ama bu kadar. Bunun ötesine geçilmemiş, Orhan Veli, son yazdıklarıyla tekrar Hece vezninin dairesine dahil olmuştur. Edebiyat, "yeni bir hayata" kavuşamamış, modern hayat dekoru, geniş açılımlarıyla İkinci Yeni tarafından somutluk kazanmıştır. Garip’in durumunu garip kılan, Türk şiirinde salt tepki olarak kalması, gündelik hayatın mıntıkalarında gezinmeye bir başlangıç teşkil etmesi, basit insanın yüzeysel dünyasıyla sınırlı kalmasıdır. Garip, akl’a hitap eden bir şiirdi ve işleviyle mensupları tarafından çoğaltıla çoğatıla bir oyun olarak kalmış, bundan ibaret sayılmış, kısa bir süre sonra da posası çıkmıştır. Garip’in bizi ilgilendiren tarafı, devasa şiir yapısı karşısında gösterdiği sakınımsız cesarettir. Modern Türk şiiri güzergâhında Garip, bir uğrak olarak yer almış, Büyük Türk Şiirinin serüveninde ilk ve önemli bir aşamadır.

 

Bir İnsan Dramının Varlığı

 

Meselesi olmayan şiiri ciddiye almak zorunda değiliz. İkinci Yeni şiiri meselesi olan bir şiirdi her şeyden önce. Kanaatimizce bir şiire ömür katan temel ilke, temel nitelik, o şiirin içyapısında ve muhtevasında gerçek, kanlı-canlı bir varlık olan ‘insan’ı, tüm boyutlarıyla, günahıyla ve sevabıyla, eksileri ve artılarıyla, tüm zaaflarıyla, şiiri şiir eden bütün araçlar işe koşularak şiirin sınırlarından taşan bir tutumu, bir risk ve cesareti de göze alarak belirginleştirmek, açığa çıkarmak ve ortaya sermektir. Görüşlerimizin temelinde tabii ki Sezai Karakoç’un ‘insansız şiir tez ölür’ fikri var. Bu aynı zamanda her hareketin her şiir görüşünün, her poetikanın temellerinde yer alması gereken bir fikir.

 

Günümüz şiirini merkeze alan tartışmalarda, 2000’ler şiirinin ‘insansız’ bir şiir olduğu ifade edilir.  Bu tehlikeli ifadeyi ve tartışma konusunu tekrarlamakta fayda var: 2000’ler şiiri insansız bir şiire doğru seyrediyor.  Bu tartışmanın göz ardı edilen yönünü buradan ifade edelim: Şu an yazılmakta olan şiir baz alındığında, 2000’ler şiirinin yüzeysel insanın yüzeysel dünyasını ele alan bir şiir olduğunu söylemek istiyorum. Nefsi emarenin şiiri yazılıyor şimdilerde. İnsan altına menfezler açan bir şiir anlayışı bu. Kuruntuların ve sızlanmaların şiiri. Heva ü hevesin şiiri yani. Bu tür tartışmaların konumuz itibariyle İkinci Yeni’yle çok yakın bir bağı olduğunu düşünüyorum. 2000’ler şiiri, şiirde insan unsuru bağlamında, İkinci Yeni’nin, özelliklerini ortaya serdiği modern insanın dünyayı algılayış ve hayatı yorumlayış biçimini sığ ve derinliksiz, yüzeysel tarafıyla ele alıyor. Bu ise düzeysiz ve sorumluluktan kaçan bir şiir oluyor en nihayetinde. Turgut Uyar’ın, yıllar öncesinden İkinci Yeni’nin çok belirgin bir niteliğini ifade ettiği, bugünü ilgilendiren tarafıyla ve daha çok İkinci Yeni şairlerinin meselesi şeklinde görülen satırları dikkate değer bir gerçeği dile getirir:"İkinci Yeni denilen şiirin haklılığı, aşırılığı biraz da bu yüzdendir: Küçük de olsa, büyük de olsa, bir ‘insan’ dramının varlığını gözden kaçırmamak. Gözden kaçırmamak değil,  yaşayıp durmak.

 

Bir insan dramının yeni bir dille ifadesidir İkinci Yeni. Bu insan, 1950’lerde sosyo-kültürel ve psikolojik bir değişime uğramıştır. Gelen yeni değerlerle varoluş dünyasına tutunma arayışı içindedir. Tartışmalı da olsa Edip Cansever’de kentsoylu bir insandır bu, Sezai Karakoç’ta manevi olanın aranışı içindedir. Ece Ayhan’da edebiyata ve tarihe ters açıdan bakan, ayrıksı ve marjinal duran, Cemal Süreya’da erotik bir tutum içinde kadına sığınan, İlhan Berk’te deneyen, deşen, kurcalayan, araştıran ve dil fetişizmi içinde yeni gerçekliklere varan, her dem yeni gözlerle bakan bir çocuk safiyetinde; Ülkü Tamer’de çocukluğun imgeleriyle şiire taşınan bir insan anlayışıdır bu. Modern insanı tüm çelişkileriyle ve her bir boyutuyla ele alan bir şiirdir İkinci Yeni.

 

Topyekün İkinci Yeni’nin en belirgin ortak özelliği, çağdaş gerçekliği esas almasıdır. Çağdaş gerçeklik, konuşma diliyle şiirde ifadesini bulur. Konuşma dili, Tanzimat’tan günümüze şiirde yapılan yeniliklerin temel kalkış noktasını oluşturmuştur. Gelen her şair, ilk önce konuşma dilinden bir yenilik arayışına girmiştir. (özbahçe:2008)

İkinci Yeni şiiri, şiirde insan unsuru bağlamında kadın ve kadına sığınışı düzeyli bir şekilde ele almışlar, basitlik ve sıradanlık yerini seviyeli ve olgun bir imge düzeneğine bırakmıştır. Şiirde kadın unsuru en belirgin biçimde Cemal Süreya şiirinde belirir. Zaten Süreya da bunu konuşmalarında dile getirmiştir:"Erotik bir şiirdir benimki. Sanırım en belirgin özelliği budur." 2000’ler şiirini çoğunluk itibariyle yazılan şiirleri temel alırsak ‘çağdaş duyarlığı’ esas alan şiirler olduğunu söyleyemeyiz. Topyekün görüntü, içe kapanık şiirler yazıldığını söylüyor bize. Toptancı olmamak kaydıyla, çağının şairi olan, çağının duyarlılığını dile getiren şiirler yazılmıyor değil. Geneli itibariyle 2000’ler şiiri, lirik bir sızlanışlar şiiridir. Ancak şiiri "anti-lirik" bir tavırla ele alan bir anlayışı dışta tutarsak, birikmiş bir lirik duyarlığın sığ ifade biçimi, çoğunlukta olan. Yine de 2000’lerde somut, sert, doğrudan ifadeyi önceleyen, konuşma gerekçesine sahip (özbahçe:2008) ve açık anlatımlı bir şiir de yazılmıyor değil. Bunu da 2000’lerin artı hanesine yazabiliriz. 90’lardan 2000’lere uzanan çizgide, ‘saf lirik şiir’e karşı çıkışlarla bu güne kadar gelindi ve şiir, somut bir davranış biçimi olarak sözünü sakınmaz bir cesaretle yazılır oldu. Ne ki bu durum, İkinci Yeni’nin ‘özgürlüğün düşmeyen biricik kenti’ oluşu gerçeğini değiştiremedi.

 

Bunalımdan Arayışa Devinimler

 

İkinci Yeni’nin Garip’ten ayrışan yerlerini söylersek, bu şiirin bir önceki şiirden hem biçim hem öz bakımından farklılaştığını görürüz. Garip’in ‘halkın beğeni’ düzeyini esas alması, şiiri muhtevası itibariyle basitleştirmiştir. Sadece o da değil, Garip’in dil tutumu da parodileriyle ve imgeyi şiirden atma çabasıyla ‘kolay şiir’in önünü açmış, derinlikten yoksun ‘yalın şiir’e sebebiyet vermiştir. Ayrıca buna ek olarak Garip’in ardıllarının ve hayranlarının çoğalması, Garip’i ‘şiir böyle yazılır’ a getirdi, diyebiliriz. Ve böylece şiir ortamı müthiş bir çoğaltım tekniğiyle küçük küçük orhan velilerle dolup taştı. Öz olarak Garip’in ‘insan’ı yüzeysel yanıyla ele aldığını söyleyebiliriz. ‘‘Yazık oldu süleyman efendiye’’ lerle  şiirin, insanı, geniş açıyla, bütün boyutlarıyla derinleştireceğini düşünemeyiz tabi. Garip özelinde Orhan Veli, şiiri, düzyazı yöntemiyle hikâye ve olay metoduyla yazılan, insanı en pespaye yanıyla görünür kılmaya çalışan bir uğraş olarak görmüştür. Orhan Veli tipi şiire en özgün tepkiyi Süreya geliştirmiş, en yerinde ve dikkate değer tespiti Süreya dile getirmiştir: " Orhan Veli kuşağı şairleri şiire kasket giydirdiler, portakal yemesini öğrettiler. Şiiri insan içine çıkardılar. Ama işte bu kadar. Orhan Veli kuşağı şairlerinin şiir metotları düzyazı metodu, hikâye metoduydu. Dilin en olağan imkânlarını olay açısından işlediler…Çıkış noktalarındaki "Esbab-ı mucibe" ithal malı olduğu halde, tamamiyle Türk kaldıklarını hesaba katarsak başarıları da vardır. Fakat başarıları sınırlı bir başarıydı. Çünkü şiiri her şeyden önce şiir olarak ele almak öyle değerlendirmek gerekir."

 

Garip’in hükmünü yitirdiği nokta, Dünyanın ve Türkiye’nin sosyo-kültürel açıdan yeni bir evreye, yeni bir döneme girmiş olması, hayatı yorumlayışta, şehri ve şehirli insanı algılayışta yeni ve çok boyutlu bir değişimin kendini bütün alanlarda hissettirmesidir. Bu değişimi/dönüşümü ilk fark eden Turgut Uyar olmuştur: "Bizim kuşak Orhan Veli’nin ‘Garip’iyle şiirin farkına vardı. Sonra-bu konuda epey konuşuldu ve yazıldı ya- bize İkinci Yeni dediler. Demin sözünü ettiğimiz kolaycılık ve toptancılık anlayışı gereğince. Aslında hiçbirimizin birbirimizin ne yaptığından haberi yoktu. ‘Peki, o arada ne değişti de şiir de değişti?’ denebilir. Şiirin kendi özgül organikliği, yaşarlığı yanında. Demokrat Parti’nin yarattığı para patlamasına değinmek gerek. Para patlamasının getirdiği değerler değişmesine, sarsılmasına. Ben kendi adıma, bir subay olarak Terme’den Ankara’ya geldiğimde büyük bir sarsıntı geçirdim, bir hesaplaşmaya girme gereği duydum. Öbür arkadaşlar da aynı sarsıntıyı yaşamış olmalılar ki şiir değişti ve değiştiği ortama yerleşti. Toplumsal olayların şiirin hızlanmasında ve durulmasında büyük etkisi var kuşkusuz."

Turgut Uyar’ın şiiri, yaşanan bu büyük değişimin işaretleriyle doludur. Bu toplumsal değişim, beraberinde ‘insan’ı algılama biçiminde de değişikliklere yok açtı. Belli başlı kırılmalar, algı farklılıkları yaşandı. Şehirleşme ve köyden kente göç, bu değişimin tetikleyicileri oldular. Orhan Veli tipi şiir, böylece ardıllarının da etkisiyle kendi iç yapısında ve aynı zamanda modern insanın dünyayı yorumlayış biçiminde çıkmaza girdi, yetersizlikler ve tıkanmalar baş gösterdi. Modern Türk şairi bu çıkmazdan kurtulmak adına şiirde yeni arayışların peşine düştü. Garip’in tıkandığı yerden yeni ve özgün bir çıkış gerekliydi Türk şiirine. Daha sivil, daha özgün bir şiirin öncüsü olmalıydı İkinci Yeni şairi. İkinci Yeni’nin derdi neydi?

 

İnsani özün peşindeydi İkinci Yeni şairi. Modern insanın hayata tutunma, sağlam bir kulpa dayanma gibi bir temel arayışıydı bu. Daha doğru bir deyimle, insanın dünyada kendine bir yer edinme arayışı…

 

Orhan Veli tipi şiirin gramatik açıdan girdiği çıkmaz da yeni arayışlara, dil deneylerine kapı araladı. Buna dil-içi imkân arayışı da diyebiliriz. Alışılmadık mısra yapıları, alışılmadık bağdaştırmalar, us’la, anlam’la, kelime’yle oynayarak yeni ifade biçimlerine ulaşma, dilde karıştırımlara(duyularla algıların birbirine karıştırılması), değiştirimlere(deformasyonlara) başvurma, imgeye sonuna kadar yer verme şeklinde biçimsel tutumlar şairin şiir gündemine tekrar girdi. Ve modern şiirin bütün araçları kullanıldı Yeni şiirde. Böylece bu şiire daha ilk çıktığı andan itibaren verilen tepkiler haliyle biçim üzerinden oldu. Günümüz şiirinde tartışılan yenilikçi çıkışların köklerinin İkinci Yeni’ye kadar uzandığını söyleyebiliriz. Bu eski-yeni tartışması, İkinci Yeni şiirin ilk döneminde çoğunlukla biçimsel imkânlar konuşularak yapıldı. Eleştirmen Muzaffer Erdost bu konuda çok tartışılsa da dikkate değer çıkarımlarda bulunur: "Bizden önceki kuşağın getirdiği yenilik, bugün "alışılmış"ın kendisidir. Genç kuşak, işte bu alışılmışa karşı duruyor, sanıyorum. Bunun için de, bizdeki kuşak kavgası, salt eski-yeni kavgası olmaktan kurtulamıyor."

 

Yepyeni bir kişilikler toplamıdır İkinci Yeni. Her şair, yeni gerçeklikle evrene yeni bir bakış getirir. Cemal Süreya’ya göre "kişilik yeni şiir için her şeydir. Yeni şiir davranışında ancak şiirlerini kişiliklerine yaslıyabilen şairler seslerini bugünden yarına duyurabilecek, öbürleri bunca gürültüler, kelime yağmaları, mısra talanları arasında toz olup gidecekler."

 

Şiirde çıkmazdan kurtulmanın bizce biricik yolu, Türkiye gerçeğini de unutmadan insanda derinleşip yepyeni bir kişilikle çıkış yapmaktır. Garip, haliyle bu yeni kişiliğin edebi düzlemi olamazdı. Hem biçim hem de öz olarak büyük bütünün başlangıcını İkinci Yeni, şiirin bütün araçlarını devreye sokarak gerçekleştirecektir.

 

Tecrübeye Dayalı Şiir

 

İkinci Yeni özelinde Modern Türk şiiri, beşeri tecrübeye öncelik vermiş bir şiirdir. Modern şair, günlük hayatın gerçekliğini bir veri olarak kullanır. Eleştiri oklarını günlük hayatın bütününe yayar. Bu bağlamda modern şair, muhkem bir gerçek duygusuna sahiptir ve son derece gerçekçidir. Tecrübenin niteliği de ‘beşeri’ oluşudur her şeyden önce. Burada İsmet Özel’in ‘modern şiir’ üzerine ifadelerini anmak gerekir: " Modern şiir bir edebiyat türü olarak değil, bir yaşantı olarak doğmuştur. Varlığı dünyanın aldığı biçimle, insan kavrayışının niteliğiyle doğrudan bağlantılıdır." Şair öncelikle insanı kavramakla yola çıkar. İnsanın kavranışının, dünyanın hali hazırdaki koşullarıyla yakından bir bağı vardır. Modern şair, ilk önce, dünyaya ilk defa gelmiş olmanın hâliyle-şaşkınlık ve hayretle-bir yabancı gibi evreni temaşa eder. Çevresine bakarak Varlığı anlamlandırma arayışıdır bu. İlhan Berk’te bu, bir çocuk safiyeti, hayreti ve tazeliğinde bir bakıştır. Ancak Berk’e göre dünyada her şey, nesnelerden canlıya, şiire malzeme olmak için vardır. Berk’in dünyayı algılayış biçimi, nesnel ve maddecidir. Onun için her şey, şiirin konusu olabilir. İlhan Berk’te ‘tecrübe’ değil, ‘bakış’ önemlidir. Bu bakış, yukarıda zikrettiğimiz gibi, bir çocuğun dünyaya bakarkenki şaşkınlığı içindedir. Şiirin ve dilin imkânlarını sonuna kadar kullanmış bir şairdir İlhan Berk. Şiirde beşeri tecrübeyi, ‘dil’ üzerinden ve dil’le birlikte yaşar. Cemal Süreya’da ‘tecrübe’, ironiyle taçlandırılmış bir bakışla vardır. Sezai Karakoç’ta, ‘çocuk’ ve ‘anne’ temleriyle kuşanılmış, reel ötesi gerçekliği kurcalamaya dönük bir tavrı içerir. Buysa Necip Fazıl’dan tevarüs etmiştir daha çok. ‘Metafizik çekimli şiir’ tutumu şiir cümleleri şeklinde somutluk kazanır.

 

Şiirde tecrübe, tehlikeyi göze almakla başlar, diyebiliriz. Şiir adına risk taşımayan şiir, masa başı bir şiirdir. Etliye sütlüye karışmayan, mülayim, tamamen dil üzerinden kotarılmış, dil oyunlarına dayalı enez bir şiirdir. Yeni bir tecrübeye dayalı bir şiirin, kaçınılmaz bir durum söz konusu olduğunda kendini yazdıracağını, şairini zorlayacağını söylemek mümkün. İkinci Yeni’de tecrübe, şairin dünyayı ve hayatı anlamlandırma arayışı temelinde gelişir. Daha doğru bir ifadeyle, hayata anlam verme, hayatı yorumlama çabasında belirginleşir ve varlık kazanır. Turgut Uyar’da tecrübe, hayatı yorumlama; kadına sığınma ve böylece sakin bir liman arayışına yönelme doğrultusundadır. Edip Cansever’de anlamsızlığı savunma pahasına da olsa şiir kişileri bireysel tecrübelerine hep bir anlam vermek isterler. Saçma bir dünya içinde olduklarını düşünseler bile Cansever’in ‘insan’ı, kimileri için çıkmaz olarak görülen tutumlarının yanında, yaşama değer veren bir anlam arayışı içindedir. Zihinsel bir şiir değil İkinci Yeni. İsmet Özel’in tabiriyle "Şiiri bir deneyim olarak gören, zihnî bir "maraz" olarak ele alan bir tutumdan tamamen uzaktılar. Zira bu şiiri bizim açımızdan önemli kılan temel nitelik, belli bir insanlık durumunun şiirde vurgulanmasıdır." Modern şair, insan ilişkilerinin ve kurumların oluşturduğu örgütlenme biçimlerinin niteliğini, aslı esasını kavramaya çalışır. Bu bakıştan bu gözlemden edindiği izlenimler, algı biçimleri, şiiri için deyim yerindeyse bir veri tabanı oluşturur. Yaşadığı her tecrübe, şiirinin uçlanmasının sebebi olur. Tecrübeden öğrendiği ilke ve kurallar, hiçbir şekilde zihinsel bir hastalık olarak düşünülemez. Bu bağlamda modern şair, kötülüğün şiirini değil sağlıklı bir damarın izini sürer. İsmet Özel’in de çok yerinde tespitleriyle, "Modern Türk şiiri, geleneğin bir uzantısı olarak önemli ve değerli bir yere sahip olmamıştır. Modern Türk şairleri belli bir insanlık durumunun yükünü omuzladıkları için bu işi başarmışlardır."

 

Sahicilik Arayışları

 

Şiirin ‘kritik’ zamanların sanatı oluşu, bir malumu ilân. İnsan değişirse şiir de değişir. İnsanın yaşama koşulları değişirse şiir de değişir. Bu diyalektik ilişki, insanın algılayış biçiminin değişimiyle yakından bir bağa sahiptir. İnsanın sosyolojik ve kültürel koşullarının değişmesi, beraberinde şiirin de değişmesini getirmiş, bu nedensel bağ, şairin, buna bağlı olarak sahicilik arayışını da gündemine taşımış, ‘sahici şiir’, ‘organik şiir’, ‘sentetik şiir’ gibi tartışmalar hep bu sebep-sonuç ilişkisi bağlamında çağımıza yönelik vurgularla konuşulur olmuştur. Biz sentetik şiir tartışmalarını çağımızdan bağımsız olarak düşünmüyoruz. Şiirde sahicilik tartışmalarını da insanın bir bağ arayışıyla ilgili görüyoruz. İnsan kendi varoluşunu, kendi varoluşunun taşıdığı anlamı ve dünyada tuttuğu yeri bir kaygı konusu yaptığı zaman şiirin risk taşıyan alanına biraz daha yakınlaşıyoruz demektir. İnsanın değerden düştüğü noktada sahicilik arayışları kaçınılmaz hale gelir.

 

İkinci Yeni şiiri, insanın ‘insani’ yönünü öne çıkaran bir şiirdir. Bu alan serüven duygusuyla daha bir genişler. Her şeyin ‘naylon’dan olduğu bir çağ, ‘denge’si bozulan insan, şiirde zihniyet değişiminin habercisi gibidir. Orhan Veli tipi şiir, bu zihniyet değişiminin ilk işaretlerini verir. Osman Özbahçe’nin ifadesiyle Orhan Veli Akımı, ilk büyük zihniyet değişimi olarak görülen İkinci Yeni’nin hazırlayıcısı, zemini olmuştur. Şiir serüven duygusuyla geniş bir hat boyunca modern hayatı tarassut eder. Sanayileşmenin getirdiği sosyolojik değişimi bütün açmazlarıyla yaşayan modern insan, izlenimler ve algı kırılmalarıyla şiire taşınır. Safiyet özlemi değil belki ama sahicilik arayışları, teknolojik imkânların ve kitle iletişim araçlarının yaygınlığı oranında ve içerdiği karmaşayla, şairin temel kalkış noktası olmuştur. Modernleşmenin getirdiği yabancılaşma, bırakılmışlık, anlamsızlık, tutunamama, çıkmaz, nostalji ve umutsuzluk gibi durumların en çok konuşulduğu zemin İkinci Yeni olmuştur.(altıyaprak:2009) Haliyle buradan, bu çıkışsızlıktan çare arayan İkinci Yeni şairi, ‘Çıkmazın Güzelliği’nin farkında oluşuyla insana şiirin geniş ufkunda çok boyutlu bir imkân sağlamıştır. Turgut Uyar özelinde yabancılaşmaya karşı sahicilik, en sağlam tutamak noktası olmuştur.

 

Sahicilik, insanın kendi dilini bulmakla özdeş bir anlama sahiptir. İsmet Özel’in tabiriyle, "İnsanoğlu kendi dilini kullanmadan yaşayamayacağını anlarsa, böylesine ‘critique’ bir durumda sayarsa kendini, şiirle bağ kurar." Şiirle kurulabilecek en sahici bağ da budur zaten. İkinci Yeni şairleri, dünyayla yaralanmış şairlerdir. Dünyayla yaralanmış bir şair için şiir, insana ve dünyaya yeni bakış getiren, yeni bir dünya kuran bir etkinliktir. Hüseyin Cöntürk, Turgut Uyar şiirinin getirdiği dünyayı iyi-kötü bütün yönleriyle ele alan yazısında, "Şairin iyi bir şair olması için bir "dünya görüşü" olması şart değildir. Ama "özel bir dünyası" ya da "dünyaya özel bir bakışı" olması şarttır." der.

 

Turgut Uyar’ın getirdiği ‘özel dünya’, bu şiirin ‘hakikat’le bir derdi olduğunu duyurur bize. Çünkü biz biliyoruz ki, "insan kendi doğrularını dış dünyanın somutluğu içinde bulursa şiire yüz vermez." Şiirin insana yüz vermesi, insanın hakikate olan atılımıyla konuşulabilir bir vasıf kazanır. Çünkü öyle bir dünyada yaşıyoruz ki insan onursuzca insana bağımlıdır ve bu bağ insanı yozlaştıran bir bağ hadi zatında. Çıkar ilişkileriyle kurulan bir bağ bu. Toplumsal kurumlardan devlet biçimlerine insanı insanlıktan çıkaran bir ilişkiler zinciri hakim dünyaya. Bu bağın Büyük Varlıkla olan illiyeti göz ardı edilmiş, insanın hakikate bakan yüzü törpülenmiştir. Ama bizim gözümüzde şiir, burada İkinci Yeni şiiri, insan için, insanı sahicilik arayışına yönelten tarafıyla büyük bir imkândır hâlâ. İkinci Yeni’nin getirdiği şiirsel dünya, çok çeşitli veçheleriyle insana geniş bir anlam alanı açmıştır. Geniş ve serbest bir alan. " Şiir insan için serbest bir alan olmakla da kalmaz, bu dünyanın karanlık güçleriyle işbirliği yapmaksızın, bu pis zorbalara yaltaklanan insanlar arasında anlaşmaya dayanan, sevgiyi ve ruhça dayanışmayı mümkün kılan bir ilişkiler zincirinin de başlatıcısı olabilir. Çünkü şiir bu dünyada dahi insanın kendini tanıyabilmesini mümkün kılan bir imkândır."(özel:1991)

 

Bu durumda şiirin bittiğinden bahsedemeyiz artık. Şiir böylesi bir imkânı özünde taşıdığı müddetçe ‘şiir bitti’ gibi çıkışlar temelsiz ve gereksiz olmaktan kurtulamayacaktır. Genelde İkinci Yeni, özelde Turgut Uyar şiiri, insanı mesele edinmesiyle sahici ve sorumluluk taşıyan bir şiirdir. Bu anlamda bu insana sahici bir dil kazandırmaya yönelik çabalar, aranışlar, yoklayışlar, yakıştırmalar, insan var olduğu müddetçe tartışılmaya, konuşulmaya devam edecektir.

                                                                                                   (sürecektir)

 

 

 

Mustafa Celep

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

EN BÜYÜK KİŞİSEL GELİŞİM KİTABI


23/6/2009 ·

En Büyük Kişisel Gelişim Kitabı



Bakın Kuran-ı Kerim'de bizi yaradan Rabbimiz bize nasıl öğütler veriyor.

Bizi bizden daha iyi bilen olmaz deriz ya.

Yanılıyoruzdur aslında.

Bizi bizden daha iyi bilen biri var.

Bizi bizden daha iyi bilen Rabbimiz, yüce kitabında gören gözler için apaçık bir kişisel gelişim dersi veriyor.

Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.

Saff 2: Yalandan uzak dur.

Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.

İsra 37: Kibirli olma, alçak gönüllü davran.

Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.

Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını kabul et.

Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster.

Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.

En''am 50: Ön yargılarla hayatı kendine zehir etme.

En''am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.

Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.

Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.

Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.

Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma.

Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.

Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.

Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.

Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.

Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.

Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine öfkenin dinmesini bekle.

İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.

Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.

Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.

Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.

Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.

Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar içi n asla feda etme.

Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan.

Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil.

Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.

Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.

Al-i İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.

Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.

İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.

İsra 23: Anne ve babana ''off'' bile deme.

Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.

Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.

Âl-i İmrân 139: Yaşadığın zorluklar karşısında kendini bırakma ve üzülme; hedefe ulaşmak inancını ve azmini korumayı, duygularına hakim olmayı gerektirir.

Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.

Necm 3: İnanma duygunu diri tut.

Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme.
 
 
YAŞAMAYI SEV, ÖLÜMÜ U NUTMA
 
YARATILANI SEV, YARATANI UNUTMA
 
MALI MÜLKÜ SEV, HESABINI UNUTMA
 
DÜNYA HAYATINI SEV, KABRİ UNUTMA
 
YALNIZ ALLAH'A DUA ET, BİZİ DE DUANA DAHİL ETMEYİ UNUTMA:)
 
ALLAH'A EMANET OLUN

 


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

KÖROĞLU ŞİİRİ


21/6/2009 · Kategori: Siirlerim

 

 

KÖROĞLU ŞİİRİ

 

Sana büyük sözler söylemeye geldim

Bu şiirde haddimi aşacağım gür çıkacak şiirim

Mutlu aşk vardır bunu bağıra bağıra söyleyeceğim

Ben ikinci bir hayata inanıyorum dünya yaşanacak

   bir yer değildir

Beş ekmek beş domates iki biber ve

   dört kitapta yeri olan duru ve yalın gerçeğin yanı başında

Geçilen sokakların, Salacak’ın Doğancılar yokuşunun yanı başında

Tutulan bakışların uzun ve boğuk yanı başında

Durun burada bir dünya var ! Akan kanın yanı başında

Gel sarılalım saçlarının yanı başında

Sobanın, kalemin, içilen çayın yanı başında

Annem ağlıyorsa ağlayışının yanı başında

n’oluyor ya hu diyorsam şaşkınlığımın yanı başında

Bütün hesapların dışında , ayazda, Mola tesislerinin yanı başında

Sesim çarpar şehrin aynalarına, trajedyalarda ve monologlarda

Romanlarda, iletişim kitaplarının, metroların, kişisel gelişimlerin yanı başında

Ben gülüp geçerim dünya gerçeğine, dünya beni ırgalayamaz

Bir ilgi bulurum yine de Berki ile Pamukova arasında

Berki beni ırgalar Haliç ve Mostar ırgalar beni

Sayın Mustafa Celep der geçerim dünyayı bir adım ötemdir

Sana büyük sözler etmek için geldim bu dünyaya

Bu dünyanın yanı başında sözümü söyler geçer giderim

Ben bir büyük macera için geldim bu dünyaya serüven biter

   geçer giderim

Sizin yorgunluklarınız ne umrumda

Sizin yılgınlıklarınız, öfkeniz, kininiz ve kibriniz ne umrumda

Umrumdadır Karakoç mesela Diriliş

   bir büyük maceradır ruhta

Ferhat değilim değilim mecnun ama

   köroğluyum sevgilim

 

Ben bu dünyaya sana büyük sözler söylemek için geldim

Geldimse bu dünyaya

Dünya bir yer değildir sessizliğin kıyısında

Gözlerinde asılı kalan hayata çarpıp durur sözlerim

Korkma sönmez gözlerindeki dünya

Gittiğin şehirlerin kıyısında

İhmal edilmiş çocukların ihmal edilmiş kıyısında

Kuramların, teorilerin, ilaçların kıyısında

Somyanın, sofanın, masaların kıyısında dünya

   bir yer değildir

Umrumda değildir sizin taptığınız makineler taptığınız

   fetişler dolusu dünya

Benim damarlarımda yaşanır yaşanacaksa eğer dünya

Terk eden sevgililer aslına geri dönecek

Çocuklar çocuk olduğunu anlayacaklar burada

Savaşın kıyısında onlar daha bir kavrayacaklar dünyayı

Dünya bir kelimedir

Her şeye yazı olarak bakarım ben

Dünya yazılacak bir yerdir

Şehrin kıyısında bekleme gir içine yoğrul onunla

Susmayan silahların susmayan kıyısında

Bombaların ucu bucağı olmayan kıyısında

Bir imge bence patlayan bir şeydir

Dünya çatlak sesler kıyısında yaşanacak

   bir yer değildir

Benim çatlayan damarımın yanında

Dünya içi boş ve kof bir şeydir

İçi oyuk adamlar dolaşır ortasında

Kelimelerimi geri istiyorum dünya heeeeyyyy!

Sana büyük ve haddimi aşan

Sıkı sözler getirdim

 

Köroğluyum ben dizginlenemez bir duyarlık ustasıyım

Heyheylenirim dayanılmaz bir güzellik karşısında

Dünya yaşanacak bir yer değil bakılacak bir yerdir

Sizin makinelere kulluğunuzu onaylamıyorum

Sizin vitrinlere sizin ekranlara sizin şölenlere sizin eğlencelere

  dayanılır bir kösnülük içinde baktığınızı sizin sızılarınızı

Sizin arabalarınızı sizin konformist tavrınızı sizin görkemli

  bir yer olarak hayatınızı sizin evlerinizi sizin

  kompartımanlarınızı sizin asansörlerinizi sizin

  boşluğunuzu sizin prenslerinizi sizin krallarınızı

  sizin bunalımlarınızı sizin apartmanlarınızı

Bin kez söyledim yine söyleyeceğim putlarınızı putlarınızı

  putlarınızı

Onaylamıyorum haddimi bilmiyorum onaylamıyorum

 

Benim sabrımı zorlamayın siz

Benim öfkemi taşırmayın siz

Benim kelimelerimi benim cümlelerimi

   eğip bükmeyin siz

Sizin görüntülerinizin etkileyiciliği sizin şovlarınızın şaşası

Umrumda değil siz yine de benim karşıma çıkmayınız

Bir köroğlu gelir bir köroğlu gider

Benim sesim kalır üzgünlüğüm kalır

Fırında ekmek pişiyorsa sıcaklığım kalır

Sevgilimin elinden tutuşum kalır dünyada

Dünyada bir adam konuşur sesi kalır şiirleri kalır

Gel sarılalım köroğluyum sevinişim çapkıncadır

Köroğluyum dizginlenemez bir duyarlık ustasıyım ben

Dünya sevişilecek bir yer değil savaşılacak bir yerdir.

 

Köroğlu bu, savaşın tam ortasından seslenir

Uyumsuz, göçebe ve yapayalnız bir köroğludur bu

Hayalperest değil hayatperestir

Yapayanlış olanların muhibbi değildir

Kitap okur, çay içer, öğüt verir ve gezer

Hayat karşısında vakarlı ve sevecen

En sevdiği kelime mahrumiyettir.

 

Âşık olan, kavga eden bir köroğludur bu

Tiranların zulmünü yazmak için kalemini yontuyor

Büyük ahlâka inanır ve güvenir sevdiğinin

    Sevdiklerine, sevdikleri safiyet özlemindedir

Mostar’a ateş açanlara ateş açacak.

 

Benim bir bildiğim var, dünya

   savaşılacak bir yerdir, cedelleşilecek bir yer

Ben bu masadan kalkıp yürümek istiyorum

Bu masadan bu odadan kalkıp caddelere

Bu masadan sokaklara

Bu masadan tehlike odalarına

Bu masadan kölelere ve zulme

Bu masadan Filistin’e ve zenci kanına, zenci kanından

   yükselen medeniyete

Bu masadan metrolara ve gökdelenlere

Bu masadan Mesnevi’ye ve Mescid-i Nebeviye

Bu masadan Kudüs’e, Şam’a ve Bağdat’a

Bu masadan dünyanın merkezine

Bu masadan Saraybosna’ya ve Mostar köprüsü’ne

Bu masadan yakılan el yazmalarına ve kütüphanelere

Bu masadan millete, nabız vuruşlarının

   kalp atışlarının duyulduğu yere

Köroğlu bu, savaşın kalbinden sesleniyor

Köroğlu bu, Türkçenin kalbinden konuşuyor.

 

Köroğlu tiranların zulmünü anlatmaya devam ediyor

Herkeste bir ömer öfkesi dolaşır durur bu dünyada

Tek bir tekbir sesi dolaşır durur bu dünyada

Benim devrime inanışım dolaşır durur bu dünyada

Benim haklılığın sesi oluşum dolaşır

   durur bu dünyada

Ece Ayhan’ın haklılık inadı, Karakoç’un dirilişi, Âkif’in sesi

   dolaşır durur bu dünyada

Fikret’in sızısı, Nazım’ın çığrışı ve büyükbabamın mütevazılığı

Ve dedemin Kur’an okunurkenki titreyişi ve ağlayışı

   dolaşır durur bu dünyada

Ve kaybettiğim yitirilen dostlarımın üzüntüsü dolaşır

   durur bu dünyada

Ve Nerval’in intiharı ve sokak lambası ve

   hüzünlü bir ayışığı dolaşır durur bu dünyada

 

Ve sesi ve sesi ve sesi

    en çok sesi kalır ölen ağabeylerimin

Mütedeyyin duruşları kalır bu dünyada

Köroğlu bunu bilir bunu söyler buna inanır

Köroğluya göre dünya, darası alınmamış bir öfke

Devrime inanmış bir intikamdır.

 

 

Mustafa Celep

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

ALIŞILMADIK VE YENİ


21/6/2009 · Kategori: Denemelerim

                                       ALIŞILMADIK VE YENİ

 

Şiir Dilinde İmkan Arayışları

 

   Şiir hemen daima bir çatışma üzerine kuruludur. Şair de sanatının nesnesini edinmek için dil ile çatışmak, bu yolla kişiliğini kazanmak zorundadır. Paul Valery’den öğrendiğimize göre, şair kaba bir malzeme olan dil ile çatışmasının sonucunda, "yapay" ve "ideal" bir düzen yaratır. Şiirde deformasyon arayışlarını, bu çatışmaya, bu şiirsel sürecin sonucuna bağlayabiliriz. Kelimelerin ayrımına veya bölünmesine bağlı olarak o kelimelerden deneysel bir çalışmaya girerek yeni kelimeler, yeni biçimler, yeni anlamlar üretme, mısraların kuruluşuna müdahale ederek alışılmadık mısra yapılarına ulaşma, şiir cümlelerini eğip bükerek değişik biçimler, değişik görüntüler elde etme v.s tüm bunlar temelde bir dil çatışmasını, dil ile olan cedelleşmeyi içerir. Şair bu yüzden ve bu yolla yepyeni bir kişiliğe bir şair kişiliğine ulaşır. Dil ile yoğrularak yeniden varolur şair. Modern şiirin doğasında  biraz da bu yol bir çatışma barınır. Modern şair, her gün adım attığımız yoldan gitmeyerek kendine yeni bir yol, yeni dil olanakları arayacaktır. İkinci Yeni bu anlamda, dilde yeni arayışların şiirsel verimlerini sunacaktır okura. İkinci Yeni şairi , Orhan Veli akımına tepki olarak alışılmış şiir dilinin, kağşamış söz dizimlerinin karşısına, yeni ve modern bir şiir dili ile çıkar ve o güne kadar görmediğimiz kelimelere yeni bir kimlik yeni bir şahsiyet kazandırır. Bunu da kelimelerin sabit anlamlarını yerinden uğratarak yapar.

   

   İkinci Yeni şairi, şiirinde kelimenin yerini daha bir belirginleştirerek yeni bir gerçekliğe varır. Yeni bir gerçek yeni bir evren demektir. Şiirin her gün yaşadığımız, tanık olduğumuz veyahut müdahale ettiğimiz dünyadan ayrı bir tarafı vardır artık. Şair kök veya çıkış noktası olarak gerçekliği esas alsa da kaba ve ham bir vasıta veya işlenmemiş bir malzemeler yığını olan (herkesin kullanımına açık) dili, işleyerek-yoğurarak, oradan, hiç farkına varamadığımız gerçeğin (ama bu ‘gerçek’ ten daha gerçektir) yeni yüzünü, yeni bir gerçekliği, Valery’nin ifade ettiği anlamda "özüne herkesin ulaşamayacağı" bir nesneler düzenini, bir ilişkiler dizgesini oluşturur. Bize bu yolla yeni bir dünya, herkesin içinde ‘yurt’ kuracağı yeni bir evren sunar. Bu anlamda şiir, dilin dolaylı bir dışavurumudur diyebiliriz. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi alışılagelen nesneler ve ilişkiler dünyası, henüz şiir katına yükselmeden orada öylece durur. Şiir sanatı, bu temaşa ettiğimiz karmakarışık dünyaya ‘düzen’ getirmek için var biraz da. Kaotik bir dünyaya yeni bir düzen getirme edimi:Şiir.

 

   Şiirden edindiğimiz tecrübe , benzersiz ve heyecan verici bir tecrübedir. Bir anlık bir zihinsel durumun ışıması gibidir. Dil ile oluşan şiirin işaret ettiği dünya (şiir evreni/şiirsel dünya) , bizim her gün müşahede ettiğimiz, yapıp etmelerimizin dünyası,ilişkilerimizin ve tanıklık ettiğimizin dünyası ile bir ve özdeş değildir. Kısaca içinde yer aldığımız dünya ile tekabuliyetten uzak, alışılmadık ve yeni, özgün ve çarpıcı, çalkantılı bir dünyadır. Şiir ile esaslı bir bağ kurmuş her şair veya şiir okuru , bu özgül dünyayı idrak eder,  hisseder , tecrübe eder ve yaşar.

 

   Şiirin dil aracılığıyla bize yaşattığı coşku , heyecan ve keder gibi duygu durumları, ruhumuzun en dip köşesinde, biz daha şiirle irtibat kurmadan, açığa çıkmayı, dile gelmeyi beklediğini varsayabiliriz. Bu varsayım karşısında yine de temkinli olmak gerekir. Bu şiirsel duygu durumlarının , metne yansımadan önce  pişirilip olgunlaştırılması, zihnimizde belli bir kıvama erdirilmesi gerekir. Burada yapılması gereken, bu duygu durumlarının çağdaş bir eleştirel güçle denetime tabi tutulmasıdır. Bunun akabinde şiire özgü prizmadan geçirilmesi ve aynı zamanda istikamet tayin edici ilkelerden hareket edilmesi… bu hem oluşum hem de yazım aşamasında bir gerekliliktir.

 

En Sahici Dil

 

   Konuşma diline dayalı bir şiir, önemsenmesi gereken bir şiir tutumudur. Ayrıca bu tutum, şiirin gerekçeli bir şiir oluşunu sağlar. Zira modern şiirin en belirgin vasfı konuşmaktır. Ne için konuşmak ve kime karşı? Şairin şirinde konuşmayı merkez alması, dilin de gelişmesine, varsıllaşmasına sebebiyet verir, vermelidir de. Türkiye’de yazılan şiir bağlamında ifade edecek olursak, Tanzimat’tan bu güne yazılan şiire yönelik yapılan yeniliklerin temelinde, ‘konuşma dili’ yatar. Her ne yapılmışsa konuşma dili geliştirilerek yapılmıştır. Eliot  da Denemelerinde , "şiirde her yenilik, kimileyin bildirisinde açıklandığı gibi, günlük konuşmaya bir dönüş olmak eğilimdedir." , der. Zamanın konuşma biçimleri yer almalı şiirde. Ama bu yirmi yıl önceki üslupla olmamalı. (E.Pound) Eğer yirmi yıl önceki üslupla günümüzde hâlâ daha şiir yazılıyorsa (ki 80lerin şiir üslubunu bugün sürdüren bir çok şair var) bu durumda alışkanlıklarımızın ve klişelerin ağındayız demektir. Eliot bu konuda daha dikkate değer bir fikir öne sürer: "Kuşkusuz hiçbir şiir ozanın konuştuğu ve işittiği konuşmaların tıpkısı değildir. Ama yazıldığı  zamanın konuşmasıyla öyle ilintilidir ki , dinleyenler ya da okurlar "eğer şiir söyleyebilseydim işte böyle söylerdim" diyebilirler. İyi çağdaş şiirlerin, belki daha büyük eski şiirlerden biraz daha coşkulu ve doyurucu gelişi bundandır." Şiir okuru böylece okuduğu şiirlerde daha cana yakın, daha sahici bir dil ile karşılaşacak, çağımıza mahsus yapmacıklığın, yapaylığın, sahteliğin hüküm sürdüğü insan konuşmalarından, şiir içinde sıcaklığını koruyan özgün ve çarpıcı bir dile varacaktır. Bu ne ile mümkün? Bu , şiirin mayasına konuşma dilini katmakla, konuşma dilini şiirin hamuru kılmakla mümkündür.

 

   Şair şiirini oluştururken iç’e ve dış’a yönelik yeni izlenimlere, yeni duygulanımlara ve yeni algı kapılarına ulaşır. Bu süreçte  biz bir şiiri okurken, alışılmadık anlamlar, alışılmadık tatlar buluruz. Zira şiir keşiftir. Şair evvelâ kendini keşfeder. Kendilik bilgisi, bu açılımda devreye girer. Şairin biyoğrafik ve psikolojik ben’inden  getirdiği ve bize ulaştırdığı bilgi, evrensel açılımlara/keşiflere gebedir. ‘Nesnel ben’ de bu keşif hareketinden çıkış yapar. Öznel ben ile nesnel ben arasındaki şiirsel akım, şairin trajedisini ortaya serer. Zira şair dediğimiz ontolojik varlık, tınısını şiirde konuşturabilen trajik bir varlık olmakla anlamını kuşanır. Şiir de şiirin atmosferi de trajiğe akraba bir iklimdir. Şairin dramatik ben’i bu iklimden beslenir. ‘İnsan varsa trajedi vardır’ ya da ‘Allah varsa trajedi yoktur’ söylemi, şiirin geniş evreninde paradoksal bir duruşa sahiptir. Şiirin oluşumu ve bir metne dönüştürülmesi, bu paradoksa çok şey borçludur. Çünkü şairin diğer insanlarla olan diyaloğu, şairde bazı hasara ya da zihinsel ve duygusal çatlaklara sebep olur. Bu yüzden şiir için ve adına çatışma, şiirin olmazsa olmazlarındandır. Bu vazgeçilemez niteliktir ki şiirin doğuşunu muştular. Bu çatışma olmadan şiir yazılamaz demiyorum. Çatışmanın şiiri esasta bir inşa faaliyetidir. Öznel ben’den nesnel ben’e olan ana akım, bu inşa faaliyetinden etkilenir ve herkese benzeyen ve hiçbir kimseye benzemeyen yüzü ile bir varlık çıkar ortaya: Şiir. Birileri de bu sürece ‘yaratma’ veya ‘yaratış’ der, çünkü alışılmadık bir insanlık durumuyla karşı karşıyayızdır. Bu insanlık durumuna ‘niçin’ sorusunu sorduğumuzda şiir tınılar. Bu , öfkenin sesi olduğu gibi (niçin olmasın) neşenin, sevincin de kutlaması olabilir, kederin , yalnızlığın,  iyimserliğin ve karanlığın sesi olduğu gibi. Şair sanılanın aksine aydınlık bir insandır ve son derece yalın ve basit yaşayan biridir. Son derece basit bir yaşayıştan büyük bir şiir ortaya çıkabilir. Paradoksal bir şekilde trajik bir varlığın ve varoluşla teyellenmiş bir bütünlüğün dünyasında bu iki zıt duruş, varlığı aksettirici bir ‘ayna’  görevi görürler. Şair aynada daha doğrusu varlığın aynasında gördüklerini soluk soluğa bize söyler. Yine de şairin bakışı, görmeyi de içine alan, kapsayan bir bakıştır. Hem sonra her sabah kendimizi aynada görmüyor muyuz? Hayır görmüyoruz. Şair aynada ‘öz’ünü görür. Buysa acı vericidir:

 

      "aynada iskeletini

       görmeye kadar varan kaç

       kaç kişi var şunun şurasında " (ismet özel)

 

Şairin sahicilik arayışıdır bu ve ürkünçtür. Kendimizi tanımak kadar heyecan verici. İnsan tekinin aslına atıflarla ilerleyen bu şiir, hayatiyete yönelik göndermeleri de içinde barındırır:

 

      "ne yapsam

       döl saçan her rüzgarın

       vebası bende kalacak"  (ismet özel)

 

Bu mısrada da insan oluşa dair aksayan bir şey var. Rahatsızlık vericidir. Şair canlılıktan ve hayatiyetten güç alır, trajiği ile barışık değildir ama yine de sakinliği, müsekkin olmayı arzular:

 

      "varsın bende biriksin

       durgun suyun sayhası" (ismet özel)

 

Zira bu teskin oluştan güç devşirilecek durumlar vardır. Bu mısranın sonunda şair epiğe geçer ve savaşılacak, kavgası verilecek durumları işaret eder:

 

     "yumuşatmayı bilen ateş

      öğüt sahibi toprak

      nasıl olsa geri verecek

      benim kılıcımı" (ismet özel)

 

İnsanoğlu en içten görünümü, en sağlam duruşuyla, şiir çerçevesinde belirginlik kazanır. Zira şiir, sahici konuşmayı esas alır.

 

Anlam, Pasiflik ve Lirik Şiir

 

    Bir şiiri bütünüyle anlamak, o şiirin tüm boyutlarıyla anlaşılması demek değildir. Biz ne kadar kazı çalışmasıyla şiirin anlam katlarına vakıf olursak olalım, anlaşılmayan bir yer mutlaka kalacaktır. Bu dil denen mucizenin ele avuca sığmaz yapısından kaynaklanan bir şeydir ki bu durumun hafifsenecek bir yönü de yoktur. Eliot’a göre anlamanın ilk şartı, açıklamaktır. Biz bir şiiri ‘seviyor’ olabiliriz ama bu ‘hoşlanıyor’ oluşumuzun temel şartı değildir. Şiirin tadına varmanın ya da şiirden zevk almanın anlamı, bu zevki esinleten nesneye göre değişir. Bu , şiir ve dilin zenginliğine bağlıdır biraz da. Şiirle muhatap olmuş herkes, duyarlık düzeyine göre o şiirden değişik tatlar alabilir. Ama şu bir gerçek ki, hoşlanmadığımız bir şiiri bütün çehresiyle anlamamız da mümkün değildir. Buna kısaca , şiir tat almalar şiire göre değişir, diyebiliriz. Sözün burasında , anlamı öncelediğimiz sonucu çıkmamalı. Zira anlam her şey değildir. Dilin olduğu gibi şiirin de ele avuca gelmez bir oluş süreci vardır. Şiirde anlamı öncelemek, o şiirin avuçlarımız arasından kaybolmasına da sebebiyet verebilir. Buradan, şiirin,  diğer gündelik işlerimiz gibi üzerinde titizlikle durulacak bir uğraş olduğu çıkarsamasında bulunabiliriz.

 

    Şiiri açıklamaya yönelik her çaba , şiirin sınırlarından taşmaya teşnedir. Çünkü şiirde anlam, metnin arkeolojik bir arayışa tabi tutulması karşısında biçimsizleşebilir, anlamın yoğunluğu veya anlamsal işaretler buharlaşabilir. Bu da şiiriyetten uzaklaşmak demektir. Bu bağlamda çok dağınık yapısıyla lirik şiirin , anlamı belirsizleştirdiği söylenebilir. Liriğin epiğe nazaran bulutlu flu bir görünümü vardır. Liriğin imgeci şiire yakınlığını hesaba katarsak okurun bu şiir karşısında anlamı tamamlayıcı bir işlevi olduğunu düşünmek mümkün. Epik daha nettir liriğe göre. Direkt ve doğrudan söyleyişi önceler. Harekete dayalı ve gerilimli bir yapısı vardır epiğin. Lirik şair, yazarken otobiyografik ben’inden hareket eder. Bu hareket esnasında karşılaştığı her durum, olay ve nesneyle bir özdeşim kurar. Özdeşim kurma işlemi her şeyi kapsar ve bu, şaire geniş bir hareket alanı açar. Şair esasında başkasından bahsederken bile kendini ön plana çıkarıyordur. Şairin psikolojik ben’i bir bakıma dilsiz ikizini arıyordur ve bu arayış, herkesle özdeşleşmeyle hal yoluna konulmak için şaire malzeme sunar. Lirik şair , dili fetişleştirmeye kadar varır. Amacına ulaşamadığında ise  çözüme, dil içinde, dilin estetik imkanları içinde ulaşmaya çalışır. Dili ikonlaştırır, bu kutsayış şair için yeni bir merkez arayışıdır. Özdeşleşme imkân dahiline girmediği için lirik şair, dili kendisi için merkez kılarak yaşadığı sorunsalı aşma yoluna girer. Dünyadaki her şey dilin dünyasında anlamlıysa kapsama alanındadır. Dilin dünyasında anlamlı olan ise, duygunun dünyasında anlamlı olmayla bir ve aynıdır. Dil’e dokunan, duyguya dokunanla irtibatlıdır. Bu bağlamda lirik şairin malzemesi duygudur. Aşırı duygusal biridir lirik şair. Zaten başka türlü de özdeşim kurulamaz. Burada , şiirde kullanılan imgenin çağdaş eleştirel süzgeçten usla sınırlanması diye bir durum söz konusu değildir. Şiir öncesi duyarlığın malzemesi, duyguyla ilişkisel olan durum, nesne ve olgulardır.

 

    Lirik şair, hayatın pasif tarafında durur. Duyguyu her daim öncelediği için pasiftir. Bu ise onu aşırı romantik bir tutuma sürükler. Lirik şiir, gerekçesiz bir şiirdir. Şairin şiiri niçin yazdığına dair her hangi bir gerekçesi yoktur. Küçük bir nesneyi bile duygu nesnesi için malzeme haline getiren lirik şairin gerekçesiz bir şiir yazmasının sebebi, etkin bir hayatı yaşamaya cesaret edemeyişidir.

 

   Sanatı büsbütün ‘duygu işi’ olarak göremeyiz. Sanatçı gerektiğinde duygudan kaçan adamdır. Sanatçıya , duygu ile us arasında bir denge arayışı içine giren, ne eserlerinde bütünüyle duyguya yaslanan, ne de aklı (us) eserinin merkezine tamamıyla yerleştiren, bilakis bir denge adamı tavrını belirginleştiren bir aktif insan, bir duyarlı kişi, bir sentezci gözüyle bakabiliriz.

 

İnsani Sanat Biçimi ve Kelimeler

 

   Şiir yazma edimini, bir edebiyat biçimi olarak düşünemeyiz. Bu bağlamda şiir, allı pullu süslü bir ifade tarzı değil. Şiirin dil’e değinerek dille yazıldığını düşündüğümüzde insana bağlı, insan ile alakalı bir irtibatının olduğunu görürüz. Şiir insanı çok yakından ilgilendiren bir sanat. İnsani olan ne varsa şiiri ilgilendirir, diyebiliriz. İnsanlık durumuyla insanlığın kaderine dair tasavvurlarımız, şiirin içinde vurgulanır, şiirin içinde pekişir, şiirin içinde açıklığa kavuşur. Şiir, bir konuşma biçimidir. İnsanın en yanına, bozulmamış boyutlarına hitap eder. Bu yüzden Oktavio Paz, şiir için, "üstün biçimde konuşma sanatı: ilkel dil", diyecektir. Şiir insanın bozulmamış fıtratına dair göndermelerde bulunur. Bu anlamda saflığı, insani olanı arar şair. Sosyal ilişkilerin yozlaşmaya uğradığı zaman dilimlerinde şairin bu vurgusu, bu dikkati daha bir pekişmiş görünüm elde eder. Burada temel vurgu, esas dikkat, ‘insan gerçeği’ dir. İnsanın olduğu her yerde şiir vardır. Bu yüzden en insani sanat biçimidir şiir. İnsanın ne olduğu , giderek kim olduğu hususu, şiirin alanında ve şiirle birlikte belirginlik kazanır.

 

   Şiirin kelimelerden meydana geldiği olgusu, Malerme’den günümüze bir çok şair, bir çok kuşak tarafından ifade edilir. Şiir kelimelerden oluşmakla birlikte kelimelerin meydana getirdiği bütünden fazla da olabilir ve hatta şiiri aşan bir şeye dönüşebilir. Şiirden fazla. Kelimelerin vücuda getirdiği anlamdan fazla. Bu fazlalık, bu sınırları aşmışlık, yine de kelimelerle şiirde ifade bulur. Bu şekilde sınırları ihlâl durumunu tasvip edemeyiz. Şiirin hissettirdiği her ne ise onu yine şiirin sınırları içinde aramalıyız. Şiirin kendine özgü doğasını, şiir hakkında bir şekilde edindiğimiz ön-yargılardan  arınarak kavrayabiliriz.

 

    Şiirin malzemesi olan kelimeler, şairin zihninde bir dönüşüme uğrar. Bu değişim-dönüşüm sürecinde, her gün gündelik hayatta kullandığımız kelime öbekleri, şairin müdahalesiyle şiir katına yükselir. Bu yükselmeyle birlikte  şiirin malzemesi olan kelime veya kelime öbekleri anlam genişliğine uğrayıp bir bütün oluşturmasıyla eserin dünyasında yerini alır. Bu bir özgürlük edimidir. Zira malzeme (kelime) özgürlüğüne kavuşmuş, ilk ve özgün yerine geri dönmüştür.

 

   Düzyazıda kullanılan kelime, kısıtlı bir anlamı belirginliğe kavuşturmak üzere vardır. Düzyazı yazarı, kelimenin tek bir anlamını kullanmak için yazar ve bu ifade biçimi şiirde  olduğunun tersine kelimeyi ve onun anlam evrenini kısıtlayan bir ifade biçimidir. Oktavio Paz’ın da dediği gibi "şair maddesine özgürlük verir, düzyazı yazarı ise onu mahkum eder. "

 

   Şair kelimelere özgürlük verir, bu doğru. Bu doğruya bir doğru daha eklemek gerekiyor: Şair kelimelere haysiyet kazandırır. Burada da kelimelere karşı (şiiri estetik bir nesne olarak görenlerin tersine) kazanılmış bir zafer söz konusu değildir. Aksine şiir ediminde kelimelere serbestilik kazandırılır. Bu özgürlük ortamında kelimeler Paz’ın ifade ettiği üzere "bir başka şeye" dönüşürler. Burada kelime ‘kendisi’ olur ve özgün doğasına kavuşur.

 

   Şiir bir dil hadisesi olmakla birlikte dili aşan bir şeydir."Şiir, dilin sınırlarını aşar." Şiir dilin sınırlarını yine kullandığı kelimelerle aşar, kelimeleri kullanarak. Şiir edimi, kelimeyi şiirsel döngü içerisinde imgeye dönüştürür. Burada da kelime, imge hüviyetine dönüşmekle birlikte haysiyet kazanmış, ‘kendi’ si olmuştur. İmge sayısız zıt anlamları içinde barındırır ve şiir edimi sayesinde bu zıt unsurlar şiirin çatısı altına girerek bir bütünü oluşturur: Yapıt. Edebi eser, esasında kelimelerin özüne, tabiatına dönüş hareketidir. Bu hareket zihne ilişkindir ama tamamen zihinsel bir olgu değildir. Duygu ve davranışa dayalı irtibat noktaları vardır. Bu yüzden şiir, somut olarak dışavurumda kendini belli eder. Biz şiiri somut bir davranış biçimi olarak düşünme eğilimindeyiz. Zekaya dayalı ama tamamen zekadan müteşekkil değil. Şair aynı zamanda kelimelere hayatiyet kazandırır. Kelimelerin hayatilik vasfı, yaşadıklarımıza müteallik bir irtibatı ilgilendirir. Yaşadıklarımızı da davranışlarla somutlandırırız. Ama yine de zekadan bağımsız değil. Bu bağlamda şiir, son  derece somut bir şeydir. Genel geçer kanaatin aksine, zihne dayalı bir spekülasyon değildir şiir. Yaşadıklarımıza karşılık gelir ve bu yüzden beşeri bir edimdir o.

     Şiiri her gün karşılaştığımız davranışlarla bir ve aynı göremeyiz. Alışılmadık bir iletişim biçimidir şiir. Kelimeyi kendi doğallığına bırakır ve bu bırakışta biz, birçok anlam boyutlarına kulaç atarız. Şiir insanı sarsar. Şiir sayesinde bilincimiz tetikte durur ve medeniyetin belâlarına duçar olan şuurumuzun dinç ve diri kalmasını ve hatta her günü yeniden bir tazelenişle karşılamamızı, her gün yeniden doğmamızı sağlar. Şiir insanı sağlar. Bir başka bağlamda şiirin açtığı yolda millete giden dinamik işaretler bulunur. Diğer taraftan şiir, bireysel, kendine özgü bir uğraştır.

 

Dilin Kalbinden Konuşmak

 

    Hareketlerimizin belirsiz hale gelmesinin sebebi, kelimelerin ağırlığının yitirilmesi, anlamlarının belirsiz oluşudur. İnsan ve kelime, insan ve dil, birbirine kopmaz bağlarla bağlıdır. İnsanı kavramanın en temel yolu, kelimelere yüklenen anlamdır aslında. Varoluşumuzu dil ve ifade araçlarıyla kavrar, açıklığa kavuştururuz. Paz’ın dediği gibi, " insan kelimelerden, kelimeler de insandan oluşur." Kelime olmadan insanı kavramamız mümkün değildir. Kelimeler de ölümlü varlıklardır, insanlar gibi doğar , büyür ve ölürler. Kelimelerin insan varlığını açığa çıkartıcı işlevleri vardır. Bu yüzden Cemal Süreya, "şiir geldi kelimeye dayandı" diyecektir. İkinci Yeni şiirinde, insan dünya üzerindeki yerini kelimeyle betimleyecektir artık. "Varlık endişesi"ni kelimelerle dillendirecektir. Kelimenin şiir içinde önemi ve değeri, aslında insanın kendi önemi ve değeridir. Paz’ın düşüncesi, kelimeye verdiği önem ve yaptığı vurgu, yukarıdaki ifadelerimizi destekler mahiyettedir: "Sözcük insanın kendisidir. Sözcüklerden oluşuruz bizler. Sözcükler bizim tek gerçekliğimizdir, en azından gerçekliğimizin tek kanıtı." Kelimelerin bu şekilde önemi, dil olmadan da bir anlam ifade etmez. Gerçekliğimizi açıklamak için dil’e başvururuz. Eğer dil’e bağlı kalmak, anlamımızı ifadeye kavuşturmak istiyorsak dil’i kullanmak zorundayız. "Dilden kaçamayız " der, Paz. Sessizliğin bile ifade ettiği bir şey vardır. Kelimelerin kalbinden konuşan şairin sessizliğine bir anlam vermek istiyorsak dil’in kapısına gelmek gerekiyor. Şair, kelimeleri de yedeğine alarak dil içinde, dil’in kalbinden konuşur. Varoluşumuzu açıklamanın temel koşulu dil’dir. Varlığımıza sahih bir anlam katmak istiyorsak dil’in imkânlarından faydalanmamız kaçınılmazdır.

 

    Şair, dile, hayati olan özü yükler. Bu dil’in, bu dil’in malzemesi ile inşa edilen şiirin, bizim için vazgeçilemez oluşu, yaşamamızın olmazsa olmazlarından oluşu, yüklenen bu şiirsel öz dolayısıyladır. Yine de dil’i fetişleştiren bir tutumdan uzak durmalıyız derim ben. Alışılmadık ve yeni şiir dilinin dolaylarında  hayata bakan bir taraf hemen her zaman olacaktır. Bu da çağdaş bir konuşma biçimi olan şiir için hususiyetli bir konudur. Yeni bir şiir dili, konuşmaya dayalı bir şiirdir. Paz’a göre "konuşma şiirin özü ve yaşam kaynağıdır fakat şiirin kendisi değildir." Şiirin genelini kapsayan ritmik düzenleniş itibariyle konuşma , kaynağını halktan alır. Halktan kaynaklanan bir konuşma biçimidir şiir, ama bütünüyle halkın konuşmasından ibaret değildir. Şiirde her yenilik konuşmayla, konuşma diliyle başlar. T.S.Eliot bu konuda manidar bir fikir öne sürer: "Şair hayatiyetini halktan alır ve karşılığında halka hayat verir." Cemal Süreya da "Konuşma dili şiirin mayasıdır.", der. Yeni şiir, yeniliğini, çıkışını, gerekçesini, istikametini buralarda aramalı, buradan bir yenilik arayışına girmelidir.

 

    Kısaca özetleyecek olursak, alışılmadık ve yeni bir şiir dilinin inşası; ancak dil’i,dildeki lirizmi, epik sesi, anlamı, etkinliği, anlamın insanca dışavurumunu, bu toprakların ruhuna eğilerek, bu toprakları ‘bu topraklar’ yapan değerleri sahiplenerek, yeni bir bütünlüğe kavuşturmak, şiiri insan ve hayatla irtibatlı kılmak, süreçsel yeni yapılandırmalarla mümkün hale gelecektir. Anlamsal bağ, insan ve hayatla önem kazanır. Bu ise ciddi bir millet meselesidir.

 

 

    

 

   

 

    

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

MUTLULUK, MÜMKÜN


18/6/2009 ·

Konu: Kur'an-ı Kerim'e Göre Mutluluğun Kırk Formulü

Kur'an-ı Kerim'e Göre Mutluluğun Kırk Formulü

İsra 37: Kibirli olma, alçakgönüllü davran.

Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.

Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.

Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.

Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.

Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma.

Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.

Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster.

Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.

Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.

Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine. Öfkenin dinmesini bekle.

İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.

Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.

Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.

Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.

Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.

Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.

Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.

Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.

Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar için asla feda etme.

Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.

Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan.

Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil.

Saff 2: Yalandan uzak dur.

Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.

Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.

Al-I İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.

En'am 50: Önyargılarla hayatı kendine zehir etme.

En'am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.

Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.

Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.

İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.

İsra 23: Anne ve babana 'off' bile deme.

Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.

Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını Kabul et.

Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.

Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.

Necm 3: İnanma duygunu diri tut.

Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme

--------------------

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

CAHİT ZARİFOĞLU HAKKINDA/MUSTAFA CELEP


7/6/2009 · Kategori: Mustafa Celep Mevzuu

Mustafa Celep:

Cahit Zarifoğlu, alışılmadık ve yeni bir şiir yazmıştır her zaman. Zarifoğlu şiirinin okura alışılmadık ve ters görünmesinin temel sebebi, geleneksel şiir algısıyla kolaycılığa alışmış şiir okurunun 'başka' bir şiirle karşılaşmasından doğan şaşkınlık biraz da. Hazır poetikaya uyumlu ve güdümlü okur, bu şiiri fazla soyut ve kapalı bulmuştur. Edip Cansever, 'kapalı şiir yoktur, şiire kapalı okurlar vardır sadece' der. Ben de ilk okumamda yadırgadım bu şiiri. Tanpınar'ın ifade ettiği anlamda eserin 'hava'sına girmekte epey zorlandım. Modern şiirin bir vasfı da budur: muhatabından sabır, hazırlık ve emek ister. Zarifoğlu'nun  'Yunus Emre gibi yazmak istiyorum' sözü çok manidar ve düşündürücü aynı zamanda. Zamanımızı düşündüğümüzde Milenyum Kuşağı şairleri giderek daha kanlı-canlı, daha somut, ne söylediğine odaklanan bir şiir anlayışına vardılar bu günlerde. Zarifoğlu'nun isteği, yalın ve kolay anlaşılır bir şiir tutumunu vurguluyor. Bu, önemsenmesi gereken bir söz bizce. Yaşadığımız dünyada karşılaştığımız olaylar, açık anlatımlı bir şiiri zorunlu kılıyor. Bu, içsel bir zorunluluk haddi zatında. Daha gerçekçi, kemik gibi sert şiirler. Zarifoğlu şiirinin toplamı, zaten bu şiiri bünyesinde barındırıyor. Soyuttan somuta, iç'ten dış'a doğru bir şiirin açılımına ihtiyaç hissediyoruz.

Ama hepsinden önemlisi, 'önce ahlak ve maneviyat'. 

(dunyabizim.com)


http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1265

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : Edebiyat

KERTENKELE EDEBİYAT/16. SAYI


7/6/2009 · Kategori: Elestirilerim

Sözlü kültürden geldiğimiz için yazıya ve özellikle eleştiriye tahammülümüz yoktur. Yazıya yönelik mesafeli bir duruşumuz var. Batı çıkışlı olduğu için yapılan eleştiri karşısında da  biraz tedirginlik duyarız. Türk şiirinde eleştiri, eseri tamamlayan önemli bir sacayağıdır. Kaçınılmazdır. Olmazsa olmazdır. Bir imkândır, özellikle şiir genci için. Bütünleyicidir. Boşlukları doldurur. 

Cöntürk gibi söylersek şiirde bağımsızlıktan yanaysak eleştiride bağımlılıktan yanayız: Edebiyat yapıtına bağımlılık.

5257

Eserin inşa sürecinde şiir gencinin eleştiriye ihtiyacı var. Eleştiri öncelikle şiir gencinin kendi yapıtına dışarıdan nesnel bir gözle bakmasını sağlar. Böylece iyi şiir ve kötü şiirin deneyimle farkına varacaktır genç şair. Bu farkındalık haliyle şairin  şiir tekniğini geliştiren bir sürece tanıklık etmesini sağlayacaktır.

Eleştiriyi, nesnel ve öznel eleştiri sınıflaması bir yana eleştirmenin tutumu itibariyle olumlu ve olumsuz eleştiri şeklinde kategorize edebiliriz.

İbrahim TenekeciOlumsuz eleştiri tümüyle bir saldırı değildir. Olumlu eleştiriyi de ahbap-çavuş ilişkileriyle yürüyen bir etkinlik olarak düşünemeyiz.

İşte Kertenkele Edebiyat  bu noktalarda varlığını belirginleştiren sıkı sağlam dergiler arasında yer alıyor.

Kertenkele günümüz şiirinin nabız vuruşlarını her sayısıyla duyurmaya devam ediyor.

Eleştiri sanatıyla eserin doğasını kavrayabilmek için Kertenkele edebiyat dergisinde yayınlanan ürünler bizce büyük bir imkânı içinde barındırıyor. C.Ali Ahmet’in ‘Bugünün Türk Şiiri Üzerine Konuşmalar-3’ ve ‘Şiir İşleri-4 (Dergilerdeki şiirleri okurken)’ başlıklı yazıları, eserin doğasını kavrayan özgün tespitlerin yer aldığı nitelikli cümlelerden oluşuyor.

Ahmet MuratRahmetli Levent Sunal ağabeyimizin Mevsim Birdenbire ve Hayriye Ünal’in Saçları Vardır Aşkın adlı eserleri Ahmet tarafından imrenilesi bir incelikle ele alınıyor. C.Ali Ahmet’in kitap boyutuna kavuşturmayı arzuladığı bu yazılar, şairlerin ilk kitaplarını irdeleyen bir tutumla yazılmış. Bu güne kadar hiç yapılmamış bir şeydir bu. Özgün bir çaba, özgün bir çalışma.

Yine Şiir İşleri başlıklı yazılarda da tek tek şiirler titiz bir çözümlemeye tabi tutulmuş. Arif Ay, İbrahim Tenekeci, Ahmet Murat, Müberra Güney, şiirleri çözümlenen şairlerden.

Hayriye ÜnalAhmet’in yazılarının genelinde göze çarpan belirgin özellik, eserin olumlu-olumsuz tüm yönleriyle dengeli bir tutumla ele alınması, değerlendirilmesi ve eleştirilmesidir. ‘Eleştiri saldırı değildir’ hükmü böylece doğrulanmış oluyor bu yazılarla.

Kertenkele dergisinin 16. sayısı bu ciddiyetle okunduğunda, bu edebiyat cangılında sarf ettiğimiz kötü sözlerin, yaptığımız kavgaların, içine girdiğimiz koşuşturmacanın,  gösterdiğimiz kibrin, köşe kapmacanın, çete kurmanın, yalanın, iftiranın ve gururun, adam asmacanın ve iki yüzlülüğün , dünya hayatının geçiciliğini göz önünde bulundurarak, hiç de övünülesi ve imrenilesi şeyler olmadığını,  eleştiri sanatında ‘bu iş böyle de yapılabilir’in imkânını daha bir kavramış olacağız.

Bizi izlemeye, bize izlek olmaya devam edin.

Sıkı okumalar…

 

İrtibat:

kertenkeleedebiyatdergisi@gmail.com

 tel: 05055733271

 

Mustafa Celep

<_script /><_script />

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : Edebiyat

SERVER VAKFI EDEBİYAT ORTAMI 2009 ŞİİR ÖDÜLÜ SONUÇLARI


31/5/2009 ·

SERVER VAKFI EDEBİYAT ORTAMI 2009 ŞİİR ÖDÜLÜ SONUÇLARI

SERVER VAKFI EDEBİYAT ORTAMI 2009 ŞİİR ÖDÜLÜ
BASIN AÇIKLAMASI

Gençliğin edebiyata olan ilgisini artırmak, edebiyatın kültür hayatımızdaki yerini daha belirgin kılmak ve geleneğimizin köklü mirası olan şiiri okunur, bilinir ve tercih edilir bir konuma getirmek amacıyla Server Vakfı Edebiyat Ortamı 2009 Şiir Ödülü adıyla düzenlediğimiz şiir yarışması sonuçlanmıştır.
Edebiyat Ortamı dergisinin katkılarıyla yürütülen bu yarışmada Vakfımız, ödül vermenin ‘birlikte sevinmek’ olduğu düşüncesinden hareket etmiştir.
Ödül vermek, birlikte sevinmektir.
Şiir, birlikte sevinilecek bir şeydir.
Gerçek şu ki, şairin şiirle ilişkisinde ödülün aracılığına ihtiyacı yoktur. Bunu herkes bilir. Kabul eder. Şiir, şairin doğal refleksidir. Varoluş üslubudur. Hiçbir ödül bir insanı şair yapmaz. Ama marifetin iltifat görmesi hoştur, güzeldir. Sevinç vericidir.
İnsanın etik ve estetik kaygılarla, çabalarla, amaçlarla ortaya koyacağı her sanat ürünü saygıya değerdir. Ödül, bir saygı duyma biçimidir. Bu saygıyı gösterme biçimlerinden biridir.
Güçlü bir şiir geleneğine sahip olan milletimiz asırlar boyunca şaire büyük bir değer vermiş ve onu çeşitli şekillerde ödüllendirmiştir. Biz, bu geleneği sürdürmenin ve çağdaş dünya edebiyatı içindeki güçlü yerimizi korumanın önemli olduğuna inanıyoruz.
Yarışmaya 495 aday 5 adet şiirle katılmıştır. Gönderilen bu şiirler arasından yapılan seçim sonucunda 3 aday dereceye girmiş, 3 aday mansiyon kazanmış; önceden belirtilmiş olmamasına rağmen jüri 6 adayın şiirlerini ‘kayda değer’ bularak özel ödül verilmesini kararlaştırmıştır.
Jüri üyeleri ile yarışmayı kazanan adayların ad ve soyadları aşağıdadır:

Birincilik Ödülü : Hakan Ataseven (Rumuz: Soylu Nefer)
İkincilik Ödülü : Adnan Barış Ağır (Rumuz: Muleta)
Üçüncülük Ödülü : Mustafa Nurullah Celep (Rumuz: Hâfız)

Mansiyonlar:

1.Mehmet Fatih Kutan (Rumuz: Zenci Derviş)
2.İsmail Kalın (Rumuz: Geçkin)
3.Mehtap Kabataş (Rumuz: Ayşe Toprak)

Jüri Özel Ödülleri:

1. Veysel Karani Tur (Rumuz: Aykıran)
2. İdris Sezgin (Rumuz: Ravi)
3. Tahir Akay (Rumuz: Semender)
4. Çetin Özcan (Rumuz: Firari)
5. Mehmet Akgül (Rumuz: Uzak)
6. Enis Emre Memişoğlu (Rumuz: Sui Generis)

Jüri Üyeleri
Mehmet Ali Bulut (Server Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı- Vakıf temsilcisi)
Osman Sarı (Şair)
Arif Ay (Şair)
Mustafa Aydoğan (Şair)
Turan Karataş (Eleştirmen-Yazar)
Erdal Çakır (Şair

Saygılar sunarız. 01.05.2009

Av. Mehmet Ali BULUT
Server Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

KÂMİL EŞFAK BERKİ'NİN MOSTAR KÖPRÜSÜNE AĞIT ADLI ŞİİRİNİ BİR


30/5/2009 · Kategori: Elestirilerim

KÂMİL EŞFAK BERKİ'NİN

MOSTAR KÖPRÜSÜNE AĞIT ADLI ŞİİRİNİ BİR TAHLİL DENEMESİ

 

   Kâmil Eşfak Berki'nin Mostar Köprüsüne Ağıt  şiirinin diğer şiirleri yanında güzide bir yeri vardır. Bizim bu şiir üzerinde durmamızı gerektiren ve  aynı zamanda bu şiire seçkinlik vasfı  kazandıran husus, günümüz şairinde bir eksiklik olarak gördüğümüz, Berki'de somutluk kazanan şairin çağına olan ilgisi, duyarlılığı ve hassasiyetidir. Biz bu yazımızda Berki'nin hassasiyetindeki soyluluğun nedenleri üzerinde duracağız.

 

  Bu şiiri önemli kılan temel özellikler, başlıca nitelikler nelerdir? Yine bu şiiri kezlerce dönüp dolaşıp okumamızı sağlayan, bizi bu şiire yönelten hangi vasıflar olabilir?

 

Safiyetin Yitirilişi

 

Temel izlekler çerçevesinde çözümlemeyi düşündüğümüz bu şiirin en belirgin vasfı, ilk mısradan da anlaşılacağı üzere,  adına Batı Medeniyeti denen oluşumun, sömürgelerde ve Müslüman coğrafyada , bu coğrafyada ikamet eden mütedeyyin insanların safiyet özlemini parçalayışı, kültür ve medeniyet değerlerine olan müdahalesi, saflığa yönelik temel bir vurgudur.

 

"Gökkuşağını

Gökkuşağını parçaladılar"

 

Vurucu bir ilk mısra. Bizi okuru tam kalbinden yakalayan, sarsan, hırpalayan, rahatsız eden bir ilk mısra. Batıdan ilk müdahale, safiyete yöneliktir. Bu gün de olduğu gibi Batının ilk temas ettiği yer, Müslümanların hassasiyetindeki en can alıcı noktadır. Şiir müzik cümleleri şeklinde devam eder. Lirik bir müzik.

 

"Üstünde nişanlılar buluşur

Üstünde şairler karşılaşırdı

Mostar köprüsü'ne ateş açtılar"

 

Lirizmin dokunaklı şiir cümleleri haline dönüştüğünü görüyoruz. Yıkılan medeniyet değerlerine yakılan bir ağıttır bu. Sert ve vurucu bir üslup. Müziksel ifade biçimleri. Ve sarsılan benlik. Asırlardır muhafaza ettiğimiz değerlere yapılan müdahaleye bir tepki şiiri. 'Nişanlıların ve şairlerin' buluştuğu tarihsel köprümüze, köprü özelinde bütün Müslüman coğrafyaya ateş açılmıştır. Şairin yaşadığı çağa olan duyarlılığın yansımalarıdır bu mısralar. Zira ateş açılan gerçekte şairin duyarlılığı ve yüreğidir. Ateş açılan huzurumuzdur. Hoşgörümüzdür. Temel insani vasıflarımızdır. Bundan en fazla etki alan şairin parçalanmış yüreğidir adeta.

 

Medeniyet Sorgusu

 

   'Irmak öyle akar ki kıyısında biri vardır' mısraını 'Irmak öyle akar ki kıyısında Türkiye vardır' şeklinde okumak da mümkün. Şair şiirin bu bölümden itibaren bir medeniyet sorgusuna girer. Buna Dünya Sisteminin bekçileriyle bir hesaplaşma diyebiliriz. Soru soran bir şiirle karşılaşırız bu ilk bölümden sonra. Sorgulayan bir şiir.

 

"Irmak öyle akar ki kıyısında biri vardır

Ruh için ne yüzyıllar geçti

Neretva ırmağı şimdi akıyor mu Bay Arabulucu

Kötülük görmeden kötülük eden İngiltere'nin

Aracısısınız Lord filanca Bay A-r-a-b-u-l-u-c-u

Irmakların arşıâlâda aslı vardır akarlar

Bilir misiniz Lord filânca bilir misiniz

            Mostar Köprüsü'ne ateş açtılar

 

   Ruhu yormayan bir şiiri var Berki'nin. Kendisinin Üstad Sezai Karakoç'un şiiri için söylediğini biz Berki'nin şiiri için söyleyebiliriz: ''Her ruhun 'bizi söylüyor' diyebileceği bir şiir''. 'Ruh için ne yüzyıllar geçti' mısraı, Berki'nin metafizik tarafına seslenen bir mısra. Bu mısraa bütün bir medeniyet tecrübesinden süzülmüş bir mısra gözüyle bakabiliriz. Ortada devasa bir Osmanlı macerası , bir medeniyet serüveni vardır. Pirlerle olan  alış-verişin (divan şiiri) bir yansıması adeta. Berki , biçim ve içerik olarak çok anlamlı niteliği olan, geniş ufuklu bir şiire sahip. Mostar Köprüsüne ağıt şiiri çağrışımları bol bir şiir aynı zamanda. Bu şiirin bizde karşılık bulmasının bir diğer sebebi de iletisinin en açık olduğu bir şiir olması biraz da. 'Irmakların arşıâlâda aslı vardır akarlar' mısraı, önemli bir metafizik gerçeği ifade eder. Şairin medeniyet sorgusu, şiirin öne atılma isteğinin  bir karşılığıdır. Zira ortada bir acı , can yakıcı bir kıyım vardır ve şairin buna duyarsız kalması düşünülemez. Avrupanın tam ortasında herkesin gözü önünde bir katliam gerçekleşmiştir ve dünya ve bizim adaletine çok güvendiğimiz Batı da sadece seyretmiştir. Tabi haliyle bu insanlık zulmü karşısında sesini ilk yükselten şairler olacaktır ve öyle de olmuştur.

 

Bize Ait Bir Ses

 

   Kâmil Eşfak Berki, Diriliş geleneğinden gelen bir şair. Şairin canı yanmıştır ve medeniyetimizin içinden seslenir. Bize ait bir ses. Berki'nin sesine ses olalım derim ben. Diriliş (Hakikat) medeniyetinin değerlerine , sembollerine yapılan saldırı şairin canını yakmıştır. Mostar Köprüsü'ne ağıt  şiirinde derin bir üzüntü var, kaybolan, yıkılan değerlerin üzüntüsü. Bu şiirde sanat düzleminde medeniyet yapılarının inşa edilişinin lirik bir ifadesiyle karşılaşırız.  Yapı taşlarının lirik ve özgün bir imar sürecidir bu.

 

"Mostar Köprüsü yapılırken

Bütün Mostar çocukları sokulup bakmıştı

Balkonlardan kızlar gül fırlatmıştı

Taşı taşa içten bağlayan baş kalfa

Keçi kılını yumurta akıyla karmıştı

Seher vaktinde eğilmiş ırmağı okşamıştı

                        Avrupa'nın en güzel köprüsüne ateş açtılar "

 

Berki'ye kültür ve medeniyet şairi diyebiliriz. Hakikat doğrultusunda Diriliş Medeniyetinin. Berki bize bir bakış-açısı getirir, Medeniyet bakış – açısıdır bu. Bu şiir özelinde Berki'ye göre şiir, taş taş yapılarla yükselen bir medeniyet inşasıdır. Bütüne yönelir ve Varlıkla olan bağını koparmaz. Varlık – Kâinat- İnsan bağıntısına inanmıştır ve bu üç unsur birbirine kopmaz bağlarla bağlıdır. Bu üçlü sacayağı dengesini bozan Batı medeniyetine, Mostar özelinde bir itiraz yükselir. Ben bu şiiri bir ağıt şeklinde okumak yerine bir protest şiir örneği biçiminde  okuma taraflısıyım. Benim okumam bu yönde, bu doğrultuda. Yine bu şiirin atılımcı gücüne inanıyorum. Dışa açık yönüyle ilgilendiriyor beni bu şiir, duyarlılığı ile itirazı ile tepkisiyle.

 

Kültür İmhası

 

   Bu günlerde 'mahrumiyet' sözcüğünü daha bir sever oldum. Müslüman coğrafyada değerlerimizi korumak adına  direniş-diriliş vasıflarını muhafaza eden, vatanlarını müdaafa eden insanların görünürdeki mahrumiyetleri, geri planda bir kazancı temsil ederler. Direniş bağlamında teknolojik donanıma sahip olamayabiliriz. Ama gerçekte kazanıyoruzdur. Hakiki bir imana sahip olanlar kâinata bile meydan okuyabilirler. Müslüman coğrafyada yer alan kültür ve medeniyet yapıları, asırlardır sürüp gelen çizginin devamıdırlar. Berki'nin şiirsel tepkisi, kültür ve medeniyet yapılarına olan müdahalede yoğunlaşır. Bu şiir, mânâ maddeden üstündür, hükmünü doğrulayan bir şiirdir,bizim gözümüzde. Zulmün çağının olmadığının bir ispatı bir bakıma. Tiranlar hemen her çağda vardır ve bunun alternatifi, yeni bir medeniyet tasavvuruna sahip olmaktır. Tiranlar ilk önce kültüre, dış biçime müdahale ederler. Değişim ilk önce dış-biçimden başlayacaktır. Tanzimat'tan beri süregelen bir kültür imhasıyla karşı karşıyayız.

 

"Savaşçılarımızın uçağı topu yok

Yalnız tüfekleri var

Kurşun biterse ok duygusuna geçerler

Yay ger, bırak ! Oklarlar

Saraybosna Kütüphanesini kundakladılar

El yazmalarını ateşe verdiler

2000 yılına gidiyorduk

                            Avrupalılar el yazmalarımızı ateşe verdiler"

 

   Batı'nın  bu topraklara nüfuzu, kültür kanalıyla olmuştur. Biçimsel değişim beraberinde öz değişimini getirmiştir. Ve yabancılaşma, ilk önce biçimde başlamıştır. Kapitalist – Sömürgeci güçlerin temel korkusu, sömürü ülkelerinde  yeniden başlayacak olan bir kültür ve medeniyet oluşumu, ruhta bir yeniden toparlanmadır. Sezai Karakoç'un ifade ettiği anlamda bir öz-değişimdir. Durum-alışta bir öz-dönüşüm. Berki , bu şiiriyle hakim medeniyete bir tavır almıştır.

 

'İnsanın Hüznüne Ateş Açtılar'

 

   Berki, şiirde genel bir tutum olarak tarihsel yapılardaki imgesel özelliklerin envanterini çıkarıyor. Ancak bunu, bilinçsiz bir sayıp dökmecilik olarak  değil, medeniyet yapılarının ruhunu ortaya koyarak yapıyor. Böylece sanat eseriyle yeni bir medeniyet inşası yönünde önemli bir adım atmış oluyor. Bu hatırı sayılır bir adımdır haddi zatında. Bu bağlamda Yahya Kemal ile akraba bir duyuş eşliğinde 'yapı'yor eserini. Bu yapı Yahya Kemal'in eseriyle benzer özellikler taşıyor. Şiirsel ses olarak değil belki ama şiirsel duyuş olarak nitelik benzerliği taşıyor bünyesinde.

 

"Düşman topçusu

Minare uçurma yarışması yaptı

İnsan değillerdi insanlıktan çıkmıştılar

Tanrıyı birlemeden uzaktılar

Ölmüş annesine bakan çocukların

Makinelarla fotoğrafını çektiler

                               İnsanın hüznüne ateş açtılar "

 

   Oğuz Atay'ın 'İnsanlık Bitti' söylemini anımsatan, Batı'nın geldiği son noktayı işaretleyen mısralar.Yukarıdaki alıntı yaptığımız bölüm, çok bağlandığımız , adına Batı medeniyeti denen büyük ve sarsılmaz yapının kara bir fotoğrafı adeta. İnsanın yüzünü güldürmeyen, insana derin üzüntü veren bir resim.

 

   Sonraki mısralar ile yüzümüze kan geliyor. Kendimizi buluyoruz. Serinliyoruz. İnancımızla üstün olduğumuzu anımsıyoruz. Farklılığımızın nereden kaynaklandığını öğreniyoruz. Kurtuluşumuz da buna bağlı. Çıkış yolumuz da.

 

"Biz müslümanız

Biz çocuklara hürmet ederiz

Biz vahyin ışığı ile farklıyız

Biz çocukları yaşatırız

                      Onlar Mostar Köprüsü'ne ateş açtılar"

 

   Kâmil Eşfak Berki şiirinin sesi, gündelik hayat içerisinde oluşan bir sestir. Şiirin onu ilk bulduğu ân, kanlı canlı gündelik hayat ve ilişkilerdir. Bu anlamda Berki'nin şiiri, yaşayan insanı ve yaşanan hayatı esas alır. Pasif ve etkiler alan bir özne yoktur şiirde. Eleştirel ve anlamaya çalışan bir özne. Bu özne büyük Hakikat Medeniyetine malzeme taşımakla birlikte, gündelik hayatın beyhudeliğini gördüğü için, esas olan tarihi yapılardır, sembollerdir, hassasiyetlerdir.

 

 

Bu şiirin ilk ânı beni

Tıklım tıklım bir süpermarkette buldu

Tek bir insan tek bir insana selâm vermiyordu

Kadının gözü komşusuna ilişiyor

Eli seğirtiyordu yağlı salamlara

 

Sonra o salam o kadınla gidecek

Kadın gidecek dudaklarını tapınır gibi boyayacak

Yağlı salam mutfakta bekleyecek

Kadın trans halinde mutfağa geçecek

O yağlı salam kızgın yağda cızırdayacak

                                    Onlar Mostar Köprüsü'ne ateş açtılar

 

Medeniyet Eleştirisi

 

  Tarihsel açıdan Tanzimattan bu güne görkemi karşısında büyülendiğimiz Batı medeniyetinin etkisi altındayız. İlk kamaşma aydınlarımız üzerinde görüldü. Batıcı aydınlar, kendi kaynaklarımıza dönmek yerine küçümseyici gözlerle baktılar. Körü körüne taklit, bu aydınların en belirgin vasfı oldu. Halkla olan bağını sıfıra indirdiler. Bu köksüz aydınlar güruhu, değerlerimizle uyumsuzluğunu göz ardı ederek batıya has kavramları, hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan aynen benimsediler. Berki bu zihniyete şiiriyle eleştirel bir bakış getirir.

 

"Kaslarımızda biriken lâktik asit değil

Lâiklik kelimesi

Hava kirlenmesi gibi

Durduk kaldık öylece

Batıcılar gözbağcıları liberaller

Bütün başkentleri 2000 yılına tutsak ettiler

-Pardon 2001 yılına-

                              Onlar Mostar Köprüsü'ne ateş açtılar

 

Yıkılan bir köprü kadar değil Avrupa

Batı insanı çelik çizgilerle birbirine engelli

Biz gökkuşağına imrenmiş

Baktıkça güzelleştiren bir köprü yapmıştık

Çocuk yüzündeki mevsime haset ettiler

                              Onlar Mostar Köprüsü'ne ateş açtılar"

 

   Berki, batının zulmüne duyarsız kalmadığı gibi Batılı zihin yapısına da eleştirel bir gözle bakar. Bu bakış, 'her şair aydın olmalıdır' hükmünü doğrulayan bir bakıştır aynı zamanda. Burada İlhan Berk'in Adorno'dan aktardığı fikri hatırlamakta yarar var: Sanat yapıtları, içinde bulundukları dönemin bilinçsiz tarih yazımıdır. Berki'nin bu eseri, medeniyet eserlerine dair son derece ve ayık bir bilinçle koyulmuş önemli bir işarettir. Şiirin son iki mısraı , şairin bu topraklara has damarı, Diriliş çizgisini temsil ettiğini gösterir niteliktedir. Berki bir şair olarak da bir aydın olarak da  buradan yani Diriliş damarından sesleniyor.

 

"Her çocuk cellâdına bir ân baktı

Gülümsedi saygıyla duran Ölüm Meleğine"

 

 

Mustafa CELEP

 

  

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

MÜCADELECİ ŞİİR-2


30/5/2009 · Kategori: Denemelerim

                                                        MÜCADELECİ  ŞİİR - 2

 

    Şiir , en nihayetinde, insanın kendiyle bir hesaplaşma denemesidir. Şair , kendiyle hesaplaşırken aynı zamanda-ön planda veya arka planda- içinde yer aldığı ya da tanığı olduğu çağıyla, buna koşut olarak birlikte bulunduğu, ilişki kurduğu veyahut çatıştığı insanlarla hesaplaşır. Bu insanlardan mürekkep toplumla da  bir alıp-veremediği vardır şairin. Onun derdi, ‘nasıl bir hayat yaşamalıyız?’ ve ‘bu hayatın anlamı nedir?’ veya ‘nasıl olur da hayatımı daha anlamlı kılabilirim?’ sorularıyla bütünleşen bir muhtevaya sahiptir. Şiirin ihtiva ettiği, özünde barındırdığı bu ‘çatışma’ , şair için tetikleyici bir unsur olmasının yanı sıra,eserin hem gerek şartı hem de yeter şartıdır. Gerek şartıdır çünkü, ‘çatışmasız’ bir şiir, baştan uyumluluğu kabul etmiş demektir. İtizal etmiş bir dünyanın kaosuna aş taşımak, şiirsel onurun kaldıramayacağı bir basitlik, bir düzeysizleşme ve bir soysuzlaşma belirtilerinden başkaca bir anlama sahip değildir. Şair , uyumluluğu seçmekle bu rezil-mutezil dünyayı onaylamış olur aynı zamanda. Bu ise şairin ölümü ve şiirin tekdüzeleşmesiyle sonuçlanır. Bu sonuç, işlevsizlikle yüklüdür ve şiiri kendinde başlayıp kendinde sona eren bir amaçsızlıkla mühürler. Bu kaygısızlıktır,bu kayıtsızlıktır,bu karşılıksız kalmaktır, bu vurdumduymazlıktır.

 

   Yeter şartıdır çünkü, şiirin içinde ‘cedel’ olması ve mücadeleci bir atmosfer içermesi,bizim aynı zamanda onun bu karmaşık ve çatışmalı iklimine yönelmemize,duygu ve düşüncelerimizi eserin havasında seyretmemize, giderek bu eserin dünyasına komşu olmamıza kapı aralayacaktır. ‘Cedel’ , şiirin can alıcı noktasıdır. Cedelleşen  şiiri okumakla, biz aynı zamanda hayatın anlamına yönelik tasavvurlarımıza dair bazı tutanaklar elde ederiz. Sağlam bir kulpa tutunmaktır bu. Hayat durmayan enerjisiyle karşımızda durmakta:Hareket ve atılım. İç dünyamız birçok basınç ve itkiyle bizi eyleme zorluyor. ‘Bu böyle değil’ diyoruz, şiiri okumakla, ‘bu böyle olmamalı’. ‘Bunun bir sonu olmalı’ diyeceğiz giderek. Zira şair, zulme uğramış biridir, dünyanın gidişatından rahatsız olmuş kişidir. Uygarlığımız bize bunu söylüyor;uygarlığımızın özünde atılım vardır,kimliğimiz ve kişiliğimizle haklılığı aramanın yoluna düşmüşüz çünkü. Şiir de bir hak arama dilidir. Haksızlığa meydan okuma tavrıdır şiir. Her şairin ruhu kelimelerle bilenir. Cedelleşen şiirin inşacısı olarak şair,zulme uğramış olmakla, kelimeyi kızgın bir demirle tutuşturarak çağın ruhuna meydan okuyan bir karakter anıtı olur. Bir şahsiyet abidesidir. Cedelleşen şiirin ilk ateşleyicisi, ilk inşacısı,ilk oluşumcusu Mehmet Akif ve şiiridir bu yüzden. ‘Hakkın sesleri’ şiiri, cedelleşen şiirin mücadeleci ruhunun varoluş gerekçesidir. Bizler Akif’in şiirine tutunarak güç alabiliyoruzdur,eğer hala ayaktaysak.. Temel dayanağımız Akif’in İstiklâl Marşı şiiridir. Millet olarak neyi kaybettiğimizi hatırlamanın yolu , İstiklâl Marşı şiiri üzerine yeniden düşünmektir. Tekrar ayağa kalkmanın koşulu budur. Hemen her zaman cedelleşen şiirin hareket noktası, Akif’in ruhu ve abideleşen şiiri olacaktır.

 

     Kendimizi tanımakla elde edeceğimiz birikimin bir ucu çağın ruhuna nüfuz etmek oluyor,çağı tanımak, giderek çağının tanığı olmak diğer bir ucu. Çağımızın içinde bize konum sağlayan,şiire yüklediğimiz anlam ve şiirin içerdiği çatışma öğeleridir. Tanıklıklarımızdır bize konum sağlayan. Bizim nasıl yaşacağımıza  karar veren düzenlerin,sistemlerin zulmüne tanıklık,öncelikle. Savaşlara ve kıyımlara tanıklık. Cinayetlere ve yıkımlara, umutsuzluğa ve karamsarlığa tanıklık. İnsanın insanı aldatmasına tanıklık. İnsanın insan-altına düşüşüne tanıklık. İnsanın ahlaken yozlaşmasına tanıklık. İnsanın Tanrı’ya yabancılaşmasına tanıklık. Kendisine ve çevresine ördüğü duvarlara tanıklık. Soykırıma  ve özkıyıma tanıklık. Çıkmazlara ve labirentlere tanıklık.

 

    Şairin kendiyle hesaplaşması, dünyayı yaşanmazlaştıranlarla hesaplaşmayı sembolize eder. Siz  şairi kendiliğine yönelik kaygılarına bakıp ‘bireyci’ sıfatıyla niteleyebilirsiniz. Bu toptancı bir bakıştır haddizatında. Şiirin özüne girememekten doğan bir kör bakıştır. Şiire mahsus kaliteleri unutmadan şair, tanığı olduğu çağını niteliyordur aslında,betimleri çağa yönelik, çağın sunduğu köksüz insan profilini resmediyordur, düpedüz çağını şiirsel anlatım biçimleri kullanarak anlatıyordur. Şairin hikayeleştirdiği macera, genelde tüm insanlığın macerasıdır. Şairin trajedisi, insanlığın trajedisidir. Hayat çünkü şiir yoluyla bir serüven duygusu baz alınarak dile getirilmektedir. Savaşın ortasında yapayalnız kalan bir çocuktur şair, parçalanan gövdedir, haykıran, ünlemlerle dolu sesi dolaşır çağın helezonlarında. Bu bağlamda ‘cedelleşen şiir’ in sorumluluk yüklü bir şiir olduğunu söylemek durumundayız. Zira sorumsuz şiir, bütün şiir-dışı desteğe rağmen ömrü kısadır. Hesaplaşma , en nihayetinde çağımızın vazgeçilmez niteliklerinden biridir.

                                               Mustafa CELEP

 

 

 

  

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

MUSTAFA ÖZÇELİK'İN 'AŞK VE NİYAZ' ADLI KİTABINDA ANL


30/5/2009 ·

MUSTAFA ÖZÇELİK’İN ‘AŞK VE NİYAZ’ ADLI KİTABINDA ANLAM ARAYIŞLARI 

Hikmet Söylemi 

    Günümüzde yazılmakta olan şiire baktığımızda şairin şiir algısıyla yoğun bir çıkmazın kıskacında olduğunu görürüz. Hikmete yönelik vurgu, bu şiirden çıkarılmış, şairin bir kısır döngü içinde devinip durduğunu, açmazların, ilginç sözlerin, kopuk ifade biçimlerinin, sürekli bir rahatsızlığın, iç sıkıntıların, iç bunalımların, ruhsal krizlerin şiir biçiminde şiir cümleleriyle dile getirildiğini görürüz. Manevi olanın dile getirilişine, dervişâne edaya, metafizik algıya hiç rastlanmaz bu şiirde. Sezai Karakoç’un ifade ettiği anlamda, manevi aleme pencere açmamış bir şiir dünyası yoksul bir dünyadır. Çorak bir dünyadır en nihayetinde. Günümüz şiirinin hikmete, hikmetli söyleyişe ihtiyacı var. ‘Yazılmasa da olurdu’ denebilecek şiirler yazılıyor bugün. İşte tam da bu noktada, hikmet burcundan sesleniyor oluşuyla şair Mustafa Özçelik’in, dervişane edasıyla birlikte çoraklaşmaya yüz tutmuş bungun, buruk ve yoz dünyamıza, anlam evrenimize edebi birikimiyle ve eseriyle hatırı sayılır bir ışık düşürdüğünü görürüz. Özçelik’in, şiiri, metafizik bir algılayışı var. Bu algı, ona Yunus Emre’den, Cahit Zarifoğlu’dan ve Sezai Karakoç’tan tevarüs etmiştir. Bu şiirsel toplam boyunca Özçelik, bilgece bir edayı, bilgelik dolu söyleyişi hiç elden bırakmaz:  

"Sonra ölüm ve hayat hakkında

Yeni kelimeler ezberleriz

Sonra döneriz geriye ah hep o kadınlar çocuklar

Güzel vakitler içinde kutlu sınavlar" (s,32) 

"Anlamı bir derviş dilinde" (s,32) 

    Mustafa Özçelik’in şiirinde fark ettiğim bir şey var: içe doğru okunan ve derinleşen bir şiir bu. Ancak ruhumuzda anlamına kavuşan, anlam kazanan bir şiirle karşı karşıyayız. Burada duralım. Özçelik , tüm şiiri boyunca bir aşk ve niyaz hâlini, bir gönül dilini bulma arayışında. Geneli itibariyle Özçelik’in şiiri, mutlu bir şiirdir. En temelden hareket edersek, bu şiirin, bir ‘muştular’, ‘mutluluklar’ şiiri olduğunu kavrarız ve bu duygular eşliğinde okur, bir tazeliği, hayatla birlikte bir tazelenişi hisseder ve yaşar.  

   Özçelik’in şiirinde ‘şiirsel tecrübe’, ‘ilk yaratılıştan bir haber gibi’ taze ve özgün niteliklere sahiptir. Düşündüren bir tarafı var şairin, bunu da hikmet burcundan sesleniyor oluşuna borçlu. Sıradan bir lirizmi yok Özçelik’in, liriği düzeyli bir ele alışı var. Ve hikmet, şiirin özünden hareket ederek yüzeye yayılır. Aynı zamanda Özçelik, yaşıyor olmanın tazeliğini imgesel zeminde şiir cümleleri halinde sunar okura:

"Dağları ezberledik yamaçlardan alnımızın akıyla

Kaynak başlarından serin sular içerek geçtik

Güneşin geometrisini içimizde taşıyıp

Sokaklarımızda duran ve bizim olan bir duyguyla

Geldik gecenin ve dervişin ülkesine

Sererek örtüsünü yeryüzüne açtı kitabnı

Işıklı kelimeler bıraktı dilinden" (s,31) 

İnsan Oluşun Duygulanımları 

İnsan oluşun duygulanımları dediğimizde ilk karşımıza çıkan kavram ‘aşk’ tır. Mustafa Özçelik kelimenin tam anlamıyla bir ‘aşk adamı’. ‘Serenat’ şiiri, beşeri bir tecrübe olan ‘aşk’ a giriş niteliği taşıyan, hikmet ve düşünce yönü ağır basan bir şiir. ‘Serenat’ için aynı zamanda ‘sevgiliye sesleniş’ şiiri de diyebiliriz. Şiirin ikinci bölümünde , aşk adına bir tanınma isteğini dile getiren şair, yazgı söz konusu olduğunda bir teslimiyeti ifade eder. Bu şiirde aynı zamanda aşktan güç devşirme, aşk ile yaşama anlam verme çabasının olduğunu görüyoruz. Şair için aşk, yaşanan kişisel macera ile birlikte, yeniden doğmak, sarsılmak, ‘yağmura alışmak’, aşk ile kelimelere yeni anlam kazandırmak, dünyayı yeniden tanımanın verdiği heyecanla hayata  aşk ile yeni bir boyut, yeni bir ses, yeni bir renk vermek gibi kazanımlara sahiptir. Şairin şiir boyunca tetikleyici unsuru, hayat kaynağı aşktır:  

"Artık kendimi seninle tanır ve tanınır oldum" (s,9) 

"Yazgı dedim teslim oldum muazzam esmerliğine" (s,9)  

"Her gün boğulacağım dalgalarına alışarak

Denizinde martıları sevmenin sarhoşluğunu yaşadım

Bu yeniden doğmak ve yağmura alışmaktı" (s,10) 

   Özçelik’te ‘çocuk’ imgesi, öne çıkan imgelerden. Simgesel bir okumaya tabi tuttuğumuzda, ‘çocuk’ imgesinin öne çıkışını, şairin, saflığa ve iyiliğe özlem duyması şeklinde okuyabiliriz. ‘Güneşimi  çocuklara veriyorum’ diyen şair, yaşanası bir dünya özlemi içindedir. Bu ideal dünyada, çocuğun masumiyeti ve özgürlük de şairin imgeleminde önemli bir yere sahiptir. Buradan Özçelik’in şiirinin bir diğer niteliğine ulaşıyoruz: Umut. Şairin umudunu besleyen aşktır. Beklentisini de dileğini de aşk besler. Hayat yaşanacaksa eğer aşk ile yaşanmalıdır. Sevinçten başın dönmesine sebep, aşktır. Gelecek yılların umut dolu günleri aşk ile imkan dahiline girecektir. Bedene serinlik katan aşktır. ‘Bir derviin gözlerindeki huzur’ eğer bulunaksa aşk ile olacaktır bu. Aşka kimlik kazandıran , çocuğun iyimserlik dolu dünyasıdır: 

"Serin ve eldeğmemiş duygularımla

Güneşimi çocuklara veriyorum" (s,13) 

"Şehirlerimizin gurur kalelerine askerlerimizi göndersek

Başımız  dönse sevinçten

Beklenen günler gelir mi geri

Yeniden yeniden sevsek güvercinleri" (s,13) 

‘Yalnızlığım Benimdir’ şiiri, insan oluşun duygularını, duygulanımlarını yansıtır bize. Olumlu – olumsuz tüm duygular, şiirin bamteli mısralarla, aslında yitirilen, ‘kadri bilinmemiş’ bir hayatın,  ezilen çiğnenen insani bağların pişmanlığını, suçlarını olgun bir şiir kıvamında dile getirir. ‘Çiğnenmiş sarmaşıklar’, insanı bağları; ‘kırık dal uçları’, kırgınlıkları sembolize eder. Şiir boyunca bu mısralar, yozlaşmanın , değer aşınmasının, insanın aslından uzak duruşun şiirleri olarak okunabilir. Şiirin son bölümünde  şairin önerisi, ölüm duygusunun içimizde gezinişi olarak görülür. Bu öneri dikkate değerdir aslında. ‘Ruhumuzun gizli acıları, suçları’ , ölümle bir anlama kavuşacak çıkarsamasında bulunabiliriz  biz de. Çünkü ölümün ağırlığının hissedilmediği bir hayatı yaşıyoruz hepimiz. ‘Bilmemiz gereken şeylerden’ , yani hikmetin yön tayin edici vasfından uzağız. ‘Bir dağ başı’ yalnızlığı bizimkisi. Şairin bu durumda, onaran, inşa eden, onduran bir özelliği öne çıkar: 

"Günler var ki güneş bizden kaçıyor

Martılar ki çığlık çığlığa

Hep bizden uzakta

İşte herkes kendi mahşerinde

Kendi yalnızlığında

Bizim yalnızlığımızsa

Unutulmuş bir yüz gibi hatırlanan

Bilmemiz gereken şeylerden söz ederek

Kanatıyor ruhumuzun gizli acılarını suçlarını

Yeniden ölümü gezdiriyor içimizde" (s,15)  

Sonsuzluğa çağrı ile biten bu şiirde şairin yalnızlığı trajik bir durum arzetmez. Dervişane bir içe çekilme, bir inzivadır söz konusu olan. Günümüzde her gün karşımıza çıkan bir şair yalnızlığı değildir bu. ‘Göz kamaştıran bir oluş’la ‘hayata yeniden doğan’ şair, aslında bu oluş ve durumla birlikte, ve bu oluş ve durumdan, yeniden başlamanın, yeni bir dünyaya yeniden bakmanın gizilgücünü toplar. Mustafa Özçelik’in şiirinde karşılaştığımız temel bir tutumdur bu. Baharın yeniden dirilişi, göz kamaştırıcılığı, yeni bir başlangıcı muştular şaire. Umut dolu bu şiirsel ifadeler bütünü, okur açısından da sevindirici bir durumdur. Lirik duyarlığın dışa açık bir penceresidir bu aynı zamanda. Günümüz şiirinde tanık olduğumuz içe dönük kısır döngü, Özçelik’in tavrında belirmez. Bunu , şiiri okuttuğu ve haddi zatında okuruna güç veren tarafıyla olumlu buluyoruz. Şiirin duyurduğu veya şiirle gelen yeni dünya olumlu ve önemseldir. Ve şiir ile kazandığı anlama göre söylersek, gerçek bir şaire özgüdür. Olgun ve dengeli bir dünya. Biz bu ‘şairin evreni’ni benimsedik ve aşk ile yoğrulmayı göze aldık. Acı ve hüzün bile bu evrende muvazeneli bir konumdadır. Bir kez daha "şairin hayatı şiire dahil" diyoruz: 

"Göz kamaştıran bir oluş

Yeniden doğuyorum hayata" (s,16) 

"Bir mucize diyordun

Bir şeyler olmalı

Bir kere daha yazılacak şeyler olmalı hayatımızda

Bir ses gelip beni de bulmalı şimdi

Ey sonsuzluğun denizi

İçine ta içine çek beni" (s,17) 

Şairin Duyarlığı ve Duygusal Çölleşme 

Bizler, modernizmin kıskacında yaşayanlar, hızlı bir koşuşturmacanın içinde, çok yönlü iletişim imkânlarıyla çevrili bu teknolojik evrende, devasa binalarla donatılmış çok sesli ve çok renkli hayatta, toprakla olan sahih bağları göz ardı etmiş olduğumuzdan bir şeyin farkına varamadık, bir şey unutuldu gitti bu hengâmede; bize genişlik hissi veren, özgürlüğümüzün önündeki engelleri kaldıran, hasret çektiğimiz bir şey: GÖK. Şairlik kaybolan değerlerin hatırlatıcısı olmak değil midir biraz. Bu , "neyi kaybettiğimizi hatırla"tıyor oluşuyla şair, aslında (kaçamayız, bundan kaçış yok) bizi , kendine has bir duyarlıkla, tam kalbimizden yakalar. İşte ben lirizmi bunun için önemsiyorum. Lirik ifade biçimi değil ama lirik duygulanım; her gün hayat cangılında şaşkınlıkla dolaşır, yaşarken bizi en hassas yerimizden vurur, insan olmanın, insani özün hissedilişiyle sarsılır, yerinden ediliriz. Şairin en belirgin vasfı, onun sarsıcılığıdır. Çünkü biz öyle biliyoruz ki şiir şairin neresinden neşet ederse karşılığını bulacağı yer de orasıdır. Şairin bunu özgün ve vurucu bir ifade biçimiyle sunumu, okur için ve eski bir tanışım olan okur adına, yeni bir imkânın kapısını aralar ve hayat, içinde tüm çelişkileriyle devinip durduğumuz hayat, bizler için hissedilebilir ve dokunulabilir bir vasıf kazanır. Böylece fark edemediğimiz bu durumla, insan oluşumuzun anlamına kavuşuruz. ‘Durup ince şeyleri’ düşünmeye başlarız sonra: 

"Şehrin kıyısında

Göğe bakmayı unutmuş adamların

                 gri ayak izleri" (s,51) 

‘Tablo’ şiiri, tam anlamıyla bir şehrin fotoğrafını daha doğru bir deyişle şehirle birlikte köklerinden kopmuş bir çağın ve insanın durumunu sunar bize. Bu çağın en belirgin özelliği, duygusuzluğun bayrak yapılıp güne öyle başlanmasıdır. Bunu , ruh çoraklığı, iç dünya çölleşmesi  olarak da okuyabiliriz. Her şey hesaba ayarlıdır bu çağda ve merakın bir özelliği de tehlikeli oluşudur. Sorgulamanın gözardı edildiği, soru soranın tehlikeli görüldüğü bir çağ bu: 

″Yaşamak konusunda herkes kendinden emin

Duygusuzluğu bayrak yapıp öyle çıkıyorlar güne″   (s,25) 

″Telikeli merakları var insan kardeşlerimin

Doludizgin bir hayata hesaplı girmek gibi

Bunun için rakamlar sevimli ve çiçekler susuz

Bunun için tehlikelidir hep sorular soran yüz″ (s,29) 

‘Kuşları İçimizde Taşısak’ şiirinde, genelgeçer doğruların karşısında şairin bulduğu ‘gerçek’ i (şiir gerçeği) , bu gerçeğin özgülüğe yönelik açılımını, deyim yerindeyse bir ‘özgürlük gerçeği’ ni, yine şairin çağına olan duyarlığını da içeren; modernist algıya, modernisr algının hilafına ters bir duruşu simgeleyen, özünde modern insanın algılayamadığı bir ‘şair hali’ni şiirleştiren bir metinle karşılaşırız. Şairin bu problematiğe, şiire özgü kaliteden ödün vermeden bir çözüm önerisi sunduğunu görürüz. Ama tam da burada metnin sınırları içerisinde bir şair duyuşunun farklılığına şahit oluruz. Kuşlar kafeslerinden çıkarılıp gökyüzüne değil de içimize taşınacak, ruh dünyamıza bırakılacaktır. Şairin içe doğru bir özgürlük isteğinin açılımıdır bu. Şiirde konuşan özne veya şiir kişisi yaşadığımız gerçekliği değil de kendi bulduğu , kendi şair haline uygun gördüğü bir gerçeği dile getirir. Yani bu anlamda genele rağbet etmeyen (anti-konformist)  bir tavrı benimser: 

″Filistinde bir çocuk ölmüş doktor

Toprağa önce kan sonra kar düşmüş″   (s,18) 

″Tanımlara tasniflere sığmayan derdimin

Ne tahlilleri ne röntgenleri sonuç verir″ (s,19) 

″Suç işledim biliyorum

Alnımda taşıdım çiçekleri

Ekmeğimi bölüştürerek yedim

Sorular sordum hayata sesimi boğdular

Doğrusu buydu ben kaçırdım uykularınızı

Ben taşıdım güneşi odalarınıza

Uyumlu bir hayata engel oldu yüzüm ″ (s,20) 

‘Şehriyar’ şiiri, Zarifoğlu’nun şiir tekniğinin yer yer kullanıldığı, şiirsel duyarlılık bakımından da benzer nitelikler taşıyan bir şiir. Mustafa Özçelik’in bazı şiirleri, çağdaş duyarlılık veya çağının duyarlılığı dediğimiz, duyargaları dışa açık, dışa ayarlı bir nitelik de taşır. ‘Şehriyar’, bu özelliklere sahip bir şiir. Bu anlamda Zarifoğlu’nun son dönem şiirlerini anımsatır. Hiç kaçınmadan Özçelik için , çağın zulmünden haberli, hassas bir yürek diyebiliriz. Lirik şiire okunurluğu kazandıran, bu şiirin bir de bu özeliğidir: duyargaları olan bir şiir. Öyleyse epikle liriğin ortak noktasını bu özellik, bu nitelik taşır diyebiliriz. Ama yine de epik şiirde şair daha etkindir. Epiğin dünyası iç’ten dış’a doğru bir yönelim gösterir. Lirik şiirde şairin derdi, kendi iç’i, kendi içinde olup bitenler, kendi iç dünyasıdır. 

″Sonrası bir şehir ve yine sen şehriyar

Zulüm kaldığı yerden

Vurmaya başlarken yumruğunu toprağa

İçimde asyalı karanfiller ağlar ″ (s,25) 

Şiirin Belirleyici İzlekleri: Aşk ve Hüzün 

Şiirsel toplamın ileriki aşamalarında, lirik şiirin temel karakterinden olan ‘hüzün duygusu’ , çocukluğa özgü masumiyet arayışıyla birlikte şiirin belirleyici ilkerinden biri olur. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, hikmet arayışı veya hikmetâmiz söyleyiş, Mustafa Özçelik şiirinin belirgin özelliklerindendir. Geri planda Özçelik’in , ‘sonsuz’u dert edinen bir şiiri vardır. Şiirde konuşan öznenin ‘sonsuz’a yazgılı bilgece bir edası vardır. Özçelik bize şiiriyle bir dünya getirir ve bu dünya manevi olana yönelik algısıyla üzerinde düşünülmesi gereken bir dünyadır. Şairin dünyayı ve hayatı yorumlayış tarzı, hikmet ve düşünceyi yedeğinde taşıyan, evrene özel bir bakış getiren bir tarzdır. Çocukluğun , saflığın, masumiyetin dile gelişi bile âdeta sonsuza yazgılı , sonsuzun bu dünya hayatından görülen resmi gibidir. ″Yeryüzünün bütün sırlarını″ taşıyan bir dünyadır bu. Benim okuma biçimim, Özçelik’in şiirini , ‘çocuk’ , ‘aşk’ , ‘hüzün’ ve ‘bahar’ imgeleriyle birlikte okumak ve düşünmek: 

″İşte yine bir eylül kapısındayım

Hafızamda yeryüzünün bütün sırları

Bir alışkanlık belki şimdi de

″Akşamın kadife sesine tutunmak

Çölün kalbinden

Sarışın bir nokta getiren kuşlar

Konarken dallarıma

Dudaklarında benden bir ses

Benden bir kelime

Her seher vaktinde

Gün batımında

Benim gölgem düşer çocukların saçlarına″ (s,43) 

Özçelik , ‘Sığınma’ şiiriyle, içe doğru yönelmeyle birlikte, mahçupluğunu da taşıyarak bir sığınak, bir çatı arayışına girer ve bu girişimle hayata dair bazı temel tutamaklar elde edilir. Yine bu şiirde bir macera tadına, bir şiir zevkine, dili ustalıkla ele alan, işleyen, kıvama erdiren şairin şiirsel tecrübesine şahit oluruz. Uç bir söylemle bu şiire, şairin kişisel serüvenine de göndermede bulunduğu için ‘efsanevi şarkı’ niteliği verebiliriz. İçli , içten, dokunaklı, epiği lirizmin içinden kavrayan, tutamak-sığınak arayışındaki insanoğlunun efsanevi şarkısı. Algısı , içli ve mahçup bir şair edasında. Özçelik , şiir boyunca, aldığı şiir eğitiminin getirileriyle şiirsel bir dekor sunar okura: 

″Ey benim efsanem

Beni sen avutursun

Şarkım sende

Hoş kokular umarak

Sarmaşıklarına tutunmak istiyorum″ (s,54) 

‘Son Sözler’, bir veda şiiri. Ağır bir hüznün varlığını hissederiz bu şiirde. Ama yine de şair, hiçbir zaman bir dirimselliği elden bırakmaz. ‘Sabahı ve suları hatırla’ diyerek, umudun, tazelenişin, serinliğin ve coşkunun her vakit yaşanası duygular olduğunu telkin eder. Tanpınar da bu anlamda ‘şiir bir telkin sanatı’ der. Şiir duyurur, hissettirir ama göstermez. Gösteriyorsa zaten düzyazının sınırlarındayız demektir. 

‘Dünyanın Tenhasında’ , iyimserlik dolu bir şiir. Şiirin hemen her yerinden umut fışkırır. Saflığa , bozulmamışlığa dönüş arzusu. Dünyanın ilk haline, tenhasına ulaşma çabası. Bu şiir, metafizik algısıyla yokluğunu hissettiğimiz bir şeyleri tamamlar, bütünler ve bir ahenge kavuşturur. Her şeyin sona erdiği bir yerde aşka çağrı: 

″her şeyin bittiği yerde

sen başla

sırrıma ahenk kat″ 

″işte mahmur bir sabah

işte suları sarhoş eden martılar

kanatlarında aşkın bitmeyen bereketi

işte yıldızlar çocuk gülüşleriyle

sevinçleriyle

birer ışık olup düşüyor yüreğimize″ (s,60) 

Mustafa Özçelik şiirinin temel karakteridir bu: Aşk, hüzün ve ayrılık. Ama ‘bahar’ da hiç eksik olmaz Özçelik’in şiirinden. Her şeye rağmen bir açık kapı (umut) kalmıştır ve aşk mümkündür. Keder duygusu ve hüzün, bu şiire rengini veren unsurlardır. Ve diriliş mümkündür. Özçelik açısından ‘firak’ da kaçınılmaz bir şeydir. Şiir ve hayat düşünülmeye değer şeylerdir. Özçelik’in şiirinin genelini düşündüğümüzde, bu şiirin iyimser bir şiir olduğunu söyleyebiliriz. Bu iyimserlik dolu tablo, ‘Yağmur Masalı’ şiirinde bir hüküm cümlesiyle dile getirilir: 

″Takvimler nisanı gösteriyorsa mevsim bahardır″ (s,67) 

Mustafa Özçelik’in şiirinde aşk, umut taşıyan, lirik bir öze sahip, yaşanılan beşeri tecrübenin sonu ayrılıkla biten; içli, mahçup ve dokunaklı bir şeydir. Ama her zaman bu aşk; yeniden başlamanın, yeniden yaşamanın heyecanını hissettiren, ayrılığın sarsıcılığını yaşatan, yoğun bir duygu durumudur. Özçelik’in şiiri, imgeye boğulmamış bir şiir. Bunu özellikle ifade etmek geekiyor. Özçelik’in şiirinin genelinde, imge kullanımına yönelik son derece olgun, kıvama ermiş şiir cümleleriyle karşılaşırız. Aşk en temel duygudur bu şiirde. Aşk ile yaşamsal serüven anlamlandırılır ve bu, hayata mânâ katan bir öze, diri bir öze sahiptir aynı zamanda. Aşk , şiirinin tetikleyicisi konumundadır. Haddizatında bu , şiire hayat katar, canlılık kazandırır. Yaşanılası bir aşk serüvenine sahiptir: 

″Ben seni bekledim

Bütün …… otobüsler seni getirdi bana

Ey çocukları sevip

Çiçekleri gökyüzünde taşıyan dost

Artık bu şehir sen oluyor

Yeni bir tarihi başlatıyorsun içimde″ (s,68) 

Özçelik’in şiirinde dile getirilen aşk, aynı zamanda son derece insani bir eylemdir, insan olmaya yeni ışıklar düşürür, insan kalmaya yeni bir boyut ekler, şiiriyle, şiir algısıyla bunu daha bir belirgin kılar. İnsani özün peşindedir Özçelik. İnsanlığımızı pekiştiren bir şiiri vardır. Özçelik’in şiirinde aşkın, dirilten bir sesi , bir özü vardır. Şiirin atmosferinde romantik bir duygulanımla devinmez şair. Dirime yönelik bir bakışı vardır aşka. Ve dirimsellik, bir canlılık içerir. Hayat doludur şiirde konuşan özne. Buna sebep, dünyayı, kâinatı aşk temelinde algılamaktır. Bu algı, hayatı kalkındıran, coçku dolu ve dinç bir algıdır. Aşkı sıradan bir ele alış yoktur bu şiirde. Bu önemli. Aşkın; tabiatı, çevreyi, dış’ı ve iç’i anlamlandıran bir yönü hissedilir. Alşılmadık ve yeni: 

″Sen bana denizlerin renginde

El değmemiş maviliklerini içinde taşıyan

Yosun kokulu bir gülümseme gönder″ (s,70) 

Öz cümle, bu şiirin , taşıdığı incelikli lirizmi, aşkı ele  alışı, çağına olan duyarlılığıyla gözardı edilmemesi gereken bir şiir olduğunu söyleyebiliriz. Biz bir şiiri, yoğun duygulanımları ve ilettiği beşeri tecrübeyle, şairin yaşadığı hayattan ayrı tutmuyoruz. Şair Mustafa Özçelik’i, şiire verdiği emek ve şiir yoluyla, şiir aracılığıyla aldığı eğitimden dolayı, karakterindeki olgunluk dolu vasıflarıyla birlikte düşündüğümüzde saygı duyulması gereken bir şair olarak görüyoruz. Hasasiyetindeki Yunus Emre ve Mehmet Akif dikkatinin de Özçelik’e çok şey kazandırdığını biliyoruz. Hikmet burcundan bize aktardığı bu şiirler, daha fazla yoğunlaşıldığında, zengin bir anlamlar demetiyle, bereketli bir kaynakla karşılaşılacağı mümkündür. Biz bu imkânın açtığı kapıdan bir giriş niteliğinde metin boyunca ulaşmaya çalıştık. Anlamsal bir kazı çalışması, bu şiirin daha bir çok boyutunu gün yüzüne çıkaracak, önemli bulduğumuz bu şairin anlamsal evreni okuruna yeni açılımlar kazandıracaktır. 

mustafa özçelik, aşk ve niyaz, ilkkitap yay.,2006,ist.  
 

Mustafa CELEP

 
 
 
 
 
 
 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

KENDİ YOLUNDA BİR DERGİ: AZ EDEBİYAT


30/5/2009 ·

KENDİ YOLUNDA BİR DERGİ: AZ EDEBİYAT

 

Dergiler iki çeşittir: polemik yazılarıyla gündem belirlemeye çalışan dergiler ile alçakgönüllü bir çabayla kendi yolunda ilerleyen dergiler. Bunun arası yok. Ya sert kavga yazıları kaleme alacaksınız ya da mütevazı bir duruşla kendi yolunuzda yürüyeceksiniz.

 

Gençlik damarım polemikçi dergilerden yana aksa da büyülü gözlerle ve samimi hislerle onları takip etmekten kendimi alamıyorum. Büyülü gözlerle çünkü dervişane bir eda buluyorum bu dergilerin tavırlarında, davranışlarında. Bir haber metni niteliği taşıyabilecek değerde metinler de yer almıyor değil bu dergilerde. Adeta ‘dergicilik taşrada da yapılabilir’ diyen bunu gözüme gözümüze sokan bir duruşları var. ‘beni al’ diyen, ‘beni oku’ diyen içtenlikli dergiler bunlar.

 

Elbette Az Edebiyat’tan bahsediyorum. Gürültüsüz 3. sayısını çıkardı AZ EDEBİYAT. Derginin ‘sürprizi’ Hayrettin Orhanoğlu’ydu bizce. Orhanoğlu’yu hep bilmelisiniz baylar. Öncelikle bir şair, kelimenin tam anlamıyla şiirin yükünü omuzlamış bir şair o. Bunun yanında hikayeler ve romanlar kaleme aldı, eleştiri metinleri yazdı, İsmet Özel ve Tanpınar üzerine etraflıca ve derinlemesine düşündü ve yazdı da. Derinlikli felsefi yazılar okuduk ondan. Ancak her şeyden önce dediğimiz gibi bütün bunların üzerinde onun  bir şair olduğu vurgusu üzerinde durmak gerekiyor: Az edebiyat’ın bu sayısında Muhayyer Şarkı adlı şiiriyle yer alıyor Orhanoğlu. Soyut ve vurucu bir şiir bu. İnsanı yakan, can damarından yakalayan bir şiiri var Orhanoğlu’nun. Lirik bir duyarlıkla yazılmış, okuru en hassas yerinden etkiliyor.

 

Şiir gençlerinin duyarsız kalamayacağı bir metin. Öz itibariyle zengin bir felsefi alt yapıya sahip olduğunu görüyoruz şiirin. Yüklü bir entelektüel birikim satır aralarından kendini duyuruyor. Şiirin adının da işaret ettiği üzere koskoca bir Tanpınar var Muhayyer Şarkı’da.

 

Türkiye’de şiir kamuoyunda böyle bir şair de var ve şiiri iyi biliyor. Cöntürk gibi söylersek şiirin içinde ne var dışında ne var iyi biliyor. Sağlam bir edebiyat anlayışına sahip. Şiir izlerçevrelerinin Orhanoğlu’dan öğreneceği çok şey var.

 

Hayrettin hoca fakültede hep bir ışık oldu benim için. O ışığın daha gür görülmesi adınadır söylediklerim.

 

Az Edebiyat’ta dergiye değer katan bir yazıdan da bahsetmek istiyorum. Bir poetika çalışması: Bir Dil Vardır Dilde Dilden İçeri:Şiir Dili. İsmail Karakurt’a ait. Karakurt, kimsenin farkına varmadığı, nitelikli poetikalar yazıyor dergilerde. Modern şiirde geleneksel algıyı da içeren temel dil farklılıkları, modern şiirin diğer sanatlardan dil tutumu itibariyle ayrışan yönleri üzerinde duruyor. Yapı olarak modern şiirin taşıdığı özellikler , şiir dilinin gücü, söz sanatlarının şiir diline katkıları, kelimelerin çağrışım özellikleri ve modern şiirdeki işlevi v.b. konular dertlendiği mesele edindiği konular diyebiliriz.

 

Az Edebiyat’ta Mehmet Şamil’in ve Adem Turan’ın şiiri üzerinde de durmak gerekiyor. Şamil de Turan da kendi şiirini kurmuş şairler. Adem Turan, ‘Gün Boyu Aspirin’ şiiriyle, Mehmet Şamil ‘Beduh’ adlı şiirleriyle yer alıyor Az Edebiyat’ta. Turan’ın şiiri sert ve coşkulu bir sese sahip. Gündelik hayatın içinden sesleniyor bize. Adem Turan’a has bir söyleyişten bahsedebiliriz artık. Son kitabıyla bunu ispatladı zaten. Şamil’in de özgün bir lirizmi var, Yaşar Bedri’nin şiirinden kat kat uzaklaştı, mesafe katetti. Yalnızca şiire saygı adına görülmesi, okunması gereken şairler bunlar.

Biz ‘kendi yolunda bir dergi’ dedik ama Az Edebiyat kendinden emin bir dergi aynı zamanda. Projeleri var Az Edebiyat’ın. Kemalettin Bal’dan  Az Edebiyat Dergisi Yayınlarının kurulacağını öğrendik. Bunu da buradan duyurmuş olalım.

 

İrtibat adresleri:

 

azedebiyat@gmail.com

 

kemalettin_bal@hotmail.com

 

Mustafa Celep

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

BİR DİRİLİŞ EMEKÇİSİ: KÂMİL EŞFAK BERKİ


30/5/2009 ·

BİR DİRİLİŞ EMEKÇİSİ: KÂMİL EŞFAK BERKİ

 

Sezai Karakoç’ta merkezileşen Büyük Diriliş Şiirinin son halkasını oluşturan, şiir sanatında kendine özgü bir şiir kavrayışı olduğunu bildiğimiz bir şairdir Kâmil Eşfak Berki. 40 yıla yakın bir emeği vardır şiirimize. Genel şiir kamusunda saygın bir konumu olduğu bilinir. Ancak yine de bu güne kadar etraflıca konuşulmamıştır şiiri ve düzyazıları. Yorulmak bilmeyen bir çaba. Titizlik. Ciddiyet. Bu üç tanımlama en çok, İsmail Demirel’in işaret ettiği üzere Berki ve şiirine yakışıyor.

 

Berki’nin şiirine dair konuşmayı ilk defa yine o gelenekten (diriliş) gelen bir dergi, Yediiklim dergisi başlatmıştır diyebiliriz. Yediiklim’in Nisan 2009 sayısı titiz yazılardan oluşan bir özel bölüm ayırmış Berki’ye. Her yazar Berki şiirinin ayrı bir özelliğini öne çıkarmış yazılarında. Şaban Abak’tan yeni kuşak eleştirmenlerden Aykut Nasip Kelebek’e Berki şiirine değer verenler daha bir değerlendirmişler şairi ve eserini. Yediiklim’in bu sayısı ilk olması hasebiyle Kâmil Eşfak Berki şiirine giriş niteliği taşıyor.

 

Biz bu tanıtım yazısında yazarların Berki’nin şiirine dair yaptıkları tespitlerin serimlemesini yapacağız. Böylece umarız ki bu kendine has şairimizin eserine bir nebze de olsa duyargaları çevirmiş olalım.

 

Şaban Abak, Hayretler Kitabı Yahut Çocuğun Miracı adlı yazısında Diriliş Akımına dikkat çektikten sonra Berki şiirinin öne çıkan bir özelliğini, ‘naif’ ve ‘hayretin şiiri’ oluşunu dile getirir. Şairin metafizik algısına yönelik önemli tespitlerde bulunur: " Naif bir şiir Kâmil Eşfak Berki’nin şiiri. Hayata büyülü gözlerle bakan, hayatın içindeki her nesneye, her kımıltıya, büyük bir ciddiyetle bakan, hayretler içindeki saf bir insanın görüşündeki tazeliğin şiiri. Bu yüzden, Berki’nin şiirinin belki de en önce söylenmesi gereken vasfı, bir hayretin şiiri oluşudur."

 

Osman Bayraktar da ( ki Bayraktar’ın  bu toprakların yetiştirdiği , altın hükmünde tespitleriyle nitelikli bir eleştirmen olduğunu buradan belirtmiş olalım) Kâmil Eşfak Berki’nin Şiiri Üzerine Bazı Dikkatler adlı yazısıyla Berki şiirinin kendi içinde taşıdığı belli başlı özellikleri, derinlikli ifadeleriyle kaleme almış, belirtmiş. Her satırı, Berki şiirine girmek için anahtar hükmünde: "Kâmil Eşfak Berki’nin şiirindeki imgesel yapılandırma, duygu, duyuş, bireyin varoluş problemleri, ölüm, hayatta durduğu yeri belirlemiş olmaktan gelen tercihler, gündelik gözlemlerden kaynaklanan duyarlıklar, hattan bazen tedirginlikler, kelimeleri tasarruf biçimi benim için dikkat çeken unsurlar olmuştur."

 

Zafer Acar’ın yazısı (Kâmil Eşfak Berki Şiiri: Diri Bir Güzellik ve Gerçeklik)  Berki şiirinin bir özelliğini imge ve gerçeklik bağlamında ele almış, yer yer  şiir ortamına yönelik göndermeleri de içeren bu yazı, Berki şiirine yeni kuşağın bakışını , yaklaşım biçimini taşıyor olmasıyla önemli. Tartışmalı ifadeler de yer alsa okunmaya değer bir yazı olduğunu söyleyelim.

 

Haydar Ergülen’in yazısı Berki’ye dair bir hatıra yazısı: Heves Parkından Tanışıyoruz…Bu yazının günümüz şairine önerilebilecek bir metin olduğunu belirtmiş olalım. Zira şiir ortamının içindeki kavgaları, çekişmeleri, çekemezlikleri, küçümseyişleri, kibri ve egoyu düşündüğümüzde bu yazıyı  şiddetle ve şiddetle ve şiddetle öneriyorum. Bir şairin önyargısız bir şaire bakışı, tanışması, imrenilesi bir incelik ve hassasiyet, güzel bir örneklik. En azından komplekssiz bir yaklaşım. Üzerinde konuşulmalı derim.

 

Yasin Doğru’nun yazısı da benzer bir yazı: Bursa Sahaflar Çarşısı’nda Bir Şair. Dostane duygularla yazılmış sıcak ve samimi bir metin.

 

Ali Haydar Haksal’ın yazısı, Berki’yi yakından tanıdığı için şiirine dair daha içeriden bir değerlendirme yapmış. Tamam Ali Haydar ağabey bir hikayeci, ancak bu kadar değil, şiir eleştirileri de dikkate değer ve okunması gerekiyor. Kimse fark etmedi ama ben söyleyeyim: Haksal, şairler üzerine de önemli metinler kaleme alıyor. 2008 Yediiklim sayılarında Alaaddin Özdenören’in şiirine yönelik yazdığı yazıları büyük bir hayranlıkla okumuştum. Haksal yazıyor, hem de iyi yazıyor, şiiri biliyor  iyi biliyor üstelik. Tekraren üzerinde konuşulmalı derim.

 

Necmettin Turinay da  yazısında Berki şiirinin kuşağının şiirinden ayrışan yönlerini ele almış: Kâmil Eşfak ve Şiiri. Berki’nin şiirinin içsel  ve kendi içinde oluşan bir şiir olduğunu vurguluyor:"Çünkü onun şiiri, malzemesi dışta olsa bile, hep kendinde ve kendi içinde oluşan bir durumdur. Dolayısıyla bu şiirin hayatın içinden doğan bir yanı bulunsa bile, ona asla yaşamanın veya yaşantının şiiri nazarı ile bakamayız. Çünkü şiiri harekete geçiren dürtüler, dışta gözükse bile, onun  için bu çoğu zaman yanıltıcıdır. Dolaysıyla bu şiir bir içe doğuş şiiridir ve özellikle bunun için güzeldir."

 

Yunus Emre Özsaray, Berki’nin bir şiiri olan ‘Mostar Köprüsüne Ağıt’ şiirini estetik açıdan tahlil etmiş.

 

İsmail Demirel, Berki’nin ikinci kitabı Çocuğun Miracı’nı kuşaktaşlarının da yardımıyla, alıntılarla bir değerlendirmeye tabi tutmuş. Yazısının sonlarında kendi görüşlerini de ifade etmiş tabi: "Çok sağlam ve birbiriyle irtibatlı bir mısra düzenine sahip olan Berki şiiri, farklı, geniş, imkânlı açılımlara yol açabilecek denli katmanlı bir ruh taşıyor. "

 

Aykut Nasip Kelebek, henüz yeni isimlerden. Ancak yazılarında gösterdiği cesaret, sıkı bir eleştirmeni haber veriyor bize: Kâmil Eşfak Berki’nin 70 Kuşağını Aşan Şiiri.

 

Bu özel bölümlü sayıda Murat Er’in pasajları da okunmaya değer yazılardan.

 

Yediiklim’in  yoğun ve sıkı metinlerden oluşan bu sayısını değerli buluyor ancak yeterli bulmuyoruz. Değerli çünkü uzun yıllar şiire direnen, kadri pek bilinmemiş bir diriliş ve şiir adamı görülmüş oldu bu toplamla. Yeterli bulmuyoruz çünkü şiir incelemelerinin kitaplaşma sürecinin tamamlanmasını arzuladığımız bu şair-eleştirmene dair daha geniş ufuklu araştırmalar da kaleme alınabilirdi.40 yıllık şiir ömrüne iki sıkı kitap sığdıran Berki’nin değeri böylece daha etraflıca daha ihatalı bir şekilde yazılan yazılarla anlaşılmış olurdu.

 

Eğer biz yaşayan değerlerimizin farkında olmazsak , yaşayan bir şiirin de varlığı tartışmalı hale gelecektir.

 

Yediiklim’i temin etmek isteyenler yediiklim@yahoo.com adresinden ve belli başlı kitabevlerinden ulaşabilirler.

 

Mustafa Celep

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : Edebiyat

ZEMHERİEDEBİYATTA MUSTAFA CELEP İLE YAPILAN SÖYLEŞİ


8/1/2009 · Kategori: Mustafa Celep Mevzuu

ZEMHERİ EDEBİYAT

 /Mustafa Celep, 1979 Sakarya doğumlu. İlköğrenimini Pamukova ilköğretim okulunda okudu. Ortaöğrenimini iki sene Ankara Muradiye Kolejinde okuduktan sonra İstanbul Üsküdar  Burhan Felek Lisesi’nde tamamladı. Üniversite eğitimini Trabzon’da gördü.. K.T.Ü Fatih Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği bölümünden 2005’te mezun oldu. Şiir ve yazıları Yediiklim, Kertenkele,  Kuşluk Vakti, Kökler gibi dergilerde yayınlandı. İlk şiir kitabı ‘Ateş Bandosu’ Ebabil Yayınlarından Ekim 2007’de çıktı. Sakarya Pamukova İ.H.L’de Tarih öğretmenliği yapıyor.

Şiir ve Sorumluluk Makalenizde “Ölüm, intihar ve çıkmaz kelimeleri, şairin sesi ve çağımız söz konusu olduğunda birbirine bir anlam bağı ile bağlıdır. Şairin çıkmazı, çağın çıkmazını imler. Şairin sesi, çıkmaz kaçınılmaz olduğunda, tonu yükselir, a-tonal bir vaziyet alır ve birden birleşir ve önem kazanır. Ölüm ve intihar, çağın rengini verir veya çağın rengi intihara ve ölüme akseder. Şairin görevi bu kaosa düzen vermektir. Çıkmazlara su serpmek, insana bir çıkış yolu önermektir, yine şiirin işaret taşlarıyla olacaktır bu. Şiir umuttur çünkü her şeyiyle ama her şeyiyle.” diyorsunuz gerçekten gerçek bir şiirin hayatı yeniden şekillendireceğine inanıyor musunuz?  Günümüzde bunun işlevselliği ne kadar mümkün?

-MUSTAFA CELEP:
Şiirin, değişime hemen her zaman açık olan kişioğlunu yeniden şekillendireceğine, onun yoğun bir mücadele içindeki hayatına, karmakarışık bir fikirler yumağı olan zihnine biçim ve anlam vereceğine inanmanın zamanı gelmedi mi? Rimbaud gibi hayatın şiirle dönüştürüleceğine inananlardanım. Bu benim gençlik ağrım. Ne deseniz boş. Bu ağrıya indiğimdeyse şiir filiz veriyor, bir gençlik tazeliği sunuyor bana. Şiir insanı yakından ilgilendiren bir sanat. İnsanın olduğu her yerde ise değişim ve dönüşüm fikri vardır. İnsan teki olarak şiirin varlık alanına varlığımızı açtığımızda değişimin kendiliğinden geleceğini söyleyebiliriz. Şiiri okuduktan önceki insan ile okuduktan sonraki insan arasında fark vardır. İşte o değiştiren şiire yöneldiğimizde orada tüm ağrısı sızısı sancısıyla bir çıkmazın çağıltısını duyarsınız. Şiir, kritik zamanların ürünü bir uğraş. Kritik bir zamanın eşiğinde yazılan bir şiir ile muhatap olan okur tüm benliğiyle değişime açık tutmuştur kendini. Hayatın kritik taraflarından sesletilen şiir, ancak bu şiir bize esaslı bir şeyler söyleyebilir. Böylece bu şiirle yaşadığımız hayata dair bazı tutamak noktaları elde ederiz. Yazılan her şiir insan için ve insan adına bir imkândır. Bu imkânın içinden, içinde yer aldığımız hayatın daha dokunulabilir ve hissedilebilir bir vasıf kazanmasını sağlayabiliriz. Hayata ironik yaklaşmak da hayatı ciddiye almak da bu sağlamaya göre bir yere oturur. Umut duygusuna her şeyden daha fazla ihtiyacımız var. Şiir ise umuda dair içinden güç devşireceğimiz bir etkinlik alanı. Günümüzde bunun imkânı ve işlevselliği şiire yaklaşım biçimimize göre değişir. Şiiri iç-dökme olarak görüyorsak iç dökmekle kalırız. Oysa şiirin özgürleştirici bir tutum olduğunun yanı sıra bazı insanca vasıflarımızı çağıldatan bir yönü de vardır. Bu ise her yeni gelen günü yeni bir yüzle karşılamaktır. İnsanca ama insanca.

-Z/E :
Serdar Akdağ bir eleştiri yazısında şiiriniz hakkında “Metafizik değil ruhsal bir gerilimden söz açabileceğimiz söz konusu şiir, ikinci yeninin ardıllarından dize yapısındaki sağlamlıkla da ayrılıyor. Başkalarının boşlukta ve boşunalıkta devam eden ama doludizgin yaşayışlarının ortasında duyulan yaşama sevdası, var olma çaba ve bilinci belli bir özdenetimle, sınanma erki ve farkındalıkla dillendiriliyor” diyor. Sizin ikinci yeniden ayrıldığınız en önemli nokta nedir? Kendinizi hangi kuşağa daha yakın hissediyorsunuz?

-MUSTAFA CELEP:
İkinci Yeni akımının Türk şiirinde Türk şiirinin imkânları içinde yeni bir atılım ve açılım olduğu bir malumu ilam. Zamanının koşullarına göre düşünüldüğünde Garip şiirine bir tepki şiiri olduğu bilinen bir gerçek. Modern Türk şiirine kelimeye yaptığı vurgu, kelimeye kazandırdığı yeni bir şahsiyetle yeni bir söyleyiş getirdiği ustalar tarafından dile getirilmiştir. Benim de her genç şair gibi bu akımdan belli oranlarda etkilendiğim söylenebilir. İkinci Yeni, Türk şiiri için hâlâ bir imkân olma özelliğini koruyor.  İkinci Yeniyi uzun ömürlü kılan nitelikler düşünüldüğünde bu şiirin, insanoğlunun bu dünyada tuttuğu yer ve konumuyla ilgilenen bir şiir olduğunu görürüz. Ontik kaygı özellikle Turgut Uyar şiiri göz ününe alındığında temel bir tutum temel bir tavırdır. Var oluş endişesinin, yazdığım şiirin ikinci yeni ile olan akrabalığını belirginleştiren bir ana akım olduğunu görüyorum. Benim şiirimin İkinci Yeni şiiri ile ayrışan noktalardan çok örtüşen noktalar üzerinden temellendiğini söyleyebilirim. Tabii zamanın koşullarını düşündüğümüzde İkinci Yeniden temel farkım, bu günün konuşmasını esas alışımdır biraz. Zamanımın dilsel açınımlarının sunduğu imkânla birikimle yazıyorum şiiri. Bu günün diliyle nasıl bir şiir yazılır’ın cevabı oluyor bu şiir, giderek bu postmodern zamanlarda bir Türk ağzıyla nasıl şiir yazılır’a evrilen bir konuşma biçimi. Etkilenmeler, esinler söz konusu olduğunda kendimi daha çok 90’lar şiirine yakın hissediyorum. Şiirle ilk muhatap olduğumdan bu güne en fazla beslendiğim kuşak 90 kuşağı 90 şiiri oldu. Bir Şarkdemir şiiri bir Özbahçe şiiri bir Murat Güzel şiiri, bir Hayriye Ünal şiiri, Ahmet Murat ve Hüseyin Akın şiirleri hâlâ daha önemsediğim, hararetle okuduğum şairler. Şiir görüşü olarak da etkilenmişimdir bu kuşaktan. Hüseyin Cöntürk’ ü bu kuşak yoluyla öğrendim,bir Ezra Paund'dan haberli oluşum bu kuşak vesilesiyledir. Hakan Şarkdemir’in Modern Epik Şiiri, Özbahçe’nin Sağlam Şiiri ve Modern Şiirimizin Kökleri, Hakan Arslanbenzer’in Dünyaya Saldıran Şair adlı kitapları dönüp dolaşıp okuduğum kitaplar.  Bu  kuşak İkinci Yeniyi  en iyi özümsemiş bir kuşaktır aynı zamanda. Cesarete dayalı, konuşkan bir şiiri vardır bu kuşağın. Bu kuşağa bir şair-eleştirmenler kuşağı diyebiliriz.

-Z/E :
Şiirlerinizde hayatınızdan izler bulmak mümkün? Yaşadığınızı mı yazarsınız, yaşamak istediğinizi mi? Şiir mi sizi, siz mi şiiri bir yerlere götürürsünüz?

-MUSTAFA CELEP:
Şiir tarafından sürüklenen bir şair, aklın sınırlarını aşar. Şiirin bu bağlamda ağır bir yükü olduğunu söyleyebilirim. İnsan oluşun hallerini, insanlık durumlarını dile getirir şiir. Dile gelen şiir, hayattan yola çıkmıştır zaten. Şiir benim gözümde bir ‘yar sesi’ barındırıyorsa şiirdir. Her şiir bir insan hayatından, belli bir insanlık durumlarından bize bazı işaretler sunar. Biz bu işaretler vasıtasıyla insanlığımıza anlam verir, insanlığımızı pekiştiririz. Şiirin bu anlamda tamamlayıcı bir işlevi var. Tamamen hayattan kopuk bir şiir, ya alışkanlıklara ya da klişelere sığınıyordur. Şiir tarafından sürüklenen bir şair olmak istemem. Şiir de en nihayetinde insan işlerinden bir iştir

-Z/E :
Daha çok muhafazakâr dergilerde göründünüz buradan hareketle son dönem Muhafazakâr şairlerden, bir Baki Ayhan T. , Şeref Bilsel, Veysel Çolak gibi şiir eleştirmenleri yetişmedi. Fakat sizin eleştirilerinize baktığımızda örneğin T.S.Eliot'ın 'Şiirin Toplumsal İşlevi' Adlı Metni Üzerine Görüşler, Sahicilik Arayışından Cümle Kurmaya Zeynep Arkan Şiiri, uyumsuz bireyden meselesiz şiire Cafer Keklikçi şiiri, Hüseyin Cöntürk’ün şiir görüşü gibi makalelerinizde aslında sizin bu eksik kalan eleştiri alanında kendinize yer açtığınız söylenebilir. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Şiirin nabzı’nı eleştiri ile tutmak gibi bir hedefiniz/ projeniz var mı?

-MUSTAFA CELEP:
Yazılan her şiirin günümüz edebiyat ortamında sükût suikastına uğradığını görüyorum. Ben de hasbelkader yazdığım yazılarla bu suikastı yumuşatma eğilimi içindeyim. Şiirin nabzını eleştiriyle tutmak gibi haddimi aşan hedefler koymuş değilim. Elle tutulur nitelikler gördüğümde kendi anlayışıma göre şiir kitapları hakkında yazmaya çalışıyorum. Ancak Zeynep Arkan ve Cafer Keklikçi’nin şiirleriyle ilgili yazdığım yazılarda sonra düşündüğümde biraz fazla yüklendiğimi fark ettim. Arkan’ın son şiirleri beni bu şiir hakkında bir fikir değişimine uğrattı. Sonradan bu iki şiir üzerine farklı bir kanaat taşıdım. Meramımın yanlış algılandığını düşündüm biraz zaman geçtiğinde. Oysa bu iki şiir de taşıdıkları ironiyle ve şiirin kendine mahsus kaliteleri bakımından olumlu olarak düşünülecek şiirler. Bunu ayrıca belirtmekte fayda var kendi açımdan. Bizde iyi insan ile iyi şiir birbirine karıştırıldığı müddetçe eleştirmen yetişmeyecek.  Biz Cöntürk’ten bunu öğrendik. Oysa günümüzde yapılan maalesef bu değil. Apoletlerin ve ödüllerin gölgesi sinmiş edebiyatımıza.  Eleştiride kavramların açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Bunun için de seçik bir edebiyat anlayışına sahip olmak gerekiyor. Şiir ortamının kaybettiği diriliği yeniden sağlamak adına bu yazıları anlayışıma göre elimden geldiğince yazmaya çalışıyorum. Bunun da şiir ortamına belli bir hareketlilik getireceğini umuyorum. Yazılar nitelikliyse kendine yer bulur zaten. Özel olarak kendine yer açma gibi amacım yok. Artık günümüzde eleştiriyi şairler de yüklenmiş durumda. Şiiri bir şairin eleştirmesi, şiire olan yakınlığından dolayı daha avantajlı bir durum arz ediyor. Üstelik bu eleştiri nesnel ölçütler ışığında yapılıyor. Bu eleştiriyi ciddiye almak zorundayız. Amerika’daki ‘yeni eleştiri’ akımının Türkiye’ye Türk Edebiyatına uyarlanmış şekli olan Cöntürk eleştirisi bizim için başlangıç noktası oluşturabilir. Cöntürk şair olmamasına rağmen bu alanda öncü vasfını koruyor. Dergi sayfalarında kaybolmaya yüz tutmuş şiirleri gün yüzüne çıkarmak zorundayız, görünür kılmak zorundayız. Bizim mahallede bu eleştirel çabayı Kertenkele Edebiyat Dergisinde C.Ali Ahmet ve Osman Özbahçe dışında yapan yok maalesef. Bunun büyük bir emek ve çaba gerektirdiğine şahit olduk olmaya devam ediyoruz.

-Z/E :
Yine bir makalenizde“Şiir yazarak ve okuyarak gündelik hayatın eleştirisini yapabilir, gündelik hayatın daha derin bir mahiyet taşıması için şiire gideriz” diye yazmışsınız; gündelik hayatın eleştirisini şiirle yapmak bizi mutlu kılar mı? Ya da şiir olmaksızın gündelik hayatı anlamlandırmaya çalışanların en büyük kaybı ne olur?

-MUSTAFA CELEP:
Şairin şiirinde gündelik hayat eleştirisi ona ister istemez bir konum sağlar. Böylece insan ilişkilerindeki çürümeyi fark edebiliriz. Tepeden elit bir tavır değildir bu.  Ama yoğun bir çatışmayı sıkı bir eleştiriyi içerdiğini söyleyebilirim. Bu durum soylu ve ağır bir duruşla sonuçlanacaktır. Eğer temiz kalmak mücadele etmek istiyorsak gündelik hayatla cedelleşmek zorundayız. Bu cedel bize güç verecektir, enerji verecektir, ağırkanlılık ve sağlam bir tutamak yeri sağlayacaktır. Şiire hayatında hatırı sayılır bir yer açmayan insanların kof ve verimsiz bir durumu kabullendiklerini söylemek mümkün. Millet olarak şiirsizliğimizin sıkıntılarını yaşıyoruz şimdilerde. Zulme uğramış bir şairin elinde tek bir silah vardır: şiir.  Şair şiiriyle bu zulmü dile getirecek, zalime inen bir sille olacaktır. Duruşuyla ve şiiriyle. Her şair öncelikle hayatıyla bize örnek olmak zorunda. Edebiyatın bir edep eğitimi olduğunu düşünürsek şiiriyle bize varlığını hissettiren her şair, sanatında bir düşünce-davranış bütünlüğünü sağlamak zorundadır. Ben yazılan bir şiiri şairin hayatından bağımsız düşünemiyorum. Hayatımızın derin bir mahiyet kazanması şair olarak hayatımızla sanatımızın paralel bir durum oluşturmasına bağlı. Bu durum bizi mutlu kılar mı? Anlamın olmadığı bayağılığın ve sıradanlığın noktasındaysak, hayır. Susmak en çok işimize geldiği bir yerde haykırmak şiirse eğer bu soruya da hayır diyeceğiz. Şair rahatsız biraz da rahatı kaçmış bir insandır. Mutsuzsak bunu da göğsümüzü gererek yaşamak durumundayız. Zalimin muzaffer olmayacağı bir dünya yaşanıncaya kadar…

-Z/E :
Kertenkele Dergisi’nde C. Ali Ahmet hakkınızda yazdığı bir yazıda “Ben onu Modern Türk Şiiri’nin Köroğlu’su olarak görüyorum” diyor ve devam ediyor “Mustafa Celep genç Türk şiirinin en çok umut bağladığımız şairlerinden biri olabilir” dedikten sonra “kanımca tek kusuru biçimde biraz daha tutumlu olmamasıdır” diye ekliyor. Bu görüşlere katılıyor musunuz?

-MUSTAFA CELEP:
C.Ali Ahmet’in her sözünün başımın üstünde yeri var. Ancak şiirde savrukluğun yaşadığımız yüzyılla ilgili bir tarafı var. Karmaşık bir yüzyılda yaşadığımız için ister istemez yazdığımız şiirin de karmaşık ve savruk bir yapısı olacaktır. Şiirimde genel bir savrukluğun olduğunun farkındayım. Coşkuya dayalı bir şiirin, konuşmayı esas alan bir şiirin bir özelliğidir bu: Diri özlerle yazmak. Şiirde dirimsellik içeren öğeler, yüksek sesle yazılıyor oluşundan dolayı belli kalıpları, kalıp sözleri klişeyi alışıldık deyim ve kelimeleri hemen her zaman zorlayacaktır. Dirim yüklü şiirler, bir kalıba sığmayan, hep öne atılmak, konuşmak isteyen şiirlerdir. Şiirde bütünlük unsurunu öz açısından bu bağlamda düşünmek mümkün. İleriye doğru atılmak isteyen bir şiirim var, bunu da esaslı bir tutum olarak şiirde yaşayan insanı yaşanan hayatı temel alışımdan kaynaklanan bir ilkeye bağlayabiliriz.

Z/E :
İnternet ve Edebiyat ilişkisi sizce ne düzeyde olmalıdır. İnternet’in edebiyat’a zarar verdiğini düşünüyor musunuz?

-MUSTAFA CELEP:
İnternetin daha geniş kitleye ulaşmak için edebiyat açısından bir imkân olduğunu söyleyebilirim. İnternetteki edebiyat matbu dergiler göz önünde bulundurulduğunda birçok imkânı içinde barındırıyor. Serkan Işın’ın işaret ettiği anlamda sözlü kültürün içinden gelen bizler, internetin özgürleştirici niteliğinin farkına henüz varamadık, tam olarak internete uyum sağlamış değiliz. Oysa orada bir dünya var eksisiyle artısıyla o dünyaya dikkat kesilmek, o dünyanın sesini duymak gerekiyor. İnkâr etsek de görmezden gelsek de öyle bir dünya var. Çağımızı iyi okumak, ‘gösteri toplumu’nun özelliklerine nüfuz etmek gerekiyor. İnternetin zarardan çok yarar getirdiğini düşünüyorum edebiyata. Kim ne düşünmüş kim ne ile meşgul örneğin çıkan bir edebiyat dergisine o dergide kimlerin ne yazdığına kimlerin iyi veya kötü ne yorum getirdiğine kültür sanat haberlerine siyasi yorumlara varıncaya kadar hemen her şeyin bilgisine ulaşılabiliyor, basit düşündüğümüzde matbuat âlemindeki bir dergi bile internette bir biçime kavuşuyor. Artık şair-yazar kaprislerini bırakalım belli ölçülerde internetteki edebiyata daha sağlıklı bakabilmenin imkânlarını araştıralım.

-Z/E :
İlk şiir kitabınız 2007 yılında ebabil yayınlarından çıktı. Kitabınızla ilgili aldığınız eleştiriler ne düzeyde? Yeni kitap hazırlığı var mı? /

Tanrım zincirlerimi çöz, aşka ışık olayım
Tanrım, göğsümü geniş kıl, konuşabileyim
İşte kapındayım, köz oldum dirilt beni
Bin kez savruldum ergenlik ırmaklarında,
Bin kez yandım da duruldum
Beni konuştur, gönlümü konuştur, dilimi konuştur, gözyaşlarım konuşsun
Toprağına geldim, şarkılarımla geldim,
karanlık erlerimle geldim
Cürmün kıskacından uzak tut, zehrinden zehrinden hayatın
Beni dünyadan uzak tut, aydınlansın yüzüm, bildiğim bir şeydir bu

Çıkartma Adlı şiiriniz için modern bireyin duası diyebilir miyiz? Şiir ne zaman dua yerine geçer? Şairin inançları şiirini nasıl etkilemeli?

-MUSTAFA CELEP:
Edebiyat ortamının üzerine serpilen ölü toprağını düşündüğümüz çok büyük bir beklenti içine girmiş değilim. Sınırlı da olsa belli seviyelerde kitabımla ilgili tepkiler aldım, olumlu veya olumsuz benim için önemli tespitlerdi. Karşılıklı al gülüm ver gülüm ilişkisine dayalı olarak yazılmış yazılar da değildi, bir çete yazıları da değildi mesela, danışıklı dövüş de değildi. Belirginleşen ayırt edici nitelikler gün yüzüne çıktı. Bu ise yeterli idi benim açımdan. Edebiyatın şiirin bir senlik benlik kavgasına dönüştüğü günümüzde çok büyük bir beklenti ya da bir iktidar arayışına girmek bana ters gelen bir şair onuruna da yakışmayan şeyler. Yeni bir kitap hazırlığı var. ‘İnsanı Aşan Kan’ adında ikinci kitabımın hazırlığını yeni tamamladım. Uygun bir yayınevi bulduğumda gönderip yayınlayacağım. Modernizmin belalarına duçar olmuş şairler için şiir bir sığınaktır, dua da bir sığınaktır. Dua da şiir de Allah tarafından bize bahşedilmiş bizim güç devşirebileceğimiz iki alan. Mehmet Akif gibi bir inanç şairi olmayı isterdim. Günümüzde bunun uzantısı olan şiirler yazılmıyor değil. Mesela Kertenkele Edebiyat dergisinde C.Ali Ahmet, Osman Özbahçe’nin şiiri için bir ‘inanç şairi’ nitelemesinde bulundu. Bu haddizatında bir şair için önemli bir vasıftır. Zaten Özbahçe şiiri de Akif’in şiir çizgisinde ilerleyen bir şiirdir. Manevi aleme pencere açmamış her şiirin dünyası yoksul ve verimsiz bir dünyadır. İnancın her şair için tetikleyici bir unsur bir imkân olduğunu söyleyebiliriz. Tersi insan-altına menfezler açmak olur. Bu ağır ve yaralayıcı bir düşüştür en nihayetinde. Şiirde inanç faktörünü Sezai Karakoç’suz düşünemeyiz. Sezai Karakoç’un şiiri bu anlamda verimli bir toprak gibidir. Orada yetişen her çiçek her şair, korunması gereken bir çiçek saygıyı hak eden bir şairdir.

-Z/E :
Cevaplamaktan en çok zevk aldığınız soru nedir?

-MUSTAFA CELEP:
Hayatın hayhuyu içerisinde odalardan odalara girip çıktığımda, sokakları arşınlarken caddelere döküldüğümde, insana tutunurken insandan koparken kızarken ya da öfke anında hayvanları severken bir ağaca hayretle baktığımda okulda çocuk cıvıltıları içinde bahçede karıncalara ibretle imrenerek baktığımda hafakanlarım üzerimdeyken en coşkulu veya en karamsar bir anımda bir kitabı yutarcasına okuyup bitirdiğimde hayatın bütün ağırlığının üzerimde hissedildiği bir zaman diliminde herhangi birinin tüm içtenliğiyle bana ‘Hayat nasıl? Hayatla aran nasıl’ diye sorması, cevaplamaktan en çok zevk aldığım bir sorudur.

-Z/E :
Hayatımın “zemheri ayı” dediğiniz zor dönemleriniz oldu mu? Hayatınıza yön veren bir hikâyeniz var mı? Özel değilse bizimle paylaşırsanız seviniriz.

-MUSTAFA CELEP:
Hayatıma yön veren bir hikâye yerine dönüm noktası diyebileceğim bir olay (aslında bu benim açımdan her zaman bir olay niteliği taşır) söylemem gerekirse o da Ankara Muradiye Kolejinde lise öğrenimimi yaparken, kendisi de bir şair olan hocam Taha Çağlaroğlu‘yla karşılaşmam oldu. Taha Hocam benim için bir dönüm noktasıdır. Şiir noktasında Taha hocama çok şey borçluyum. İsmet Özel’i de, Sezai Karakoç’u da ondan öğrendim. Üzerimde hatırı sayılır bir katkısı var, bir emeği var. Şiir denen organik varlığı ondan öğrendim. Tutkumun tetikleyicisi oldu her zaman. Şiire olan tutkumun ateşleyicisi bir anlamda. Hemen her ders tahtaya bir mısra yazarak o şiirin işaret ettiği anlam dünyası ile akraba kılardı bizi, kitap okuma şevkimin heyecanımın hevesimin baş mimarı olarak gördüm Taha Hocamı her zaman. Şimdilerde şahsiyetinin büyüklüğünü ve yetkinliğini daha iyi anlamış bulunuyorum. Sadık Yalsızuçanlar’ın yakın arkadaşı olan Taha Hocamın şiir birikimi karşısında hemen har zaman hayranlık duymuşumdur.

-Z/E
Şair olmak isteyen genç adaylara ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz? Zemheri Edebiyat okurları için şiir görüşünü ve şair duruşunu ifade edecek 5 kitap ismi önerebilir misiniz? 

-MUSTAFA CELEP:
Türk şiirinin yaşayan en geniş ufuklu şiirlerine sahip bir Sezai Karakoç bir İsmet Özel henüz hayattayken benim bu soruya cevap vermem haddini bilmezlik olur. Tavsiye vermek yerine varlığımızı borçlu olduğumuz belirleyici temel ilkelere daha sıkı sarılmalarını öneririm, bir şair olarak da bir okur olarak da bir insan bir beşer olarak da. Eğer şiiri ciddiye alıyorlarsa Sezai Karakoç ve İsmet Özel’in şiir üzerine yazdığı metinleri elden düşürmesinler. Bunun dışında Cemal Süreya’nın poetik metinlerini T.S.Eliot’ın edebiyat üzerine düşüncelerini içeren Denemeler ini okuyabilirler. Hüseyin Cöntürk’ün Çağının Şairi (YKY den toplu yayınlanan bütün eleştirel denemelerini) okuma listelerine alabilirler. Yine İlhan Berk’in şiir üzerine yazdığı yazılar, bunun yanında Turgut Uyar’ın Edip Cansever’in hakeza İsmet Özel’in bütün konuşmaları. Sanatta titizlik ve duruş sahibi olmak deyince biz Nuri Pakdil’i, Rasim Özdenören’i, Erdem Bayazıt’ı, Sezai Karakoç’u, İsmet Özel’i, Alaaddin Özdenören’i, Ali Haydar Haksal’ı anlıyoruz. Bu modern zamanlarda sanatta müslümanca duruş nedir’in cevabını biz bu yazarlardan öğreniyoruz. Son söyleyeceğim söz, değerlerimize sahip çıkmazsak yaşayan bir edebiyatımızın ellerimizin arasından kayacağıdır. Bu da vahim bir uygarlık sorunudur.

-Z/E :
Röportaj için okurlarımız adına teşekkür ederiz


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : edebiyat

DERGİ VE KİTAP ELEŞTİRİLERİ İÇİN ADRES


7/1/2009 · Kategori: Elestirilerim

DUYURU:


KİTAP VE DERGİLERİNİZİN MATBU VE İNTERNET ORTAMINDA TANITILMASINI, DEĞERLENDİRİLMESİNİ VE ELEŞTİRİLMESİNİ İSTİYORSANIZ AŞAĞIDAKİ ADRESE KİTAP VE DERGİLERİNİZİ GÖNDEREBİLİRSİNİZ:

MUSTAFA CELEP
P.K. 8  PAMUKOVA/SAKARYA

e-mail:

mustafacelep79@gmail.com

tel:

05057675549

sevgi ve içtenlikle.

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : eleştiri

SIKI ELEŞTİRMEN: OSMAN BAYRAKTAR


7/1/2009 · Kategori: Elestirilerim

SIKI ELEŞTİRMEN: OSMAN BAYRAKTAR

 

  Eskimeyen eski kitaplar vardır; zamanın geçmesiyle tazeliğini yitirmeyen düşünceler de…Has edebiyat, zamana direnen, hatta zamanı aşan bir edebiyattır. Yazar da hâliyle geniş ve kuşatıcı bir bakış açısına sahip olduğu için geçerliliğini bu gün de koruyan bir düşünsel tavrın sürdürücüsü konumundadır.

 

  Medeniyetimizin sıkı eleştirmeni olarak gördüğüm Osman Bayraktar’ın İzlek adlı kitabını, eskimeyen eski bir kitap tabirine en uygun bir örneklik şeklinde düşünmek mümkün.

 

  Zihni parıltılarla yüklü şimşek çakan bir edebiyat adamı da, harf harf kelime kelime  vazgeçilemez bir düşünce atlasının dokuyucusu olur bu konumda. Bayraktar , bu soy yazarlardan.

 

  Bayraktar’a konum kazandıran; ele aldığı meselelere vukufiyeti , taşıdığı uygarlık merkezli bakış açısıdır. Bunu da Sezai Karakoç’a borçlu Bayraktar. Bu toprakların değerlerine sahip çıkan yazarlara yönelik yaklaşımı da medeniyet temelli bir yaklaşımdır. İzlek’in ilk yazısı Necip Fazıl üzerine. Sonrasında ‘Sezai Karakoç’ta Zaman Kavramı ve Gelecek Sezgisi’ adlı yazı da Karakoç üzerine çalışanlar için önemli tespitler barındırıyor. Hakeza Aliya İzzetbegoviç, Ebubekir Eroğlu, Arif Ay, İbrahim Ünal Taşkın, Ramazan Dikmen, Hasan Aycın, Elmalılı Hamdi Yazır gibi bize ait bir sesi, bize has bir düşünceyi temsil eden edebiyat ve kültür adamlarına dair düştüğü notlar; yeni neslin üzerinde düşünmesini mümkün kılan, yeni nesle düşünsel kanallar açan esaslı notlar, önemli kayıtlardır. Bu yazıların hemen tümüne medeniyet bilinci hakimdir.

 

  İzlek’te dikkatimi çeken, Bayraktar’ın ısrarla sahih çizgiyi sürdürüşü, gidilecek yönün ana karakterini işretleyişidir.

 

  "Evet Diriliş bize medeniyet açısını sunuyor. Maceramız  Hz. Adem’le buluşuyor böylece. Coğrafyamız  geçmişte Müslümanların yaşadığı bütün topraklar. Bölünmüş bir ulusun yeniden bütünlenişi."

 

   İzlek’te dikkatimi çeken bir diğer özellik de dini duyarlığa sahip Müslüman sanatçıların icra ettiği sanata dair ilkeleri belirgin kılmasıdır. Sanat ve edebiyatla uğraşan genç-olgun hemen herkesin üzerinde durmasını istediğim ilkelerdir bunlar:

 

   "Sanatsal çabanın birinci koşulu içtenliktir.( samimiyet.M.C.) Kopyalama biçimsel olarak durumu kurtarsa da , içtenlik eksikliği yüzünden okuyucu yakalar onu. Kurmaca örgü esere bireyin katması gereken öznel kimyayı kaldırır ortadan."

 

   Osman Bayraktar’ın İzlek kitabını, bu topraklarla bağı olan her okuryazara öneriyorum. Bu kitabın tez elden yeni baskısı yapılmalı. Eski ama eskimeyen kitapların ağırlığı asaleti bile yeniden basımının önemini belli ediyor zaten.

 

   İzlek’e ulaşmak için şimdilik adresler şöyle:

 

   yediiklim@yahoo.com

 

    yediiklim dergisi tel:    02163991914

 

 

 

   Mustafa Celep

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : eleştiri

SEKİZİNCİ GÜZEL ADAM: MUSTAFA ÖZÇELİK


7/1/2009 ·

SEKİZİNCİ GÜZEL ADAM: MUSTAFA ÖZÇELİK

 

   Zihnimde Mustafa Özçelik ismi, hep bir saygınlık uyandırır. Bu adamı tanımalıyız, tüm yönleriyle. Mustafa Özçelik, tam bir kaynak, bir menba!

  

   Yeni zamanlardan bilge adamlar çekildiğinden bu güne sürekli bir yoksunluğun içinde yaşadığımızı yıllar ilerledikçe fark ediyoruz. Değer aşınmasına uğradık. Yaşayan değerlerimizden Mustafa Özçelik, bilgece bir duruşa sahip, dervişane edasıyla önemsenmesi gereken has edebiyatçılardan. Şiir gençlerinin dikkat kesilmesi, ilgi duyması gereken bir şair. Çalışkanlığıyla , tavrıyla, duruşuyla özgün bir kişilik. Özçelik , kelimenin tam anlamıyla bir şair. Hem de gerçek, sahici, has şairlerden.

 

   Mustafa Özçelik, mütevazı duruşunu hiçbir zaman kaybetmedi. Beni çeken tarafı da o zaten. Onun dünyasında kibre, büyüklenmeye yer yok ve bu özelliği de zaten bize çok şey öğretiyor. ‘bir şiir yazdım, dünya benimdir’ havaları yok onda. Özçelik’e kulak verin, ses verin, karşılığında kendinizin farkına varacaksınız.

 

   Şiirleriyle bizi büyüten,bize  kanal açan bir nitelikler bütünü Özçelik. Eskişehir’de ikamet ediyor. Eskişehir onunla daha anlamlı. Eskişehir’i Eskişehir yapan Mustafa Özçelik biraz da.

 

   Mustafa Özçelik, Yunus atamızın izinde gidenlerden. Ondaki Yunus Emre dikkati takdire şayan. Eskişehir Sanat Derneği tarafından ‘Yunus Emre Araştırma Ödülü’ ne layık görüldü.

 

   ‘Bizim Yunus’ la yoğrulmuş, kıvama ermiş, olgunlaşmış, bizim olan değerlerimizle yetişmiş, Yunus Emre’nin ışığını her daim ruhunda hissetmiş bir gönül eri. Mustafa Özçelik’e modern bir derviş demek hiç de sakıncalı değil. Çocuk edebiyatından akademik makalelere bir çok alanda kalem oynatmış, güçlü bir imza.

 

   Mustafa Özçelik’e edebiyle, duruşuyla, ahlakıyla sekizinci güzel adam diyorum. Yıllardır bıkmadan usanmadan şiire emek veriyor, şiir için çalışıyor, yazılar yayınlıyor. Adeta bir ömür şiir emekçisi, edebiyat işçisi olarak geçmiş, yazıya adanmış bir zihin teri. Bu önemli. Özçelik’in Nasrettin Hoca üzerine bir çalışması, bunun yanında Nun ve Kalem adında bir deneme-makale kitabı Mehmet Akif ve İstiklal Marşı  adında bir araştırma kitabı da var.

 

   Her şeyden önce bir şair Özçelik. Hikmet burcunda bir şair. Lirizmi düzeyli bir ele alışı var, hikmete yönelik vurgu, şiirinin en belirgin özelliklerinden. Şiir gençlerinin bu şairle hemhal olması, kendileri adına bir zenginlik.

 

  İlkkitap yayınlarından Aşk ve Niyaz adında bir şiir kitabı var. Buradan giriş yapılarak Özçelik’in anlam evrenine çok boyutlu bir yolculuk yapılabilir. Biz istiyoruz ki Özçelik’in bütün şiirlerinin toplu basımı yapılsın. Böylece yeni kuşak da bu şiir evrenine komşu olabilsin.

 

   Karmakarışık bir şiir ortamında Mustafa Özçelik’in edebiyat ışığına ihtiyaç hissediyoruz. Bu ışık sizi yormayacak, bundan eminim. Mütebessim çehresiyle, bir dua serinliğinde sizi karşıladığında, mutlu olacaksınız.

 

  Sekizinci güzel adama uzun ve daha nice şiirlerle yoğrulmuş bir ömür diliyoruz.

 

  Seni seviyoruz Güzel Adam!

 

 

                    Mustafa Celep

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : edebiyat

« Önceki ::